Uzun Erimli Bir Politik Şahsiyet: Tarık Ziya Ekinci

Tarık Ziya Ekinci, Lice’den Paris’e Anılarım, İletişim Yayınları, 2010, 1049 sayfa


Tarık Ziya Ekinci, Türkiye siyasi hayatında uzun yıllardan beri bilinen, ismini ve sesini duyurmuş; hem demokrasi hem de Kürtlerin politik ve sosyal hakları için istikrarlı bir mücadele yürütmüş bir politik şahsiyettir. Şahsen tanışma fırsatı bulamamış olsam da, kendisini Türkiye İşçi Partisi (TİP) Diyarbakır milletvekili seçildiği 1965 seçimlerinden bu yana bilirim, verdiği tutarlı demokrasi mücadelesini saygıyla izlerim.

Bu yüzden, İletişim Yayıları’ndan çıkan epey oylumlu anılarını duyar duymaz kitabı okumaya ve tanıtmasını yapmaya seve seve talip oldum. Bu yazıda, bu oylumlu kitabın anı yazımı olarak taşıdığı temel bir zaafın üzerinde uzun uzun durmayı düşünmüyorum. Bu bir başka yazının konusu olabilir ama “zaaftan” söz edip hiçbir şey söylememek de hem yazara hem okuyucuya haksızlık olacağından, esas konulara girmeden önce bu noktaya kısaca değineyim: Yaşı, dahil olduğu kuşağın anlayış ve alışkanlıkları, aynı zamanda kültürel çevresinin etkisiyle olsa gerek, Tarık Ziya Ekinci’nin anıları bireysel hayatını oldukça geri planda tutmuştur. Bu kitapta Tarık Ziya Ekinci’yi esasen politik bir figür olarak tanıyoruz sadece. Hayatı, büyük ölçüde örgütlenmeler, kongreler ve tüzük çalışmaları, sürgün ve cezaevleriyle geçtiğinden, Ekinci’nin anıları sadece bir siyasi mücadele ve örgüt çalışmaları tarihi olarak anlam kazanıyor. Bu anılardan, Ekinci’yi bir birey olarak tanımak, duygularını, yakın arkadaşlarını, çevresini ve ilişkilerini öğrenmek oldukça zor. Bu aslında, Ekinci’ye özgü bir durum değildir; Türkiye otobiyografi yazımının temel zaafı olarak da görülebilir.

Bu yazıda, Tarık Ziya Ekinci’nin ele aldığı çok sayıda tarihi olayın ve fikrin üzerinde duracak değilim. Böylesi bir çalışma, neredeyse Türkiye tarihinin son seksen yılını, Şeyh Sait ayaklanmasıyla başlayıp, bugüne kadar Türkiye tarihinin bütün önemli olaylarını tahlil etmekle özdeş olurdu: 1930’lu yıllar; bu yıllardaki Kürt halk kitlelerinin durumu; 1940’lı yıllardaki, Milli Şefin tek parti diktatörlüğü; DP muhalefeti; DP’nin iktidara gelişi ve CHP muhalefeti; 6-7 Eylül olayları; Kürt aydınları üzerindeki baskılar; 27 Mayıs; 1960’lı yıllar, TİP’in ortaya çıkışı ve örgütlenmesi; 1965 seçimleri; TİP ve sol içindeki ayrılıklar ve iç mücadeleler; 12 Mart dönemi; 1970’li yıllar; solun yeniden örgütlenme çabaları; Kürt ulusalcı akımlarının örgütlenmeleri; PKK’nın ortaya çıkışı; 1980 12 Eylül darbesi; bu dönemde Kürtlere yapılan zulüm; Diyarbakır Cezaevindeki işkence ve baskı uygulamaları; 1980’li ve 1990’lı yıllardaki solun yeniden birleşme ve ayrışma süreçleri; sürgündeki Kürt örgütlenmeleri vb. vb.

Ben bu yazıda yalnızca, kısmen Tarık Ziya Ekinci’nin kimi temel düşüncelerinin eleştirisini de içeren bazı tespitleri üzerinde duracak ama esas olarak TİP ve sol içindeki bölünmelerde takınılan tutumlara, TİP’in parti içi demokrasi ve disiplin anlayışına ve Ekinci’nin bu konulardaki bakış açısına değineceğim.

Ekinci’nin Değişmeyen Paradigması:

İlerlemecilik ve Modernizm

 

Tarık Ziya Ekinci, her ne kadar siyasi yaşamında tutarlı bir demokrat olarak ortaya çıkmaktaysa da, dünyaya bakışı klasik bir ilerlemeciliğin ve modernizmin kaçınılmaz olarak doğurduğu bazı  tutarsızlıklar taşımaktadır. Nedir bunlar? Bazı alıntılar vererek göstermeye çalışayım.

Tarık Ziya Ekinci, Kürt bölgelerinin “durağan yaşamdan” kurtulması gerektiğini düşünmekte ve bunun çaresini de eğitimde ve sanayileşmede görmektedir:

“Lice’nin dışa açılıp ulusal pazarla bütünleşme aşamasına geldiği yıllarda kasaba ve köylerdeki ilkokul sayısı artmış, ilçe merkezinde bir de lise açılmıştır. Bugün Lice’de, Diyarbakır’da ya da başka illerde lise düzeyinde eğitim gören binlerce Liceli genç vardır. Oysa lisede okuduğum yıllarda, Liceli olan tek öğrenci bendim. Uzunca bir süre, üniversite öğrenimi gören Liceliye de pek rastlanmadı. Üniversite yıllarımdaysa sadece iki kişi vardı üniversiteden mezun olmuş. Bugün Liceli olup da üniversite mezunu olan yüzlerce öğretmen , hukukçu, hekim ve çeşitli meslek sahipleri vardır. Küçük çapta da olsa yörede sanayileşmenin gelişmesi bu süreci hızlandıracak ve halkın, köylülükten kaynaklanan durağan yaşamdan kurtulmasına yardımcı olacaktır.” (s. 103-104)

Ekinci’ye göre, Dersim ayaklanması da feodal bir ayaklanmaydı, kapitalizm öncesi kurumlarla modernleşme ve demokratikleşme olmazdı; dolayısıyla modernleşme ve demokratikleşmeyle kapitalizm özdeşti bir anlamda:

“Aynı durum Dersim Ayaklanması (1937-1938) için de geçerlidir. Kapitalizm öncesi kurumların öncülük ettiği ayaklanmaları milliyetçi hareketler olarak tanımlamak, modernleşme ve demokratikleşme çabalarının önünde ciddi bir engel teşkil eder.” (s.145-146)

Ayrı fikir biraz ilerde, Kürt köylülerinin kapitalizm tarafından “bağımsız üreticiler” haline getirilmesi bağlamında şöyle yineleniyor:

“… kapitalizm öncesi kurumlar tasfiye edilmeli, Kürt köylülerinin bağımsız üreticiler konumuna gelmeleri sağlanmalıdır.” (s. 149)

Bu aşamadan sonra sosyalizm gelip “küçük üreticileri” de ortadan kaldıracaktı:

“Aybar, partinin iktidara gelmesi ve sosyalizmi kurmasıyla sözü edilen küçük üreticilerin tedrici biçimde ortadan kalkacağını söyleyemiyordu… Çünkü partinin dayandığı üye kitlesi fukara küçük esnaftan oluşuyordu. Bunların istedikleri, sanayi üretiminin rekabetinden kurtulmaktı.” (s.451)

Ekinci, “Aydınlanmacı”dır:

“Kürtler arasında yaygın olan köylülük ideolojisini (dogmatizm) bertaraf etmek için aydınlanmacı bir eğitim sistemi uygulanmalıdır. Halk yığınları için de kitle aydınlanma politikası izlenmelidir.” (s.149)

Keza “kalkınmacı”dır:

“Özel bölge kalkınma planları çerçevesinde geri kalmış Kürt bölgesinin kalkınması sağlanmalı, bölgeler arası dengesizliğe son verilmelidir.” (s. 149)

Dolayısıyla;

“…demokrasi ‘batılı normlarda…’ olmalıdır.” (s. 149)

“Batılı normlar” da AB ile birleşmeyi getirir kaçınılmaz olarak:

TİP, “Ortak Pazara karşı çıkmayı antiemperyalist mücadelenin bir koşulu saydı. Bugünden dönüp geriye baktığımızda bu yaklaşımın gerçekçi olmadığı net biçimde ortaya çıkmaktadır. Çünkü bugünkü Türkiye’de AB’ye karşı çıkmak, emperyalist-kapitalist sisteme karşı çıkmak değil, tam tersine demokrasi düşmanlığıdır.” (s. 458)

Tarık Ziya Ekinci, sadece aydınlanmacı değil, en klasik anlamında Marksisttir (bunu söylerken, en saf haliyle Bernstein’ın temsil ettiği, Lenin ve Troçki öncesi II. Enternasyonal Marksizmini kastediyorum):

“Marx Ekonomi Politik İçin yazdığı önsözde toplumsal gelişmenin temel kuralı olarak, ‘Hiçbir sosyal düzen, o düzenin içinde yer alabilir bütün üretim güçleri gelişmeden yok olmaz; yeni ve üstün üretim ilişkileri de, hiçbir zaman, var olmalarının maddi koşulları eski toplumun bağrında olgunlaşmadan ortaya çıkmaz’ belirlemesini yapıyor. Marx, bu belirlemeyle açıkça, eski toplumun bağrında, sosyal ve ekonomik koşullar olgunlaşmadan daha üstün üretim ilişkilerinin kurulamayacağını anlatmaktadır. Ne var ki, Sovyetler Birliği’nin ve onu izleyen partilerin pratiğinde bu kural yok sayılmış, hiçbir zaman gözetilmemiştir.” (s. 1045)

Nitekim Tarık Ziya Ekinci, bu “üretici güçleri gözetmemeyi” pratikte şöyle eleştirmektedir:

“Bu dönemde Marksizm-Leninizm adına burjuva devrimini yaşamadan, kapitalizm öncesi evreden sosyalist düzene geçmenin olanaklı olduğu tezi geliştirildi. Kapitalist olmayan gelişme yolu izlenerek sosyalizmin kurulabileceği iddia edildi. Feodal ilişkilerin ön planda olduğu kimi Üçüncü Dünya ülkeleriyle kurtuluş mücadelesini başarmış sömürge ülkelerde bile öncü kadrolara sosyalist bir yönetim kurmaları tavsiye edildi. Örneğin Suriye, Mısır, Cezayir, Libya ve benzeri Üçüncü  Dünya ülkelerinde darbelerle kurulan Sovyet yanlısı yönetimler İslam sosyalizmi gibi adlarla anıldı.” (s. 1044)

Şimdi bu ilerlemeci görüşlerin eleştirisine geçeyim.

Tarık Ziya Ekinci gibi, geriliğin ağır koşullarını yaşamış bir insanın eğitime ve sanayileşmeye bu kadar değer vermesinin nedenlerini elbette anlayabiliyorum ama eğitimi ve sanayileşmeyi genel bir “ilerleme” reçetesi olarak sunması, 200 yılı aşkın bir süredir devam eden modernleşme sürecinin sorunları üzerinde fazla derinlemesine düşünmediği izlenimi uyandırıyor. Artık bugün rahatlıkla söyleyebiliriz ki, eğitim denen şey, kapitalizmin çarklarını döndürecek robotlar yetiştirmekten başka bir işleve sahip değildir. Sanayileşme ise, kapitalizmin insanlığı doğaya yabancılaştıran kâr mekanizmaları için geliştirdiği, gereksiz üretime hizmet eden ve dünyanın ekolojik dengesini tamamen bozan bir çarktır.

Öte yandan, daha önemlisi, “yörede sanayileşmenin gelişmesi”, diyelim ki, köylülüğü durağanlıktan kurtarıp şehirlere sürse bile, Tarık Ziya Ekinci’nin, daha sonrasının getireceği ve getirdiği felaketleri fazla önemsemediği anlaşılmaktadır. Köylüler sanayileşmeyle şehirlere sürülür ve orada yoksul, ücretli köleler ya da işsizler haline gelirler. Kaldı ki, bu kapitalistleşme veya sanayileşme, yoksulluğu ortadan kaldırmaz, tersine, bölgeler arasındaki uçuruma daha da büyütür. Hatta diyebiliriz ki, Kürt bölgelerinin  yoksulluğunun esas sebebi feodalizm değil. kapitalizmdir. Kapitalizmin eşit olmayan ve adaletsiz gelişme yasası, “geri” denen bir ülke ile “ileri” denen bir ülke arasındaki kapanmayan uçurumu daha da derinleştirmesi örneğinde olduğu gibi, aynı ülkenin içinde “geri” bölgelerle “ileri” bölgeler arasındaki uçurumu büyütür. Örneğin “feodal” dönemde (tabii ki bu kavram da ayrıca tartışılmaya muhtaçtır) Kürt bölgeleriyle diğer bölgeler arasındaki ekonomik ve sosyal farklılık bugünkü kadar büyük değildi. Türkiye’de kapitalizmin hızlı gelişimi, bu farkı devasa ve artık kapitalizm koşulları altında aşılması olanaksız boyutlara taşımıştır.

Tarık Ziya Ekinci’nin, Dersim ayaklanmasının feodal bir ayaklanma olduğu görüşü, ironiktir ki, kendisini hiç de yakın bulmadığı anlaşılan klasik Marksist-Leninist bakışla ve Komintern çizgisiyle hemen hemen aynıdır. Komintern de Şeyh Sait ve Dersim ayaklanmalarını “feodal” diye damgalayarak Kemalist merkezi iktidarın desteklenmesini istemişti. Dersim’de feodalizm aramanın boşunalığı bir yana, bu bakış açısı, merkezi kapitalist iktidarın, bu merkezi tanımak istemeyen Dersim yerli halkını “ilerleme” adına ezmesini haklı bulmak, hatta kaçınılmaz olarak desteklemek anlamına gelir. Öyle ya, Dersimliler, bu durumda kapitalizme karşı direnmiş oluyorlardı ve kapitalizm de “ileriliği” temsil ettiğine göre onun bu tür “feodal” isyanları ezmesi normaldi. Tabii Tarık Ziya Ekinci bu kadarını söylememiş ama kitap boyunca savunduğu modernist anlayışın doğal sonucu budur.

Nitekim, Ekinci’nin 149. sayfada ortaya attığı program benzeri öneriler de bu yöndedir. Bu önerilerde Ekinci, kapitalizmin değil, tersine kapitalizm öncesi kurumların tasfiye edilmesini savunmaktadır. Bunun anlamı, kapitalizmin önünün açılmasıdır. Ekinci, kapitalizmin önündeki engelleri açmayı ve Kürt köylülerinin “bağımsız üreticiler” haline gelmesini istemektedir. Ne demektir “bağımsız üretici”? Eğer şehre gelmiş ve iş bulmuşsa ücretli işçi, yani modern köledir. Eğer şehre gelmeyip köyünde kalmışsa da bu “bağımsız üretici”, emeği bankalar tarafından faiz, kredi borçları ve ipotek yoluyla alabildiğine sömürülen bir emekçidir. Tarık Ziya Ekinci’nin bu program maddesi, savunmasız köylüleri, şehirde işverenlerin, köyde de banka sermayesinin önüne atıvermektedir. Gerçi bu, Ekinci’ye özgü bir durum değildir. Bugüne kadar Marksist hareketler bütün fraksiyonlarıyla böyle bir “özgürleşme”yi, yani sermaye birikiminin kurbanlarını kapitalizmin sunağına teslim etmeyi savunmuşlardır, hâlâ da savunmaktadırlar.

Tarık Ziya Ekinci’nin aynı mantıkla ortaya koyduğu bir nokta da esnaf ve zenaatkârlar sorunudur. Ekinci, TİP’in tabanını esas olarak esnafın oluşturmasını sanki istenmeyen bir olguymuş gibi ele almaktadır. Daha doğrusu, esnaf ve zenaatkârın kapitalist tekellerden kurtulmak için, kapitalizme karşı çıktığını düşündüğü TİP’e akın etmesi ona göre çarpık bir olaydır. Ona göre aslında TİP, kapitalizmin esnafı yok etmesine karşı değildir, çünkü tarihi gelişmenin bu yolda olduğunu düşünmektedir. Ne var ki, kendisinden kapitalist tekellere karşı medet uman esnafa bunu açık açık söyleyememektedir.

Oysa çarpıklık, esnafın, kapitalizme karşı olduğunu düşündüğü TİP’e teveccüh göstermesinde değil, TİP’in ve Ekinci’nin mantığındadır. İlerlemeci bir mantığa sahip olmayan bir TİP bu teveccühü sevinçle karşılamalıydı. Çünkü kapitalizmin esnaf ve zenaatkârı ezmesi hiç de “ilerici” bir şey değildi ve kapitalizmin bu küçük üreticileri yok etmesi, kapitalizmin emeği sömürmesini ve yabancılaştırmasını daha da yoğunlaştırıyordu. Aklı başında bir TİP elbette bu esnaf ve zenaatkâr muhalefetini örgütlemeli ve devrimci bir potansiyel olarak seferber etmeliydi. Ama görüyoruz ki, TİP milletvekili Ekinci bile durumu ters bir biçimde ele almakta ve esnafı “gerici” görmektedir.

Üstelik başka tutarsızlıklar da söz konusudur. Tarık Ziya Ekinci, bir yandan kapitalizmin tasfiye etmesi “kaçınılmaz” olan esnafın TİP’in tabanını oluşturmasını olumlu bulmazken, bir yandan da, demin belirttiğimiz gibi, Kürt köylülerini “bağımsız üreticiler” haline getirmek istemektedir. Zenaatkârdan daha has bağımsız üretici mi vardır oysa? Tuhaf gerçekten. Tarık Ziya Ekinci’nin bu tutarsızlığı, akla, onun niyetlerinden ve elbetteki olumlu kişiliğinden bağımsız olarak kötü sorular getirmektedir. Tarık Ziya Ekinci’nin savunduğu program, kapitalizme direnmeyecek, hatta tersine, onun sömürü öznesi olarak sermaye birikimine hizmet edecek yeni tür “bağımsız üretici”yi olumlarken, eski tip “bağımsız üretici”yi olumsuzlamak anlamına gelmektedir ki, bu ikisi de kapitalizmin geliştirilmesi kapısına çıkmaktadır.

Tarık Ziya Ekinci, kitabının hiçbir yerinde içeriğine girmediği bir “aydınlanmacılık”ın da savunucusudur. Köylülük ideolojisi olarak adlandırdığı dogmatizmi yenebilmek için bir “kitle aydınlanma politikası” izlenmesini önermektedir.

Öncelikle belirteyim ki, “köylü ideolojisi” ile “dogmatizmi” özdeşleştirmek pek ikna edici değildir. Dogmatizm çok geniş kapsamlı bir kavramdır ve sadece dini ideolojilerle özdeşleştirilemeyeceği gibi, köylülerin kadim düşünüş tarzı –her ne kadar yer yer gerçekten dogmatik öğeler taşısa da- bütünüyle dogmatizm olarak görülemez. Öte yandan, dogmatizm salt köylülüğe münhasır bir şey değildir, en modern düşüncelerde ya da bu düşünceleri savunanlarda bile ortaya çıkabilir. Örneğin, Marksizmin dogmatik bir tarzda savunulması gibi.

Diğer yandan, eğer Tarık Ziya Ekinci, “aydınlanma”yı bir düşünsel gelişme, eski fikirlerden ve düşünce tarzlarından kurtulma, yeni bir kültürel gelişim anlamında kullanıyorsa elbette buna katılmak mümkündür. Ama sadece köylülüğün değil, bütün toplumsal katmanların eski kültürel yapıları aşmak için bir aydınlanmaya ihtiyacı vardır. Ama Ekinci, “aydınlanma” terimini yaygın kullanımıyla alıyorsa, yani burjuvazinin bildiğimiz aydınlanmacılığı olarak anlıyorsa, önerisi yanlıştır. Çünkü burjuva aydınlanma düşüncesi bugün artık aşılmış bir düşüncedir. Dolayısıyla Tarık Ziya Ekinci’nin önerisi bu anlamdaysa, halka burjuva düşüncesi gibi aşılmış, artık iyice reaksiyoner hale gelmiş bir düşüncenin aşılanmasını önermiş olmaktadır.

Tarık Ziya Ekinci, ”batılı normlarda bir demokrasi” önermekle de yukardaki hatalarını sistematik bir şekilde sürdürmektedir. “Batılı normlar” tamamen kapitalist normlar olmanın da ötesinde hiç de “insan hakları”na saygılı falan değildir. Sözünü ettiği batılı ülkeler kapitalist-ekonomik diktatörlüklerdir. Emeğin sömürüsü azami ölçüdedir buralarda. İngiltere’de öğrenci işçiler, yiyecek masraflarını ve kiralarını karşılayabilmek için günde 15-18 saat çalışmak zorundadırlar. Ekonomik diktatörlüklerdeki sömürünün bu gayriinsaniliği bir yana, sosyal sistemleri de gayriinsanidir ve tamamen yabancılaşmaya dayanır. Bu ülkelerde intihar oranlarının bu kadar yüksek olması boşuna değildir. Batıdaki insan tüm umutlarını yitirmiş ve artık ileride uçurumdan başka bir şey olmadığını görmüştür. Bu ülkelerde hak aramak bile paranızın olmasına bağlıdır. Parası olmayan bir insan muazzam mahkeme ve avukat masraflarını ödeyemeyeceği için dava açamaz. Buralarda “hukukun üstünlüğü” denen şey bir yaldızdan ibarettir. Londra’da siyahsanız polis sizi her an yere yatırıp botuyla ensenize basarak arama yapabilir. Zürih’in Lang Strasse’sinde yürüyorsanız ve göçmenseniz dikkatli olun. Polis her an üstünüzü arayabilir ve size nezarete atabilir. Londra’da polis nezaretlerinde ölenlerin sayısı haftada ortalama üçtür. Bu bakımdan, Tarık Ziya Ekinci’nin AB’ye karşı çıkan herkesi “demokrasi düşmanlığı” ile taltif etmesi hem oldukça sert bir yargıdır, hem de doğru değildir.

Tarık Ziya Ekinci, ilerlemeci görüşlerini kitabının son sayfalarında Marx’tan yaptığı alıntılarla destekleyerek bir teorik temel yaratmaya da çaba göstermiş. Ne var ki, bir şeyi Marx söyledi diye o illâ doğru olmaz. Esas dogmatizm, görüşünü alıntılarla tartışılmaz bir doğru haline getirmeye çalışmaktır. Dolayısıyla hemen söyleyeyim ki, Marx’tan yaptığı alıntı, Marx’ın en yanlış görüşüdür ve bugüne kadarki sosyalist uygulamaların felaketle sonuçlanmasında belirleyici rolü olmuştur.

Bu fikrin en ateşli savunucularından Bernstein, Marx’ın sözlerine dayanarak işçi sınıfının ve partisinin görevinin kapitalizmi alabildiğine geliştirmek ve burjuvaziyi desteklemek olduğunu ileri sürmüştür. Bu fikir, başta Kautsky olmak üzere, Lenin, Rosa Luxemburg, Plehanov ve Troçki tarafından her ne kadar şiddetle eleştirilmiş olsa da, fikriyat, ağırlığını Marksist saflarda, hatta en radikal olanlarında bile değişik biçimlerde sürdürmüştür.

Rusya’da Plehanov ve Menşevikler, bu fikre dayanarak “ilerici” burjuvazinin desteklenmesini savunmuş ve bu mantıkla, 1917 Şubat’ındaki Geçici Devrimci Hükümete omuz vermişlerdir. Keza yine bu sebeple 1917 Ekim Devrimi’ne karşı çıkmışlardır. Lenin ve Troçki, başlangıçta Menşeviklerin burjuvaziyle işbirliği fikrini eleştirip Marksizmin değişik ve daha radikal bir yorumunu yapmış olsalar da, iktidara geldikten sonra, yine Marx’ın bu “üretici güçler” mantığının izleyicisi olmuşlardır. Bu mantığın sonucunda Bolşevikler, sosyalizmin temeli için gerekli gördükleri “ileri üretici güçleri” yaratabilmek amacıyla köylülüğü soyup soğana çevirmiş, işçileri zorla çalıştırmışlardır.

Stalin de aynı “gerekli üretici güçler temeli” mantığının sonucu olarak, 1930’lardaki hızlı sanayileşme ve zorla kolektifleştirme politikasını ortaya atmış, Sovyet işçi sınıfı ve köylülüğü bu politikanın bedelini, açlıklarda, büyük temizliklerde ve toplama kamplarında 20 milyona yakın ölü vererek ödemiştir.

Bu konuya ilişkin son bir nokta: Tarık Ziya Ekinci, içeriğine tam vakıf olmadığı konularda fikir ileri sürerek hatalar yapmıştır. SBKP’nin ileri sürdüğü “kapitalist olmayan yol” çizgisi Ekinci’nin sandığı gibi, kapitalist aşamanın üstünden atlayan radikal bir çizgi; Marx’ın üretici güçler teorisini aşmış ya da reddetmiş bir teori değildi. Keşke öyle olsaydı, o zaman devrimci bir çizgi olarak görülebilirdi.

“Kapitalist olmayan kalkınma yolu” programı, fiiliyatta “burjuva-kapitalist aşama”nın (ya da Marksist terminolojideki “burjuva demokratik devrimin”) Sovyetler Birliği’yle ittifak halinde, onun yardım ve desteğiyle aşılması anlamına geliyordu. Öyle olmasaydı doğrudan sosyalist devrim derlerdi zaten. Öyle demeyip “kapitalist olmayan yol” demelerinin nedeni, “burjuva aşamanın” burjuvazisiz ve emperyalist ülkelerden bağımsız bir şekilde tamamlanmasıdır. Yani bu aslında, burjuvazisiz bir burjuva devrimiydi. Temel özelliği de bu programı uygulayanların emperyalistlerin değil, Sovyetler Birliği’nin müttefiki olmasıydı. Tabii ki, bu teoride, Sovyetler Birliği egemen nomenkulaturasının “üçüncü dünya” ülkelerine yönelik yararcı amaçlarını görmemek mümkün değil.

TİP Yöneticileri ve Askeri Darbeler

Tarık Ziya Ekinci, TİP içindeki Aybar-Boran çatışmasında Mehmet Ali Aybar’dan yana tavır almış ve bu tutumunu aşağı yukarı sonuna kadar sürdürmüştür. Parti içi disiplin ve hizip konularındaki anlayışlarına bundan sonraki ara başlıkta değineceğim. Burada ise Ekinci’nin, genel olarak TİP, özel olarak bu partinin en önemli iki yöneticisi Aybar ile Boran’ın 12 Mart cuntasına karşı tutumları konusundaki bazı açıklamalarının üzerinde duracağım.

1960’lı yılları anlatan Yarılma (İletişim, 5. Baskı, 2010) adlı otobiyografimde, solun askeri cunta ve darbe konusundaki beklentileri ve tutumu konusunda şöyle yazmıştım:

“Kanımca, o dönemde, iktidar yolu olarak parlamentoda güçlenmeyi hedef almış TİP dışında, iktidara oynayan hiçbir ‘sol’ grup, yaklaşan ‘sol’ bir askeri darbe ve bu darbe sonrasında iktidardan pay kapma ihtimaline karşı kayıtsız değildi.” (s. 496)

Tarık Ziya Ekinci’nin anlatımları, bir ölçüde yanıldığımı ortaya koyuyor. Elbette TİP’in parlamentoda güçlenme yolunu tuttuğu ve MDD’ci sol gibi bir askeri cuntaya oynamadığı doğruydu ama parlamentoculuk yolunu tutmak hiç de askeri cuntalar karşısında titrek bir tutum almamak, askeri cuntaların güdümünde kurulmuş hükümetlerden “halk adına” taleplerde bulunmamak, hatta bu hükümetlere güvenoyu vermemek anlamına gelmiyormuş. İşte Ekinci’nin bu konuda anlattıkları:

“Grupta yapılan eğilim yoklamasında milletvekili arkadaşlarımız Cevdet Sunay’a oy vermek istemiyorlardı (o zamanki Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay, Cemal Gürsel’in 1965 yılındaki ölümünden sonra Cumhurbaşkanlığı’na aday olmuştu, G.Z.) zira grubumuz adına ayrı bir aday gösterilmesi düşüncesi ağır basıyordu. Aybar, hem 27 Mayıs Askerî Harekâtı’ndan yana olduğumuzu göstermek hem de Sunay’a oy verirken bizim aleyhte oy kullanmamızın grubu soyutlayacağı düşüncesiyle onu desteklememizi istiyordu… Sanırım o da darbe bekleyen kimi solcu gruplar gibi sol nitelikte yeni bir askeri darbe bekliyordu. Darbe ihtimali karşısında TİP’in ileride muhatap alınabilmesi düşüncesi Aybar’ı orduya yandaş bir görünüm sergilemeye yöneltmiş olmalı diye düşünüyorum.” (s. 591)

Ekinci’nin son cümlesinin oldukça aşırı ve haksız bir yargı olduğunu belirtmek zorundayım. Zaten Ekinci, geçmişte politik mücadele içinde, şu ya da bu nedenlerle çatıştığı kişilere karşı yeterince objektif olmaması, hatta fazlasıyla hoyrat bir tutum alması nedeniyle beni önemli ölçüde hayal kırıklığına uğratmış bulunuyor. Aybar, Türkiye solunda “ordu yandaşı” olmakla suçlanabilecek en son kişidir.

Bununla birlikte, Aybar’ın ordudan çekinerek Cevdet Sunay’a oy verilmesini savunmuş olması mümküntür ve zaten TİP milletvekilleri, Ekinci de dahil olmak üzere (Ekinci, bu noktada şahsı adına bir özeleştirel tutum takınmamaktadır) bu yönde oy kullanmışlardır.

Tarık Ziya Ekinci, TİP’in ve bu partinin yöneticileri Aybar ile Boran’ın 12 Mart askeri muhtırasıyla kurulan 1. Erim hükümetini desteklediklerini de şöyle belirtmektedir:

“TİP’in 12 Mart Darbesi’ni desteklemeyen tek kuruluş olduğu rivayetinin gerçek olmadığı bu basın açıklamasının her satırından açıkça görülmektedir. Başlangıçta Nihat Erim Hükümeti’ne sempatiyle bakan Genel Başkan Boran ve TİP yöneticileri sıkıyönetim ilanından sonra darbeye karşı çıkmış ve bunu sık sık yinelemişlerdi. Oysa muhtıranın açıklanmasından hemen sonra Boran’ın basına verdiği demeçte, ülkenin bir bunalıma sürüklendiği konusunda darbecilerle aynı görüşte olduğu ve bunun sorumlusunun da hükümet olduğu belirtilmektedir. Keza, sonradan faşist nitelemesi yaptığı yeni iktidardan Anayasa’nın öngördüğü reformların yapılmasını, Türkiye İşçi Partisi ve diğer ilerici kuruluşlar üzerindeki baskıların kaldırılmasını, Seçim Kanunu’nun her türlü siyasal görüşün mecliste temsilini sağlayacak biçimde değiştirilmesini… ve bir an önce seçimlere gidilmesini istemişti. Bu yaklaşım, hiç de TİP’in 12 Mart Darbesi’ne karşı çıktığı biçiminde algılanamaz. Tam aksine, ustaca formüle edilmiş bir dayanışma ve işbirliği çağrısıydı bu.” (s. 827)

O sırada artık TİP Genel Başkanı olmayan ama TİP milletvekili olarak mecliste bulunan Aybar’la ilgili olarak da benzeri şeyler söylüyor Tarık Ziya Ekinci:

“Aybar, 12 Mart Darbesi’nin faşist niteliğini algılayamamıştı. Darbeye karşı çıkmadığı gibi, Nihat Erim Hükümeti’ne olumlu oy vermiş ve hükümeti desteklemişti… Aybar da tıpkı TİP yöneticileri gibi, darbecilerin yayımladıkları bildirideki, ‘Anayasanın öngördüğü reformları yapacak ve inkılâp kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı, demokratik bir hükümetin oluşturulacağı’ vaadine kanmış; diğer ilerici ve demokrat örgütler gibi, Nihat Erim Hükümeti’nden boyunu aşan beklentiler içine girmişti… Aybar, Erim Hükümeti’ne oy vermek suretiyle demokrasi ve insan hakları uğruna yıllarca verdiği mücadeleye koyu bir gölge düşürmüştü.” (s. 830-831)

Örgüt içi savaşlarda taraflar önce alabildiğine didişirler, birbirlerinin yazdıklarını ve söylediklerini didik didik ederler, birbirlerini yakın takibe alırlar, karşılıklı açıklarını ararlar. Fakat bir kere nihai hesaplaşma olduktan sonra da birbirlerinden şiddetle koparlar ve artık karşı taraftaki, bu dünya yüzünde yokmuş gibi davranırlar, bir daha onunla ilgilenmezler bile. Ne yazıp çizdiğine bile uzaktan uzağa bakarlar. Biz o zamanki MDD’ciler TİP’le nihai örgütsel hesaplaşmadan sonra ondan öylesine kopmuş ve soğumuşuz ki, TİP’in ve o zamanın diliyle “Aybar-Aren oportünizmi” adını verdiğimiz kesimin ne yaptığına, ne tutum takındığına dönüp bakmamışız bile. Mesela ben, Behice Boran’ın, aynı diğer sol kuruluşlar gibi bir “talepler” bildirisi yayımladığını, Aybar’ın TİP milletvekili olarak 1. Erim Hükümetine güven oyu verdiğini, bunca yıl sonra Tarık Ziya Ekinci’den öğrendim.

Monolitik Parti anlayışı

 

Tarık Ziya Ekinci’nin anılarının beni en çok şaşırtan yönü, Ekinci’nin, aradan kırk yıl geçtikten sonra bile, parti içi mücadeleyi taraflardan birinin partiyi yolundan saptırma çabası olarak görmesi, dolayısıyla monolitik bir parti anlayışını savunması ve parti içi tasfiyeleri tasvip etmesidir.

Bunun örneklerini görelim:

“TİP’in İkinci Büyük Kongresi parti tarihinin önemli kilometre taşlarından biridir. Partinin 1965 Milletvekili Seçimleri’nde on beş milletvekiliyle parlamentoya girmesi, partiyi ciddiye almayan karşıtlarının ilgi odağı haline getirmişti. TİP’i ele geçirmek, kendi amaçları doğrultusunda kullanmak istiyorlardı. Nitekim seçimlerden hemen sonra parti yöneticileri aleyhine ideolojik bir mücadele kampanyası başlatıldı. Bu kampanya 2. Kongre’ye kadar devam etti. Kongre öncesi girişilen tasfiye hareketi başarısız kalınca, yönetime karşı başlatılan muhalefet kongrede de sürdürüldü. 2. Büyük Kongre’den sonra girişilen köklü temizleme hareketiyle bir süre pasif kalan muhalefet, ancak 4. Büyük Kongre’de tamamen tasfiye edilebildi.” (s. 612)

Bu paragrafta oldukça tuhaf olan, Tarık Ziya Ekinci’nin, “parti karşıtlarıyla”, partiyi “kendi amaçları doğrultusunda kullanmak” isteyenlerle parti içi muhalefeti özdeşleştiren bir anlayış içinde olmasıdır. Bu, tam da, her türlü muhalefet partinin düşmanıdır Stalinist mantığının benimsenmesi anlamına gelir. Tarık Ziya Ekinci, bu mantığının doğal sonucu olarak, parti içinde yönetimin giriştiği “köklü temizleme hareketi”ni ve “tasfiye”yi onaylamaktadır. En azından yıllar sonra eleştirmesi beklenirdi oysa.

Nitekim Ekinci;

“2. Kongre’den  sonra TİP’e musallat olan bir diğer grup da ‘proleter sosyalist devrim hareketi’, yani MDD’cilerdi” (s. 613) diyerek parti içi muhalefete nasıl baktığını başka sayfalarda da sergilemektedir. Kullanılan dil bile bakışı ele vermeye yetmektedir. Muhalefet grubu TİP’e “musallat olmuş”.

Bir başka örnek daha:

“Daha sonraki politik yaşamlarında açıkça MDD hareketinin içinde yer alan bu üyelerin atılması talebi; MHD (Merkez Haysiyet Divanı, G.Z.) tarafından uygun görülmedi; MYK’nın (Merkez Yürütme Kurulu, G.Z.) istemi reddedildi. Böylece aylardan beri parti içinde cadı kazanı kaynatan kişiler büyük kongreye delege olarak katılabildiler.” (s. 615)

“Cadı kazanı kaynatmak” çok sübjektif bir niteleme. Her rakip grup karşıtını cadı kazanı kaynatmakla suçlayabilir. Üstelik, yönetimlerin “cadı kazanı kaynatma” olanakları muhalefetlere göre daha fazladır. Zaten Tarık Ziya Ekinci, muhalefetin nasıl cadı kazanı kaynattığını açıklama zahmetine de katlanmamış. Öte yandan, muhalefetin az sayıda da olsa Büyük Kongre’ye delege göndermesinde ne gibi bir olumsuzluk vardır. Bu, o sırada solda olan bir eğilimin kongrede temsil edilmesi anlamına gelirdi ki, eğer kongreler göstermelik bir baş sallama ve onay yeri değil de, farklı eğilimlerin yansıma alanıysa bu olumsuz değil, olumlu bir durumdu, partinin sağlığına işaret ederdi. Ama Tarık Ziya Ekinci bunu hiç mi hiç onaylamamakta ve ihraç ya da tasfiye kararı vermeyen MHD’nın yetersizliğine işaret etmektedir.

Tarık Ziya Ekinci, parti içi tasfiyeleri, partinin “ideolojik birliği”ni sağlamanın yolu olarak görmektedir. İşte bir alıntı daha:

“”İmam (Temür, G.Z.) … Partinin ideolojik çizgisini korumanın önemini algılayamadığı için ihraçlara karşıydı. Sanırım, ihraçları engellemede etkili de oluyordu.” (s. 63)

İyi ki parti içinde İmam Temür gibi kişiler varmış. Yoksa, Tarık Ziya Ekinci’nin eline düşenin vay haline!

Nitekim, bu “kasaplık” işlemine nasıl katıldığını, Tarık Ziya Ekinci, hiç çekinmeden, hatta övünerek şu cümlelerle anlatmaktadır:

“Sargın, olgulara dayanan ikna edici bilgiler vermek suretiyle ihraçların parti örgütlerinin bütünlüğünü korumak için zorunlu olduğunu savundu. MYK üyesi Behice Boran da genel sekreterin yaptığı açıklamaları tamamlayıcı bilgiler vererek, bizleri ikna etti. İhracı istenenler arasında GYK asil ve MYK yedek üyesi Halit Çelenk ve eşi Şekibe Çelenk bulunuyordu. Bu arkadaşlar hakkındaki ihraç isteminde öne sürülen gerekçeler ve saptanan olgular, Genel Sekreter tarafından, Halit Çelent arkadaşımızın yüzüne karşı açıklandı. Bizler de bu olgulara ve gerekçelere dayanarak sevk istemine katıldık.” (s. 632)

Ve böylece “Halit Çelent arkadaşımızı” bıçağın altına yatırmıştık!

İkinci TİP döneminde de “Yalçın Küçük arkadaşımıza” aynı muameleyi reva görmüştük. (s. 881)

“Sen çok yaşa Tarık abi…” (Oral Çalışlar, “Şeyh Said İsyanı, Lice ve Tarık Ziya Ekinci”, Radikal, 31 Aralık 2010)

!!!

Gün Zileli

1 Şubat 2011

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI