Gün Zileli ile Söyleşi (Ekmek ve Özgürlük, 25.01.11)

EO- Sen 1965 yılından itibaren gençlik hareketi içinde özellikle DEV-GENÇ’de aktif  bir rol üstlenmiş bir kişisin. Bugün  tekrar gençlik hareketinde bir ivme görüyoruz. O zamanki gençlik hareketiyle bugünkünün dinamikleri arasında ne gibi benzerlikler ya da farklar  görüyorsun?

GZ- Ben bugün Türkiye’deki gençlik hareketi konusunda şu haliyle çok fazla iyimser değilim. Bunları eskinin kalıntısı kadro hareketleri olarak görülebilir. Henüz 1960’lardaki kitleselliğe ulaşma durumu yok ve ondan uzak.

EO- Ancak şöyle bir farkı gözardı etmemek gerekir diye düşünüyorum. 1968’de gençlik hareketinde hem duygu hem düşünce planında Atatürk posterleri ve  Türk bayrakları yer alıyordu. Bugünkü gençler sayıca az olmalarına rağmen daha enternasyonalist ve protestolarını kızıl bayraklarla gerçekleştiriyorlar. En azından bu durum önemli bir nitelik sıçraması değil mi?

GZ- Elbette ki, önemli bir fark. Çünkü aradan kırk beş yıl geçti, o arada da gençliğin bilinci önemli gelişmeler kaydetti. Ben daha çok kitlesellik ve sahicilik üzerinde duruyorum. O zamanki gençler her ne kadar Atatürk posterleri taşıyorduysa da gerçek anlamda gençlik hareketiydi. Yani DEV-GENÇ, daha öncesinde FKF bu gerçek anlamdaki kitle hareketinin üzerine oturdu ve gelişti. Yoksa önceden oluşmuş bir grubun gençliğe bir şeyler empoze etmesiyle değil. Bugünkü durum ise tersine, yani  bir takım gençlik grupları yumurtalarla falan eylemler yapıyorsa da  bunlar sadece grup eylemleri olarak gözüküyor. O anlamda DEV-GENÇ ve FKF’yle niteliksel bir fark görüyorum. Yani yeniden bir şeyler olabilmesi için gerçek anlamda, sahici bir kitle hareketinin gelişmesi lazım. Bunlar bu tür hareketlerin öncüsü olamaz mı diye düşünülebilir. Olabilir belki ama onu şimdiden bilebilmek mümkün değil . Ben şu anda Türkiye’de 68’i hatırlatan bir dalga  görmüyorum. Ama Avrupa’da bu var. Avrupa’da böyle kitlesel bir gençlik hareketinin umut verici bir şekilde geliştiğini söyleyebiliriz. Örneğin Yunanistan, İtalya ve Fransa’da militan bir kitlesel gençlik hareketi var.

EO-Türkiye çok yakın geçmişte bir referandum yaşadı ve bu referandum sadece burjuvazinin iki kesimi arasında değil, sol arasında da epey fırtınalar yarattı ve solun kimi kesimleri bu iki cephe arasında bir bölünmüşlük durumunu yaşadı. Sen kimi yazılarında bu olaya değinmiştin. Kısaca burada burjuvazi ile herhangi bir işbirliği ya da ittifak anlamında yığınların sermayeye karşı mücadelesinde engel teşkil edebilecek zaafları ne şekilde özetleyebilirsin.

GZ- Bir kere şunu görmek lazım. Solun esası, yani sol dediğimiz eskiden beri gelen insanların esası bugün ulusalcı ve liberal dediğimiz kesimlere dağılmış durumda.  Onun dışında kalan ve her iki kesime de katılmayan,  her iki kesimle de arasında çelişkileri olan bir sol da var ama bunlar azınlık. Ulusalcı dediğimiz kesim eski MDD’den geliyor, daha doğrusu onun devamı.  MDD denen şeyin tereddi etmiş, yani iyice gerilemiş ve yozlaşmış hali oluyor. Öbür liberal kesim nereden geliyor? O da 1980 den sonra ortaya çıkan sivil toplumcu akımın devamı ve dolayısıyla  böyle bir bölünme söz konusu. Sol bugün artık  ulusalcı ve liberal olarak tanımlanabilir.

EO- Peki senin bu oldukça gerçekçi ve iyimser olmayan yorumundan bağımsız olarak, o bahsettiğin azınlıkta olan sol kesimin devrimci katmanlarla ezilenlerin üçüncü cephesini yaratma projesine nasıl yaklaşıyorsun?

GZ- Bunun için aslında objektif olarak çok iyi koşullar var. Kitleler nezninde bakacak olursak, insanlar AKP’den memnun değil, geniş kitlelerin bile memnun olduğunu düşünmüyorum. Çünkü AKP de bugünkü kapitalist düzeni yürüten bir parti. Bu AKP olmayabilir de başka bir parti olabilirdi. Yığınlar  iktidar partisinden, genel olarak kapitalist sistemin sömürü ve baskısından memnun değil. Bunu da bugün fiilen AKP hükümeti temsil ediyor. Öte yandan insanların ulusalcılığa itibar etmesi de söz konusu değil. Bildiğimiz nedenlerle orducu, baskıcı kesimler bunlar. Dolayısıyla geniş kitleler açısından, insanların yeniden bir cuntaya ya da bir askeri darbeye veya aşırı milliyetçi sloganlara itibar etmesi mümkün değil.  Buna itibar eden kesimler var elbette. Bu bakımdan hem milliyetçiliğe, darbeciliğe veya ulusalcılık denilen şeye, hem de AKP’ye, Fettullahcılığa veya liberalizme karşı bir üçüncü cephenin koşulları var ojektif olarak. Ama demin sözünü ettiğim ve solun azınlığı olarak tanımlayacağımız sol grupların eskinin alışkanlıklarından koptuğu kanısında değilim. Hâlâ eski örgütsel biçimlerin, eski dar, kapalı ve kitlelerle bağ kuramayan alışkanlıkların devam ettiğini düşünüyorum. Bunun yerine gerçek bir kitle örgütlenmesi  gerekiyor, yani dar parti örgütlenmelerini bırakmak gerekir. Dar öncü parti devri bence bitti. Bunu insanlık denedi. Merkeziyetçi örgütlenme fikriyatını en iyi formüle eden Lenin’dir. İnsanlığın bir ortak bilinci var. Ondokuzuncu yüzyıldaki ayaklanmalar Paris Komünü vs . denendi ve yenilgilerin ardından örgüt ihtiyacı ortaya çıktı. Lenin bunu formüle etti. Bu sefer bu denendi ve başarısızlıkla sonuçlandı. Insanlık bir daha “öncü parti”yi denemeyecektir.

EO- Senin bu eleştirin, tarihsel olarak dersler çıkarılması gereken çok önemli bir nokta, fakat bundan şu sonuca varılabilir mi ? Üçüncü cephe dediğimiz, yığınların sermayenin boyunduruğuna karşı ayaklanmasının örgütlenmesi projesi öndersiz mi gerçekleşecek?

GZ- Evet öndersiz, yani bildiğimiz anlamda önderlik değil, bildiğimiz merkeziyetçi bir partinin bu işi vazetmesiyle değil, yani doğrudan doğruya ademimerkeziyetçi, özinsiyatife dayanan bir örgütlenme ile gerçekleşebilir. Herkesin kendini içinde bulacağı, ideolojik ayrımların ortadan kalktığı bir örgütlenme. Mesela  anaşistler de deniyorlar aynı şeyi ama sosyalistlerden  çok fazla farklı değil bu küçük küçük anarşist örgütlenmeler; bu örgütlenmeleri ben tamamen de reddediyor değilim, bunların propaganda anlamında bir faydası olabilir; fakat yeni bir devrimci durum veya yeni devrimci duruma ilişkin bir örgütlenme için insanlar artık eski merkeziyetçi örgütün vazettiği politikaları uygulamayacaklar, böyle bir yolu izlemeyeceklerdir.

EO-Peki bu senin dediğinden yola çıkarsak, son otuz yıla yakın bir süredir silahlı mücadele veren Kürt kurtuluş hareketi son dönemde bir özerklik projesi geliştirmeye başladı.  Bu özerklik projesi Kürdistan’ın değişik bölgelerinde günlük yaşamda adım adım hayata geçiyor, yani bu biraz önce söylemiş olduğun kitlelerin içindeki devrimci özün ademi merkeziyetçiliği de içeren bir biçimde, ama aynı zamanda önderlikle birlikte uygulanması, sözünü ettiğin projeye bir benzerlik ya da örnek teşkil edebilir mi?

GZ- Projeye ilişkin olarak Dicle Haber ajansı bu konuda benden şey beyanat aldı. Proje çok olumlu; benim demek istediğim de aslında bu, fakat işin geri planında böyle bir parti önderliğinin olması büyük zaaftır;  projeyi ne yazık ki sahicilikten çıkartıyor. Tamam, mahallelerde insanlar örgütlensin ama son söz partinindir gibi bir anlayışın doğru olmayacağını düşünürüm ve bu, projeyi sahici olmaktan çıkarır; eğer proje gerçekten uygulanacaksa, oradaki insanların gerçekten özinsiyatifiyle olmalı.

EO- Ama burada da otuz yıldır binlerce evladını kaybetmiş olan Kürt halkı üzerinde manevi otoritesi gönüllü bir biçimde kabul edilmiş bir örgütü, halkın dışlamasını beklemek gerçekçi olabilir mi?

GZ- Bence gerçekçi, öyle olması lazım. Halkın onu da dışlaması lazım, yani gerçek bir özinsiyatif olacaksa halkın o tür yapıları sırtından atması lazım.

EO- Yine bununla bağlantılı olarak, çok kısa bir süre sonra  bir genel seçim söz konusu ve AKP daha önceki döneme kıyasla sermayenin demir yumruğunu çıplak bir şekilde  ufak büyük muhalefet dinlemeden göstermiş vaziyette. Kitlelerin politik duyarlılığının aktif olduğu Seçim döneminde ne gibi bir stratejik hedef sosyalistler, devrimciler açısından söz konusu olabilir? Oluşturulmaya çalışılan emek ve özgürlük cephesi projesi var ve bu projenin içinde BDP, belirli sosyalist örgüt ve kümelenmeler de var.  Bu ittifakın  direnme ve propaganda çalışmalarında olumlu bir netice alması  söz konusu olabilir mi?

GZ- Eğer bu  girişim seçimlere yönelikse, yani seçimlere katılmak anlamındaysa, bence bu sisteme eklemlenmek  anlamına gelir. Ben seçimlerin tamamen reddedilmesi gerektiği  kanısındayım. Seçimler, halkın aldatılmasıdır ve her zaman halkın aleyhine sonuçlanır. Buna solun da bir şekilde farklı sloganlarla, zıt sloganlarla, muhalif sloganlarla da olsa da katılması bence anlamlı olmaz.

EO-Sen kitlelerin politik duyarlılığını sadece propaganda çalışması olarak mı kullanmak gerektiğini düşünüyorsun?

GZ- Seçimleri reddetmek kaydıyla.

EO- Peki yaşadığımız  burjuva dünyası içerisinde ve bir burjuva düzeninde, burjuvazinin kitleleri aldatması olarak söz konusu ettiğin  parlamentoda ezilenlerin kavgasını yürütebilecek bir mevzi kazanmak sence önemli değil mi?

 

GZ-  Bence tam tersine; toplumsal muhalefeti sisteme eklemlemeye hizmet eder bu. Parlamentoya girilebilir, orada muhalefet de yapılabilir ama sonuç olarak burjuvazi de aptal değil. Bu burjuvazinin başından beri icat ettiği bir sistemdir, zaman zaman onlara çok aykırı gelebilir ve dışlayabilirler ama sonuç olarak içeri alıyorsa bu onun lehine demektir.

EO- Ekmek ve Özgürlük dergisinin bir okuyucusu olarak derginin içeriği ve perspektifi hakkında  bir değerlendirme alabilir miyiz?

 

GZ- Ekmek ve Özgürlük dergisinin yönelimi iyi , üçüncü cephe dediğimiz perspektife sahip. O bakımdan güzel; ama daha önce de dediğim gibi, buradaki sloganlar ve ortaya konan fikirler geniş halk muhalefetinin örgütlenmesine hizmet etmeli. Özel bir parti, özel bir örgütlenme şeklinde gidecekse, bunun hatalı olduğunu düşünüyorum. Bence geçmişte kalmış deneylerin yeniden bir kez daha patinaj yapılarak tekrarlanması hata olur.  Ekmek ve Özgürlük bu fikirleriyle geniş kitlelere açılan örgütlenmeler yapmalıdır . Bununla şunu demek istiyorum: özel ideolojide bir örgüt değil, hem liberalizme hem AKP’ye hem ulusalcılığa karşı olan herkesi içine alan ve herkesi harekete geçiren, herkesi seferber eden bir kitlesel örgütlenme lazım.

25.1.11

Röportajı yapan: Ersen Olgaç

Ekmek ve Özgürlük Dergisi‘nin Şubat sayısında yayınlanmıştır

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI