Mısır için Tahrir Meydanı Mucizesi (Slavoj Žižek)

Kaynak: Bir Gün Gazetesi

http://www.birgun.net/worlds_index.php?news_code=1297421808&year=2011&month=02&day=11



Mısır’daki olayların “mucizevi” yönünü farketmemek imkansız: çok az kişinin tahmin ettiği, “uzmanların görüşlerini” yoksayan bir şey gerçekleşti, ve sanki bu ayaklanma basit bir şekilde sosyal nedenlerden kaynaklanmıyor da Platonik bir şekilde ölümsüz özgürlük, hak ve onur düşünceleri dediğimiz gizemli bir elin müdahalesinden kaynaklanıyor.
Ayaklanma evrenseldi: dünyanın dört bir yanındaki insanlar hemen onunla özdeşleştiler, Mısır toplumunun özelliklerinin kültürel bir analizini yapmaya ihtiyaç bile duymadan isyancıların haklı mücadelelerini onayladılar. Solcuların mesajlarını baskın bir şekilde İslamcı olan çerçeveye sıkıştırmaya çalıştıkları İran’daki Humeyni devriminin aksine, Mısır’da çerçeve gerçekten özgürlük ve adalet isteyen evrensel-seküler bir halde. Bunun sonucu olarak Müslüman Kardeşler bile seküler taleplerin dilini benimsemek zorunda kaldı.
Bu süreçteki en ulvi an, Müslümanlar ve Kıpti Hristiyanlar’ın Kahire’deki Tahrir Meydanı’nda beraber dua ettikleri ve “Biz biriz!” diye bağırarak dinci şiddete en güzel cevabı verdikleri andı. Çokkültürlülüğü evrensel özgürlükler ve demokrasi adına eleştiren neoconlar şimdi kendi gerçekleriyle yüzyüze geliyorlar: gerçekten evrensel özgürlükler ve demokrasi mi istiyorsunuz? Mısır halkının isteği bunlar, o zaman neden neoconlar rahatsız? Yoksa Mısır’daki protestocular özgürlük ve onur isterken aynı zamanda sosyal ve ekonomik adalet istediği için mi?
Başlangıcından beri protestocuların uyguladığı şiddet tamamen sembolik olmuştu: radikal ve kollektif bir sivil itaatsizlik. Devletin otoritesini askıya aldılar – bu sadece içsel bir özgürleşme değil, aynı zamanda kulluğun zincirlerini kıran sosyal bir hareketti. Fiziki şiddet, Tahrir Meydanı’na atlar ve develerle girerek insanları döven Mübarek’in paralı haydutları tarafından uygulandı; eylemcilerin çoğu sadece kendilerini savundular.
Protestocuların yolladığı mesaj savaşçı bir mesaj olsa da öldürmeye dair bir mesaj değiildi. Bu mesaj Mübarek’in gitmesi, Mısır’da özgürlük alanının açılması, ve özgürlüklerden ülkedeki hiç bir grubun mahrum bırakılmamasıydı – protestocular, orduya ve hatta nefret ettikleri polise bile “Geberin!” sloganıyla değil “Bizler kardeşiz! Gelin bize katılın!” çağrısıyla yaklaştılar. Bu durum özgürlükçü bir gösteriyi sağcı popülist bir gösteriden farklı kılmaya yeter: sağ hareketler halkın organik bütünlüğünü gösterir ve bu bütünlüğü, onu yoketmek amacıyla bir düşmana yöneltir (Yahudiler, hainler, vs.).
Peki şu an neredeyiz? Otoriter bir rejim ömrünün sonuna yaklaşırken, yaşanılan krizin ardından rejimin dağılması iki olaydan sonra gerçekleşir. Gerçek çöküşünden önce bir çatlak ortaya çıkar: ansızın insanlar artık oyunun bittiğini anlar ve korkmayı bırakırlar. Rejim meşruiyetini yitirmekle kalmaz, uygulayacağı güç bile panik içerisinde verilen aciz bir tepki olarak gözükür. Çizgi filimlerde hepimizin bildiği klasik bir sahne vardır: kedi bütün hızıyla koşarken uçurumu farketmez, altında bir zemin olmamasına rağmen uçurumdan ardından havada koşmaya devam eder; düşüşü, ancak aşağı bakıp ayaklarının alltındaki uçurumu farkettikten sonra gerçekleşir. Rejimler de otoritesini kaybettiği zaman uçurumdaki kedi gibi olurlar: düşmeleri için yapılması gereken tek şey aşağı bakmalarını sağlamaktır.
Humeyni devrimini anlatan Şahların Şahı kitabında Ryszard Kapuscinski bu çatlağın tam ne zaman gerçekleştiğini anlatır: polis, Tahran’daki bir kavşakta tek başına eylem yapan bir kişiye bağırarak gitmesini söyler ve eylemci bunu reddeder. Bu olayın ardından utanan polis geri çekilir, bir kaç saat içinde bütün Tahran bu olayı öğrenir. Sokaklardaki çatışmalar bu olayın ardından haftalarca devam etmiş olsa da, o andan itibaren herkes oyunun sona erdiğini anlamıştı.
Mısır’da da benzer bir durum var mı? Eylemlerin ilk bir kaç gününde Mübarek halihazırda benzetmedeki kedi durumunda gibi gözüküyordu. Sonra, devrimi yoketmek için iyi planlanmış bir operasyon uygulamay konuldu. Bu planın açıklığı nefes kesiciydi: yeni başkan yardımcısı, kitlesel işkenceleriyle tanınan eski bir gizli polis şefi Ömer Süleyman, kendisini rejimin “insancıl yüzü” ve demokrasiye geçişin himayecisi olarak sundu.
Mısır’daki dayanıklılık mücadelesi bir vizyon çatışması değil, bir özgürlük vizyonu ile özgürlük isteğini ezmek için elindeki bütün güçleri – terör, gıda kıtlığı, maaşlara zam yapmak – kullanmaktan çekinmeyen gözü kapalı bir güç bağımlılığının çatışmasıdır.
Obama, ayaklanmayı hükümetin dikkate alması gereken meşru bir hareket olarak gördüğünü söylediğinde, akıl karışıklığı had safaya çıktı: Kahire ve İskenderiye’deki kitleler taleplerinin hükümet tarafından dikkate alınmasını istemiyor, doğrudan hükümetin meşruiyetini reddediyordu. Mübarek rejimini diyaloğa girecekleri bir partner olarak görmüyor, Mübarek’in gitmesini istiyordu. Kendi görüşlerini de dinleyecek bir hükümetin oluşturulmasını değil, devleti baştan şekillendirmeyi istiyordu. Onların da durum hakkında bir fikirleri yok, zaten kendileri Mısır’daki durumun gerçekliğidir. Mübarek bunu Obama’dan çok daha iyi anlıyor: burada herhangi bir tavize yer yok, aynen 1980’lerin sonlarında komünist rejimlere meydan okunduğu dönemde olduğu gibi. Ya Mübarek’in gösterişli yapısının bütünü yıkılacak, ya da ayaklanma ihanete uğrayacak ve bastırılacak.
Mübarek’in çöküşünden sonra kurulacak yeni rejimin İsrail’e düşman bir rejim olacağına dair korkulara ne demeli? Eğer yeni hükümet, gurur içerisinde özgürlüklerinin keyfini süren halkın isteklerinin doğrudan dışavurumu olursa korkacak bir şey olmaz: anti-semitizm sadece umutsuzluk ve baskı sonucunda ortaya çıkar. Mısır’dan gelen bir CNN raporuna göre hükümet, gazetecilerin eylemcilerin Mısır’ı güçsüzleştirmek için İsrail’den gönderildiği söylentisini yaymaya çalışmaktadır. Bu durum, Mübarek’in İsrail dostu imajını yerle bir etmiştir.
Şu anki durumun en zalim ironilerinden biri, batının, sanki Mısır bugüne kadar bir hukuk devletiymişçesine, ülkedeki değişimin meşru ve hukuka uygun bir şekilde gerçekleşmesine dair çekincelerini açıklamasıdır. Yoksa Mısır’ın uzun yıllar boyunca olağanüstü hal ile yönetildiğini unutuyor muyuz? Mübarek hukuk devletini askıya alarak ülkedeki siyasi örgütlenmeyi yoketmiş, boğucu bir siyasi ortam yaratmıştır. İşte bu yüzden Kahire sokaklarındaki halk “hayatımızda ilk defa yaşadığımızı hissettik” diyor. Bundan sonra ne olursa olsun, en önemli şey bu “yaşama hissi”nin alaycı “reelpolitik”in altında ezilmemesidir.

Slavoj Zizek


Çeviri: Onur Erem
Kaynak: The Guardian

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI