‘BİR DÖNEM İKİ KADIN’IN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

Ömer Faruk Ciravoğlu

Bir dönemi zıt kutuplarda yaşamış iki kadının söyleşileri ilginç olduğu kadar öğretici de.

Karşılıklı nehir söyleşiler olarak da okunabilir kitap.

Az da olsa örneği var bu tarzın ancak bu denli içten, bu denli samimi, bu denli şeffaf, bu denli hesapsızına zor rastlanır kanımca. Anı türü hep sorunludur. Çokları çekinir bu yüzden. Objektif olmak zordur ve yazan, anlatan biraz kendine yontar doğal olarak. Ben de denedim. Hesapsız olmaya çabalayarak. Sonuçta gördüm ki gene de torpil yapmışım kendime. Bir de kadınlar daha hesapsız, iktidar kaygıları olmadığı için daha özgür, bir  o kadar da şeffaf olabiliyorlar. Bu onlar için çok doğal galiba. Daha yazması gereken çok kadın var aslında. Umarım onlar da daha ertelemezler.

Benim ilgimi Melek’in anlattıkları çekti doğal olarak. Ne de olsa ona daha yakınım. Hem gelenek olarak hem de aynı süreçlerden geçmek gibi ortak paydamız var.

12 Mart’ta yargılandığımız dava iddianamesinde, bir Melek Aker ismi geçerdi. Doğrusu merak da etmemiştim. Ya hasbelkader uzaktan bulaşmış bir sempatizandı veya yakalanmamayı beceren militan. İki durumda da deşmemek gerekirdi.

Oya Baydar’ın görüşlerini kitaplarından da biliyoruz yaklaşık olarak. Ancak burada anlattıkları daha rafine. Ve Oya Baydar, olgunluğun doruğunda kanımca. Damıtmış fikirlerini ve düzgünce özeleştiri yapıyor. Genelde ‘ama’lara sığınılır ya, Baydar hiç bu yola sapmıyor. Hatalı olduğunu düşünüyorsa mazeret üretmeden belirtiyor bunu açıklıkla.

Melek’in geçmiş pratiği fazlasıyla acıtıcı. Daha da acı bitebilirmiş. Acıları böyle kıyaslamak belki yersiz, ancak ayakta kalmak, kalabilmiş olmak, büyük kazanç.

Öncelikle Bora Gözen’den başlamalıyım. Benim için bir efsanedir hiç tanımadığım Bora. Abim Özer’in İTÜ Mimarlıktan sınıf arkadaşı, Türk Solu dergisinde en güvendiği yoldaşıdır o. Hep anlatırdı, sevgiyle büyüterek…

Bir marş da bestelenmişti onun için. ‘Omuzunda süngü yarası’ dizesi vardı, yanlış hatırlamıyorsam. Oysa göğsünden süngülenmiş Bora. Melek’in ‘çiçek açmış gibi’ tanımlaması da etkiledi beni. Örgüt gönderdi sanırdım Filistine. Zorunlu bir kaçışmış…Okurken göz yaşlarımı tutamadığımı itiraf etmeliyim.

Ömer Özerturgut, bir fenomen demek ki. Ben çok tanımadım. Daha çok Deniz Kavukçuoğlu’ndan dinledim. Deniz o müthiş espri yeteneğiyle, teatral anlatırdı. Avrupanın göbeğinde, yemek masasında soğanı yumruğuyla ezip, ekmeği bölüştürdüğü sofraları. Sonraları Deniz’i atmış örgütten.

Deniz, yıllar sonra ‘İkibine Doğru’ dergisinde yurtdışı sorumlusu olunca, sormuştu ‘o karar geçerli mi hala’ diyerek. Kimsenin umursadığı yoktu ama Deniz, yanıtı duymak istemişti.

Filistin’de arkadaşlara sahip çıkmaması kişisel tasarrufu değildir kanımca. Burada sorun, örgüt mantığında aranmalıdır ve eminim o da acı çekmiştir. Ve belki de bu süreçte kopmuştur örgütten. Kim bilir, alkole sığınması da bu yüzdendir belki.

Bazı olaylar vardır, yaşarken önemsemezsin ama bir şeyler birikir. Melek de biriktirmiş. Kürecikte o tek odada komşu ziyaretlerinde  yatağın altında saklandığında neler hissetmiştir.

Hafıza yazmıştır bir kenara…

İbrahim Kaypakkaya’nın ‘karı-koca’ gibi görünme teklifi, o dönem çok uygulanan ve hiçte yadırganacak bir olay değil. Yabancısı olunan bölgelerde dikkat çekmemek ve halkla birleşebilmek için, çoğu örgütlerin kullandığı bir yöntem. Evli insanlar çevrede daha kolay kabul görüyor bu kesin. Ama her zaman böyle mi, orası biraz şüpheli.

Söke beşparmaklarda, Bülent Tanör, Doğan Yurdakul ve ben, susuz kalınca, hep gece gittiğimiz yakındaki bir kaynağa, gündüz vakti, bir şey olmaz gevşekliğiyle Doğan’ı gönderiyoruz. Döndüğünde yüzü allak bullak. Ne oldu, diye soruyoruz. Bir çobana rastlamış su başında. Çoban, ‘korkma, ben de sizdenim’ demiş. Haydaa! Kafasında köylü kasketi, sırtında eski püskü bir ceketle hepimizden çok yöreye uyum gösteren namı diğer ‘Kiriş Ali’,  tanındıysa vay halimize. Peki, Nerden anlamış?  Cevabı, ‘Buranın insanının güneşte yüzü parlamaz. Senin parlıyor’, olmuş çobanın.

Kim ne derse desin, bizim halkımız cin gibidir…Melek de bunu yaşamış çokça.

12 Mart’ta koğuş arkadaşımız Uğur Mumcu ile samimiyetim eleştirilmişti. Eleştiriyi ileten Nuri Çolakoğlu idi. Ama onun eleştiriyle ilgisi yoktu tabii. O kararı iletiyordu ve eminim kendisi de benimsemiyordu. Uğur, Mao’nun, ‘ekinlere zarar vermeyin, kadınlara iyi davranın ilkelerini’, ‘ekinleri ezmeyin, kadınları düzmeyin’ diye dillendirip dalgasını geçiyordu biz Maocularla. Belki bu yüzden  benim de ahlakımı bozacağı düşünülmüştü.

Benim hafızam da, güvensizlik olarak algılayıp yazmış bunu bir tarafa…

Tesadüf ben de mülteci oldum Amsterdam’da. Üstelik Melek’in kuruluşunda bulunduğu HTİB (Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği)’de, Belediyenin projesinde maaşlı olarak çalıştım. Cengiz Çandar’ın adı geçiyordu ve Maviye, ‘bir de kadın vardı’ diye üsteliyordu. Melek adı bir şey ifade etmemiş ve iddianamedeki o meçhul isimle birleştirmeyi akıl edememiştim.

Birkaç not:

-Polis takibi konusunda biraz evham yapmış galiba Melek. O günlerde şehirlerarası takip pek yok. Genellikle yakalayıp, işkencede söyletmek aceleciliği var. Gene de iddialı konuşmamak lazım. Yaşayan daha doğruya yakındır.

-Ankara’da yakalanmalara rağmen işler bu oranda Melek’in sırtına kalmış olamaz. İllegal örgütlenmenin en yoğun olduğu yerin Ankara olması gerekir. Belki bağlar kopmuştur. Dışımızdaki insanlar bile o günlerde ‘bir tek sizinkiler bir şeyler yapıyor’, derlerdi.

-ŞAFAK adlı yayınımızdan Melek’in hiç bahsetmemesi de ilginç. Görmemiş, okumamış olamaz. Önem vermemiş anlaşılan.

Kışı bahane ederek ayrılmamış olsaydım, Datça’da ayaklarımı denize uzatarak bu güzel kitabı oluyor olacak ve belki de hakkında yazmaya cesaret edemeyecektim…

Bir Dönem İki Kadın

Oya Baydar Melek Ulagay

Can Yayınları Şubat 2011

435 sayfa, 26 tl

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI