27 Mayıs…

Fransız Devrimi’ni, özgürlük yönünde atılmış bir adım olarak görmek, Jakobenleri olumlamak ya da desteklemek anlamına gelmez.

1917 Şubat Devrimi’ni olumlu bulmak, sonrasında kurulan Kadet iktidarını da olumlu bulmak anlamına gelmez.

1917 Ekim Devrimi’ni büyük bir Devrim olarak görmek, Bolşevikleri desteklemekle özdeş görülemez.

1908’de Hürriyetin ilanını objektif olarak özgürlük yönünde küçük bir adım olarak değerlendirmek, sonrasında kurulan İttihat ve Terakki diktatörlüğünü olumlu bulmakla aynı şey değildir.

Faşizmin Avrupa çapında yenilgisini kutlamak, Kızıl Ordu’nun Doğu Avrupa ülkelerini işgal etmesini de desteklemek değildir.

Türkiye’nin 1950 yılında Milli Şef’in tek parti diktatörlüğünden kurtulmasını hayırlı bir gelişme olarak görmek, DP iktidarının şakşakçılığını yapmayı gerektirmez.

1956 yılında Kruşçev’in başlattığı destalinizasyonu görece bir özgürleşme olarak görmek Kruşçev iktidarını desteklemekle aynı anlama gelmez.

1980’li yılların sonunda Doğu Avrupa’daki bürokratik rejimlerin yıkılmasını olumlu bulmak, sonrasında kurulan kapitalist rejimleri desteklemekle aynı şey değildir.

27 Mayıs 1960 yılında DP’nin parlamenter diktatörlüğüne son verilmesinin özgürlük yönünde küçük bir adım olduğunu söylemek, orduyu ve ordu darbeciliğini olumlu görmek, askeri rejimleri onaylamak ya da bu askeri darbenin ardındaki CHP’yi desteklemek anlamına gelmez.

Bu tür tarihi olayların değerlendirilmesinde toptancı değil, tefrikçi olmak, ince ayrımları değerlendirmek gerektiği düşüncesindeyim.

Toptancılık bizi sekter ve hiçbir şeyi beğenmez bir tarih anlayışına götürür. Öte yandan, tefrikçiliğin de tehlikeleri ve tuzakları vardır ve özellikle sol hareketler bu hatayı işlemişlerdir; tefrikçi olacağız denirken, “tarihsel ilerleme” adına kuyrukçu siyasetler izlenmiş ve “özgürlük yönündeki ilerlemeleri” olumlu bulmanın ötesine geçilip, bu hareketlere önayak olan ya da bu hareketlerin sonucunda iktidara gelen güçlerin  peşine takılınmıştır.

“Kaddafi’yi Öldürmeyin” başlıklı bundan önceki yazımda 27 Mayıs’ın “özgürlük yönünde küçük bir adım” olduğunu söylemem itirazlara ve eleştirilere yol açtı. Yukardaki genel saptamalara ek olarak, 27 Mayıs’ın özgürlükçü yönünü ve aynı zamanda olumsuzluklarını burada tahlil etmek gereğini duyuyorum.

27 Mayıs, parlamentodaki çoğunluğuna dayanan DP iktidarının diktatörce uygulamalarına karşı gençliğin başını çektiği özgürlük mücadelesinin sonucunda gerçekleşmiş bir ordu darbesidir. Bu ordu darbesinden sonraki on yıl için (1960-1970 arası) Türkiye’nin genel atmosferi, küçük ve kısmi bir özgürleşme olarak görülebilir. Birincisi, 141. ve 142. maddeler bütün ağırlığı ile devam etmekle birlikte, Türkiye tarihinde ilk kez sol kendini legal planda ifade edebilmiş, ilk kez bir sol parti (TİP) halka seslenebilmiş ve hatta 1965 seçimlerinde parlamentoya girebilmiştir. İkincisi, 27 Mayıs’tan sonra oluşan yeni seçim yasası milli bakiye sistemiyle küçük partilerin de parlamentoda temsil edilmesini sağlamış ve TİP bu sayede 15 milletvekili sokabilmiştir parlamentoya. Bu durumla bugünkü yüzde 10 barajını karşılaştırmak bile yeter. Parlamenter düzene pek hayran olanlar nedense bu farklılık üzerinde durmamaktadırlar. Üçüncüsü, egemen sınıfların bürokrasi kesimi, parlamenter diktatörlükten kendisi de zarar gördüğü için, yeniden bir parlamenter parti diktatörlüğüne karşı kısıtlayıcı önlemler getirmiştir: Anayasa Mahkemesi, görece yargı “bağımsızlığı” yönündeki düzenlemeler bu kaygıların ürünüdür. Evet, bunlar egemen sınıflar içindeki bir iktidar paylaşım kavgasının sonucunda getirilmiş kurumsal düzenlemelerdir ama halk kesimleri ve sol da bu uygulamalardan kısmen de olsa yararlanabilmiştir vb. İşte “özgürlük yönünde küçük bir adım” derken bu ve buna benzer şeyleri düşünmüştüm.

Ama aynı yazıda 27 Mayıs’ın getirdiklerinin yanında götürdüklerinin de bir hayli olduğunu belirtmiştim. Bunların en başında, Türkiye’de 27 Mayıs’la birlikte bir ordu rejiminin kurulmuş olması gelir. 27 Mayıs’la birlikte parlamenter diktatörlüğün yerini yarı askeri, yarı-parlamenter rejim almıştır. Ordunun iktidardaki fiili ortaklığı Milli Güvenlik Kurulu gibi kurumlarla iyice pekiştirilmiş ve yeni ordu darbeleri için adeta bir meşruiyet zemini yaratılmıştır. Nitekim, onar yıl arayla gelen 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 darbeleri bu zeminden güç almıştır. Türkiye’deki ordu vesayetinin temeli 27 Mayıs darbesiyle atılmış ve bugüne kadar bunu ortadan kaldırmak mümkün olmamıştır. Aynı zamanda ordu, 27 Mayıs’tan sonra dev bir ekonomik tröst haline de gelmiş ve egemenlerin sömürü sofrasından bilfiil pay almaya başlamıştır.

Son olarak belirtmem gereken nokta şudur: 27 Mayıs’ın özgürlük yönünde küçük bir adım olduğunu saptamak, asla yukardaki paragrafta söylediklerime göz yummak anlamına gelmediği gibi, 27 Mayıs’tan sonraki yeni egemenleri, yani orduyu ve CHP’yi müttefik görmek anlamına da hiçbir şekilde gelmez. Devrimci güçler, her durumda bağımsızlıklarını korumalı, hatta yeni iktidar sahiplerine karşı özellikle uyanık olmalıdırlar. Türkiye solu, ne DP iktidara gelirken (o dönemde DP’nin yedek gücü olmuştur), ne de 27 Mayıs’tan sonraki ordu-CHP iktidarına karşı bu bağımsız tavrı ortaya koyabilmiştir. Tam tersine…

Gün Zileli

28 Şubat 2011

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI