Öğrenciliğin de, devrimciliğin de yaşı yok! (Hasan Hüseyin Özkan ile Röportaj – Ersen Olgaç)


Hasan Özkan’la yapılan ekteki söyleşi Ekmek ve Özgürlük Dergisinin 14. sayısında yayınlanmıştır.


Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne polis saldırısı sırasında en önde direnen arkadaşımız Hasan Hüseyin Özkan’ı, Başbakan aldığı istihbaratlarla derhal hedef haline getirdi. Medya olayı provokatif bir biçimde ekranlara taşıdı. Ersen Olgaç , Özkan’la üniversiteyi ve sürgünde direnişi konuştu.

Hasan Hüseyin Özkan, SBF’ye zorla girmek isteyen polise arkadaşlarıyla birlikte dışarı davet ediyor.

Yumurtalı protesto eylemi sırasında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde (SBF) ne arıyordun?

 

SBF öğrencisiyim. 1974’de girdim ama 12 Eylül cuntasının baskıları altında 1981’de Türkiye’den ayrıldım. Yıllarca Türkiye’ye adım atamadım. Sonuç olarak öğrenci affından faydalanıp otuz yıl sonra SBF’ye yeniden öğrenci olarak döndüm.

Son eylemin içeriğini kısaca anlatır mısın?

Yumurtalı protesto eyleminin örgütlenmesinde yoktum. Böyle bir örgütlenme içerisine katılmadım. Katılmak da abes olurdu. Çünkü öğrenci örgütlenmesi içinde bulunmuyorum. “Ağır abi” olmayı da sevmem, doğru değil gibi geliyor bana. Protestom, Burhan Kuzu’nun iki yüze yakın sivil polisle birlikte bir kaleyi zapt etmeye gelen ordu komutanı gibi davranmasına yönelikti. AKP’in genel mantığına uygun davranış sergileyen Anayasa Profesörü Burhan Kuzu tam da bir hukuksuzluk sergilemişti. Geldiği okul da Siyasal idi. Mülkiye adı devrimci hareketlerin başlamasıyla Siyasal adını almıştı, bunun belirtilmesi ve bilinmesi ayrıca gerekiyor. İlerdeki günlerde hazırlayacakları YÖK düzenlemelerinin ipuçlarını veriyordu. Bunu YÖK başkanının “ Üniversitelere sivil polis girmeli” çağrısını fiiliyata geçirmesi olarak da yorumlayabiliriz. Yumurtaları yedikten sonra polis kordonu altında salondan çıktı. Bir odaya girmiş. Oradan Vali’ yi arayarak müdahale etmesini istemiş. Dekan’ı azarlamış ve istifasını istemiş. Okul dışında bine yakın polis vardı. Polisin okula girme hazırlığı yaptığını gördük ve öğrencileri bu müdahaleden uzak tutmaya çalıştık. Üzerimize gaz püskürtüldü. Herkes kaçıştı, ortada kaldım. Savunma refleksi ile koltuğu kaldırdım ve üzerime gelen polisleri engellemek amacıyla attım, hepsi bu… İnsanları uysallaştırmak ve köleleştirmek için direnme ruhunun yok edilmek istendiği bir dönemden geçiyoruz. O yüzden her türlü savunma biçimine karşı medyanın “provokasyon” terimine sarılması anlamlıdır. Onur Öymen protestosunda şahsıma yöneltilmeyen suçlamaların AKP karşıtı bir eylemde yapılması ve buna yandaş medyanın koro halinde katılması, polisin yalan yanlış bilgi ve belgelerini yayımlamaları ikiyüzlülüğün sergilenmesinden başka bir şey değildir. Bu medya 12 Eylül kafa yapısını sergilemiştir.

Onur Öymen protestosu neydi?

 

Geçen yıl da Mülkiye’nin 150. kuruluş yıldönümüne davet edilen Onur Öymen’i, Dersim katliamına ilişkin sözleri nedeniyle genç arkadaşlarımla birlikte “Kan var Bütün Kelimelerinin Altında” dizesinin yer aldığı pankartla protesto ettik. Bu slogan, Mülkiyeli Şair Cemal Süreya’nın dizelerinden alınmıştı

Şu anda SBF’de öğrencisin. Bu öğrenciliğine otuz yıl ara verdiren 12 Eylül öncesi devrimci mücadeledeki yerin hakkında bilgi verebilir misin?

 

1974’te SBF’ye kaydımı yaptırdım. O yıllar yoğun tartışmaların yaşandığı dönemlerdi. Bir müddet sonra saflar belirlenmeye başladı ve DEV-GENÇ’li arkadaşların söylemlerini kendime yakın bularak bu örgütlenme içinde yer aldım. Okulda SBF öğrenci derneği vardı, ona da üye oldum. Akademik-demokratik mücadeleye ilişkin öneriler ve eylemler gündeme gelmeye başladığında faşist saldırılarla karşı karşıya geldik. Öğrenci gençlikten başlayarak, toplumun tümüne yayılan saldırılarla birlikte örgütlenme de biçim değiştirdi. 1978–79 döneminde SBF Öğrenci Derneği’nin başkanlığını yaptım. O dönem faşist saldırıların yoğunlaştığı, günden güne şiddetini artırdığı dönemdi. Bir yandan okulda öğrenimin düzenli yapılmasını sağlamaya çalışırken, diğer yandan da antifaşist mücadeleye omuz vermeye çalışıyorduk. Bu süreçte -74- 80 – onlarcasının yanında altı devrimci okul arkadaşımı da kaybettim. DEV-YOL’ un mücadelesinde yer aldım.

Önümüzdeki dönem devrimci gençlik hareketinin ivmeleneceğini düşünüyor musun?

Öğrenci gençliğin sorunları gerçekten de çok. Bunu bir öğrenci olarak yaşadığım için yakından biliyorum. Bu sorunları çözmeye yönelik olarak çalışmalar yaptıklarının da, seslerini duyurmaktaki zorluklarının da tanığıyım. Yaratıcılıklarına da hayran olduğumu ayrıca belirtmeliyim. İktidarın öğrenci taleplerini dile getirenleri marjinalleştirme ve kriminalleştirme çabaları bana yabancı gelmiyor. Söylemleri, elli yıldır söylenenlerin aynısı. Devlet muhalif istemiyor ve en ufak bir demokratik talebe de tahammülü yok. Elli yıldır bu talepleri dile getirenlere hangi yöntemler uygulandıysa, şimdi de benzeri uygulanacak. Başbakan bunu Bütçe görüşmelerinde dile getirdi. Soruşturmalar, kovuşturmalar, cezalar, tutuklamalar ardı ardına gelecek. Öğrenciler üzerinde ağır baskıların yaşanacağı bir döneme giriyoruz diyebilirim.

Egemenler şunu gayet iyi biliyorlar ki, ne yaparlarsa yapsınlar bu muhalif hareketleri bastıramayacaklar. Gençlik hareketinin dar grupçuluktan çıkarak kitleleri kucaklayacak bir çalışma yapmasının tam da sırası. Bu ivmeyi değerlendirenler – ki mutlaka olacakbaşarılı olacaktır. Bir şeyi daha belirtmekte yarar var: Gençliğin hak talepleri ve mücadelesini özellikle yumurta eyleminden sonra “Ergenekoncu” “ Devrimci Karargâhçı” olarak yorumlayanlar oldu. AKP nin kendisine karşı olanlara karşı kullandığı bu tanımlamaya, 12 Eylül referandumundan sonra “ darbeler dönemi bitmiştir” dediklerini unutan liberallerimiz dört elle sarıldılar. . Bunların, sosyalistlerin, devrimcilerin mücadelesini karalamaya yönelik olarak AKP söylemlerine sarılmalarını ibretle izliyoruz. Yaşım, sakalım, saçım üzerinden yürütülen kampanya 68 fobisini de açığa çıkarmıştır. 68 kuşağı, 78 kuşağı kadar başlarına taş düşsün. Okulumuzun liberal geçinen eski faşistine – Mümtazer Türköne- cevabı da yıllar önce vermiştim.

SBF’de gerçekleştirdiğiniz protestonun benzerlerini 1980’lerden başlayarak Avrupa’da ve yine Türkiye’de yaptığını biliyoruz. Kısaca özetler misin?

 

12 Eylül sonrasında solun ağır darbeler yemesi, örgütlenmelerin dağıtılması direniş eylemlerinin az da olsa kitlelere yansımaması büyük moral bozukluğuna yol açmıştı. Gazeteler, televizyon her gün ölü veya diri yakalananların haberleriyle doluydu. Darbe sonrası Avrupa’da Cunta aleyhine büyük gösteriler, kamuoyu oluşturma çalışmaları yapılıyordu, bu çalışmalardan kısıtlı da olsa haber alıyorduk. Ağustos 1981’de Türkiye’den ayrılmak zorunda kalınca, Avusturya’nın başkenti Viyana’ya geldim. Viyana bir tercih nedeni değil, zorunluluktu. Avrupa’da askeri diktatörlüğe karşı kamuoyu oluşturma çalışmalarına katıldım. Uluslararası Af Örgütü, BM, basın, hukuk büroları, siyasi partiler ziyaret ediliyor ve Türkiye de olan bitenler anlatılıyordu. Cezaevlerini, işkenceleri açlık grevlerini ve ölüm oruçlarını bulunduğumuz her yerde protesto etmeye ve anlatmaya çalışıyorduk. 1982 Anayasa oylamasından birkaç gün önce Galatasaray- Austria Wien karşılaşmasında askeri diktatörlüğe ve anayasasına karşı bir gösteri düzenlemeyi planladık. Arkadaşlarla birlikte hayata geçirdik. Ellerimizde “Faşist Cunta ve Anayasasına Hayır” pankartlarıyla tel örgülerini bir gün önce girebileceğimiz büyüklükte kestiğimiz -fark edilmemesi için de ince tellerle bağlamıştık- futbol sahasına girdik. Kısa bir süreliğine de olsa ekranlarda pankartımızın görülmesinin moral etkilerini yıllardır duyuyoruz. Türkiye televizyonu canlı yayınını kesmek zorunda kaldı. Demek ki, etkili bir eylem olmuştu. Bu eylem nedeniyle Avusturya beni kibarca sınırdışı etti. İsveç’e gittim ve çalışmalarım orada da sürdü. Öğrenci affından faydalanıp otuz yıl sonra öğrenci olarak döndüm.

Seçimler yaklaşırken, AK-CHP dışında uzun vadeli ezilenlerin Üçüncü Cephesi anlayışını nasıl karşılıyorsun?

 

Anayasa referandumunda oykullanma hakkım yoktu, ama boykot çağrılarını doğru buldum. Boykotun gerekçeleri ve kısmen de başarılı olması çağrının haklılığını ortaya koydu. Solun yekvücut olup, mevcut iktidara karşı mücadelesinin önündeki engellerin aşılamayacak engeller olmadığını söylemeliyim. Bu günlerde referandum esnasında oluşturulan birliklerin sık sık bir araya geldiğini görüyoruz. Bu birlikler ÖDP, EMEP, TKP birlikteliği diğer taraftan Üçüncü Cephe anlayışı ile oluşturulan birlik. Bu arada CHP ile ittifak arayışları gibi, işçi sınıfı sosyalizmine aykırı düşen burjuvazi ile sınıf işbirliği anlamına gelebilecek her türlü girişime de kesinlikle karşı çıkmak gerekir. Sorunu AKP ye karşı birlik olmaktan çıkarıp etkin bir muhalefet ve iktidar alternatifi oluşturmaya yöneltmenin temelini sınıfın ideolojisi oluşturmalıdır diye düşünüyorum.

Kürt Özgürlük hareketi ile Türkiye solunun stratejik bir ittifak kurması konusunda tereddütler ve korkular taşıyan geniş bir kesim var. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsun?

 

Aslında bu korkular karşılıklı korkulardır. Kürt hareketi de Türkiye soluna karşı önyargılı bakıyor. Bunun nedeni kırk yıllık süreçte yaşanan olumsuzluklar, ideolojik sapmalar, tutarsız ittifak anlayışlarıdır. Otuz yıl önce bunun adımı her iki tarafın da hazır olmadığı bir zamanda atılmış, sonrasında yaşananların etkilerini silemediğimiz, her şeye karşın bir arada olmanın inadını vurgulayamadığımız için – örgütsel kaygılar ve diğer etkenlerde var tabi- ortak mücadele de bir arada olunamadı, ittifaklar oluşturulamadı. Kişi olarak Kürt özgürlük hareketi ile yapılacak tüm ittifaklara ve ortak mücadeleye sıcak bakıyor ve destekliyorum.

Ekmek&Özgürlük aracılığı ile devrimcilere vermek istediğin bir mesaj var mı?

 

Bu ülkede devrimcilerin, sosyalistlerin mücadeleleri zorlu dönemeçlerden geçerek sürmeye devam ediyor. Çabalarınızı yakından izliyorum, başarılar… Çok sevdiğim bir söylem vardır onunla söyleşiye son vermek istiyorum; “Son ana kadar onurunu koruyanlar yaşayacak, “Söylenecek son söz kahramanca olmalı.”

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI