Avrupa’da Dolaşan Bir Kitap (Selami İnce)

Akıl küpü gazetecilerle bakanlar, attıkları yumurtalarla büyüklerini ortalıkta dolaşamaz hale getiren üniversite öğrencilerine, “Okul bitince, nasıl olsa devletin ya da kapitalizmin hizmetine girecekler” diye baktıkları için, şimdiden ‘teslim olmayı’ öğütlüyor. Ancak her geçen gün başka bir kentte ‘öğrenci isyanı’ baş gösteriyor. Bizimkilerin isyanı, Avrupa’da özellikle internette okunma rekorları kıran ‘Yaklaşan İsyan’ adlı broşürün sunuşundaki bir cümleyi hatırlatıyor: Nerede patlayacağını kestiremezsek de isyan yaklaşıyor…

Yaklaşık 2 yıldır Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde, yazarı ve gerçek sahibinin bilinmediği bir kitap ‘siyasi bestseller’ oldu. Aslı Fransızca olan kitap, internete koyulduktan sonra Avrupa’daki bütün dillere çevrildi. Broşür radikal bir biçimde ‘düzenin yıkılmasını’ savunuyor, nasıl yıkılması gerektiğini anlatıyor ve meraklısına örgütlenme ve yıkım reçeteleri sunuyor. Binlerce genç internet üzerinden adeta ‘isyan el kitabı’ niteliğindeki bu broşürü tartışıyor. Kitap aslında birkaç yıldır Avrupa kentlerine hâkim olan eylemlerin içinden çıkmış.

KOMÜNLER FEDERASYONUNA DOĞRU
Broşür, Yunanistan ve Fransa gibi ülkelerde yaşanan ‘gençlik isyanları’ üzerinden bir “gidişat nereye” analizi yapıyor. Broşür, büyük şehir isyanlarını batı sisteminin çöküşüne delil olarak gösteriyor, komünlerden ve kendi kendini yönetim ünitelerinden oluşan bir alternatif federasyonun oluşturulmasını öneriyor.

Gençlere yazıldığı izlenimi veren ama yan anlamlarla ve karışık siyasi formülasyonlarla dolu, okuması oldukça dikkat isteyen broşürde, söylenenleri anlamak için ‘siyasi deneyim ve birikim’ gerektiren yedi bölüm var. Ayrı bir bütünlüğe sahip bölümlerde yaklaşan isyanın olanak ve gereklilikleri anlatılıyor. Broşürün ‘kullanım kılavuzu’ gibi yazılmış ‘Pratik’ bölümünde ise, yapılması gerekenler nedenleri ile açıklanıyor. Broşür bir yandan klasik sol okuru bile şaşırtacak bir radikallik taşırken diğer yandan genç olduğu tahmin edilen yazar ya da yazarların birikimi, bizim AKP’li entelektüel cenahın alayına taş çıkartacak gibi görülüyor.

Anarşizan liberter bir perspektife sahip ‘Yaklaşan İsyan’ ilk Fransa’da küçük bir sol yayınevi La Fabrique tarafından 2007′de, ‘L‘insurrection qui vient’ adıyla ‘Görünmez Komite’ tarafından yayınlandı. Polis, bu komitenin bir terör örgütü olduğuna inanıyor ve kitabın yazarı ve örgütün lideri olarak şüphelendiği kişi ise, Julien Coupat. Hem Coupat hem de yayınevi sorumlusu Eric Hazan doğrudan broşürlerle ilgili olmasa da, bununla ilgisi de olan ‘terörist faaliyetler’ yüzünden sorgulandı.

BİRİNCİ HALKA: “I AM WHAT I AM”
Broşür ‘halkalar’ sıralamasıyla yazılmış. Birinci halkada “I am what I am” sorusu soruluyor ve günümüzde bu soruya verilen bütün cevaplarda ‘marketing’ ve ‘reklam endüstrisinin’ günahlarının görüldüğü belirtiliyor: Başkası olmanın da, kendisi olmanın da sonuçta “Pepsi içmek için olduğu” anlamına gelen akıl yürütmelerle, reklam endüstrisinin ‘tekleştirme ve sürüleştirme’ yönelimleriyle tartışma sürüyor.

İkinci halka ise, ‘eğlencenin temel ihtiyaç’ olduğunu söylüyor ama burada Fransız sömürgeciliğinden “kendi ailelerimizin yanında misafir haline geldiğimize” kadar varan ‘yabancılaşmaya’ dair yan anlamlarla dolu tahliller başlıyor.

Fransa’daki yabancıların durumuyla ilgili sert cümlelerden biri şöyle: Tamamen ‘yabancılaşmış’ Fransızların ‘yabancı düşmanlığı’, ‘kendi benini’ korumaya yönelik bir mecburiyet.

Eğitim sistemine getirilen eleştiri de bir hayli radikal: Bugünkü Fransa’yı okulları yaratmıştır, tam tersi değil. Yüzyıllardır eğitim, ‘fırsat eşitliği’ ideolojisini yaymış ve sonuçta herkes, bir şey almak istediğinde mutlaka yukarıdan ‘izin’ istemek zorunda kalmıştır. Bu sistemi reddeden ve kapitalizme karşı olan büyük eleştirel entelektüeller bile bundan muaf değil.

Buralardan Fransa’nın nasıl bir polis devletine dönüştüğüne geliniyor.

ÜÇÜNCÜ HALKA: KUSURSUZ BİR ŞİZOFRENİ
Broşürün üçüncü halkası şu soruyla başlıyor: Hayatta, sağlık ve aşk öncelikli, ama neden çalışmayı da burada saymalıyız? Bu bölümde Fransızların hayatlarında işten daha öncelikli bir şeyin olmadığı anlatılıyor ve son kertede ‘çalışmanın değil çalışmamanın bir hak olduğu’ iddia ediliyor. Bu bölüm biraz, 1968 eylemlerindeki situasyonistlerin “Çalışmaya Son”, “Bütün Ülkelerin İşçileri, Keyfinize Bakın” sloganlarından etkilenmiş gibi:

“Fransa’da insanlar hiyerarşide yükselmek için kıçını başını yırtarken, özel alanda hiçbir şey yapmıyor olmakla övünüyor. Emredildiğinde akşam 10’a kadar işyerinde kalan ve emeği çalınan biri, büro materyalleri çalmayı ya da depodan bir şeyler aşırıp fırsat çıktığında onu satmayı düşünmüyor. Şeften nefret ediliyor ama yanında kalmak için de her yol deneniyor. İşi olmak ve çalışmak, namuslu ve aklı başında olmanın işareti sayılıyor. Kısaca: Şizofreninin kusursuz fotoğrafı. Nefret ettiğine âşık, âşık olduğuna nefret duymak. Efendisini ve kurbanını kaybetmiş bir şizofrenin yaşadığı şaşkınlık ve karışıklığı herkes bilir… Çoğu durumda da bunu yaşamış biri bir daha sağlığına kavuşamaz…”

‘Basit, neşeli, mobil, güvenli’ adlı dördüncü bölümde ise, 2005’teki bir ay süren oto yakmalı isyandan ve bunun tarihsel bağlantılarından bahsediliyor. Dünyadaki benzer örnekler anlatılıyor ve ‘bunun dünya çapında sürekli hale gelebilmesinin mümkünatından’ bahsediliyor.

Burada özellikle enerji, internet, bilgisayar, bankacılık ağlarının parçalanması ve ‘gerilla ağlarının’ kurulması üzerinde duruluyor. Her mükemmel ağın bir zayıf noktası olduğunu belirten kitap, bu düğmenin bulunmasını ve sirkülâsyonun kesilerek ağın parçalanmasını mümkün görüyor.

Kitapta Tayland’dan ABD’ye kadar birçok ülkede gerçekleştirilen enerji ağlarının bombalanması, işyeri ve üniversite işgalleri, liman işgalleri gibi eylemlerden övgüyle söz ediliyor.

EKONOMİ KRİZDE DEĞİL, EKONOMİNİN KENDİSİ KRİZ
Broşürün beşinci halkası ekonomik krizle ilgili ve retorik cümlelerle dolu: Mecburen sonunda şunları anladık; krizde olan ekonomi değil, ekonominin bizzat kendisi kriz. İşsizlik sorun değil, işin kendisi sorun. İyi düşünün, bizi depresyona sokan kriz değil, aksine ekonomik büyüme. İtiraf etmeliyiz ki, hisse senetlerinin yükselişi ayininden zerre kadar etkilenmiyoruz…

Broşürde ayrıca, artık hem sahip olanların hem de sahip olmayanların paraya saygı duymadığı, ‘serbest pazar’ kavramının artık ‘yıkım’la eş anlamlı kullanıldığı belirtiliyor. Her ne kadar broşürün tamamı Marksizm’den çok anarşizme yakınsa da, sosyalist bloğun çöküşünün kapitalizmin zaferi olmadığı, sadece sosyalist uygulama biçimlerinden birinin iflası anlamına gelebileceği anlatılıyor. Ama oldukça zekice bir benzetmeyle beraber: Bugünkü kapitalizmin durumu, Andropov dönemindeki Sovyetler Birliği sosyalizmine benziyor…

KIŞLIK SARAYI TURİSTLER BASIYOR
Broşürde ‘alanları polis işgalinden kurtarma taarruzu’ gibi bölümlerde açıkça ‘şiddet’ savunuluyor. Ancak bu sitüasyonistlerin ‘iletişim gerillası’nda anlattıkları gibi bir ‘entelektüel’ politik şiddet. Kitap zaten, artık Ekim devriminde olduğu gibi Kışlık Sarayı basmanın anlamsızlığını da anlatıyor. Yazarlar burada bir hayli neşeli ve yaratıcı: Şimdi de Kışlık Saray’a baskın var ama kitlesel turist baskını…

Broşür, barışçıl bir isyanın olmayacağını söylüyor. Silahın gerekli olduğu bile söyleniyor ama şöyle; Her şey, onun kullanımını gereksizleştirmek için kullanılmalı. Silahlanma ile silah kullanma arasındaki farkın anlaşılması lazım. Büyük devrimci dönüşümlerde silah kullanımının seyrek olduğu ya da silah kullanımının belirleyici olmadığı ama silahların devrimci bir kazanım olduğu şu örneklerde açık: 10 Ağustos 1792 (Fransız Devrimi), 18 Mart 1871 (Paris Komünü) Ekim 1917.

Dedik ya, yazar ya da yazarlar kelime oyunlarını ve güzel cümle kurmayı biliyor: Otantik pasifizm silahın reddedilmesinden değil, tam tersine onun kullanım biçiminden oluşur. Ateş etmeyi beceremediği için pasifist olmak, sadece iktidarsızlığın ve güçsüzlüğün teorize edilmesidir. Bizi diğerlerinden ayıran özellik ise, silah kullanmaktan korkma ile silahtan büyülenme arasındaki farkın onu ele aldığında anlaşılacağını bilmemiz.

DEMOKRASİ: 60 YILLIK ANESTEZİ
Broşür, 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa demokrasisini ’60 yıllık anestezi, 60 yıllık teslimiyet’ olarak değerlendiriyor: Burjuva parlamentolarında amaçsız palavradan başka bir şey olmaz! Batı demokrasilerinin ‘göreceli emperyalizm’ olarak değerlendirildiği broşürde, kadın dergileri, fitness stüdyoları gibi şeyler de sanki parlamentoyla eşdeğerde tutuluyor ve değersizleştiriliyor.

Broşürde var olan ‘toplum’la da sorunları var: Yabancılardan oluşan bir halkın ortasında yaşıyoruz ve ‘toplum’ denen bu sahtekârlığa, yüzyıldır ekmeğini bu işten çıkaran sosyologlar bile artık bu konsepti kullanmayarak karşı çıkmayı düşünüyor. ‘Meslektaş’, ‘kontak’, ‘ilişki’ gibi kavramlardan oluşan bu sibernetik yalnızlığın nasıl birleştiğini tanımlamak için bugün ‘ağ metaforu’ gibi bir kavram kullanılıyor. Oysa, bu bir kodun biteviye tekrarlanmasından başka bir şey değil.

POLİTİK ORTAMLAR BAŞARISIZLIK HİKÂYESİ
“Ben neyim” sorusuyla başlayan broşürün teorik bölümü, ‘kendini bulmak’ ve ‘örgütlenmek’ gibi iki bölümle bitiyor. Sondan bir önceki bölüm ‘kendini bulmak’ta yine parlak cümleler var: Gerçeklik sahip olunan değil, taşınan bir şeydir! Buradan yola çıkıyor olmalılar ki, ‘sahip olma’ konusunda işi ilerletiyorlar: Örgütlerden hiçbir şey bekleme, var olan bütün çevrelere şüpheyle yaklaş ve her şeyden önce onlardan biri haline gelmene engel ol! ‘Fayda, lider, program, amaç, isim’ gibi ‘belli bir çerçevesi’ olan çevrelerden kaçınılması gerektiğini belirten broşür, “hele gevşek çevrelerin, saçmalıkları ve formel olmayan yapılanmalarıyla daha korkunç” olduğunu söylüyor. Özgürlükçü tek çevre ise ‘doğrudan eylem.’

‘Tehlikeli çevre’den sadece siyasal bir çevre değil, insanlara aidiyet hissi veren ‘spor, sağlık, eş dost ortamı, sinema’ gibi çevrelere gidip gelmenin de kastedildiği görülüyor. Düzeni yeniden üretmenin yolu olarak, bu çevrelere tutunma görülüyor. Politik ve kültürel çevrelerin, ‘yenilgilerin ve karamsarlıkların anlatıldığı, nelerin mümkün olmadığının dile getirilerek insanın enerjisinin tüketildiği, iktidarsızlaştırıldığı yerler’ olduğu belirtiliyor. Buralar, ‘konuşa konuşa çürüyüp yok olamaya’ bırakılmalı.

Sonlara doğru ‘haydi kalkın’ diye çevrilebilecek pratik bölümde ise, ‘düzen partileri’ne, ‘başka türlü politika yapmak üzere biraraya gelmiş kukla yığınlarından oluşan halk inisiyatiflerine’ saldırılıyor. ‘Bir vahiyi, devrimi ya da toplumsal kalkışmayı beklemek’ için hiçbir nedenin olmadığı söyleniyor: Hâlâ beklemek bir çılgınlık. Felaket gelmeyecek, o zaten burada. Biz bu uygarlığı yıkacak hareketin içinde yerimizi alıyoruz. Bugün hiçbir şey bir isyan olasılığından daha az olası değil, ama hiçbir şey bir isyan gerekliliğinden de daha gerekli değil…

BÜTÜN İKTİDAR KOMÜNLERE
Peki ya alternatif? Elbette komün yaşamı: Garip olan insanların biraraya gelip komün hayatı kurmaları düşüncesi değil, asıl garip olan insanların neden ayrık yaşadığı.
Devlet organının ve kurumlarının komünlere devredilmesi savunuluyor: Her caddede, sokakta, fabrikada, köyde, okulda nihayet bütün iktidar, taban komitelerine! Broşürde komün örnekleri de veriliyor: Her grev bir komündür, her işgal edilmiş evde tabandan komün kurulur, ABD’de kölelik sisteminden kaçan köleler komün kurmuştu, Bologna’da 1977’deki Radyo Alice bir komündür… Komünün ekonomik bağımsızlığı ve taban demokrasisi içinde artı değer üretmeden yaşamını sürdüreceği zaten kendiliğinden anlaşılıyor.

‘Örgütlenme’ isimli sonlardaki bir bölümün alt başlığı zaten ‘Artık çalışmamak için örgütlenme.’

Ne dersiniz Sayın AKP’liler ve yandaşları? Gençler okulu bitirip sizin gibilerin ‘hizmetine girmeye’ zannettiğiniz kadar can atmıyor, değil mi? ‘Komün’de sizleri sucuk ekmek yemeğe bekliyorlarmış. Ya da şöyle mi demek lazım: Gençlerin yaşadıklarına, sizin hayalleriniz yetişmez!

Sanofi-Aventis’in oğlu olsan ne olur?
Polisin, kitabın yazarı olarak 1974 doğumlu Julien Coupat’dan şüphelenmesinin haklı nedenleri var gibi. Coupat, Fransa’nın yönetici elitlerin mezun olduğu Grande École’lerden birinde işletme okudu. (‘Yaklaşan İsyan’da bu okullara da, buralardan mezun yönetici elitlere bir hayli sayıp sövme var) Julien, mezun olduktan sonra yine elit ve en iyiler arasında olan École des hautes études en sciences sociales’te doktora çalışması yaptı ama bitirmedi. Bu okul da Fransa’nın 1970’li yıllarındaki üniversite reformu tartışmalarından sonra kurulan ilginç okullarından biri. Bütün bölümler ve derslerin sosyal bilimlerle bağlantılandırıldığı okulda uluslararası tanınmışlığı olan Pierre Bourdieu, Fernand Braudel, Cornelius Castoriadis, Jacques Derrida, Philippe Maurice, Denis Richet gibi ünlü hocalar ders verdi ya da veriyor.

Julien iyi eğitimli çünkü dünyanın en büyük ilaç ve kimyevi madde şirketlerinden Sanofi-Aventis’in yöneticilerinden birinin oğlu. (Buna sucuklu yumurta yedirmek daha mı zor olur?)

YENİ SİTUASYONİST ENTERNASYONAL
Coupat, 1999’da radikal Tiqqun dergisinin yayıncılarından biri oldu. 2005′de arkadaşları ve sevgilisi Yldune Lévy ile birlikte Tarnac köyünde, ‘Tarnac 9′ adını verdikleri komünde yaşamaya başlayıncaya kadar derginin yöneticiliğini yaptı. Coupat ve arkadaşlarının Tiqqun’da, 1968 hareketinin radikal teorik besleyicilerinden Situasyonist Enternasyonal (Durumcu Enternasyonal) entelektüellerini örnek aldığı gözlemleniyor. İtalya’da 1957’de, radikal sol yazarlar, şairler, devrimci teorisyenler ve sanatçılardan oluşan Situasyonist Enternasyonal, solu ‘İletişim Gerillası’ gibi kavramlarla etkilemişti. Dünyayı özellikle kültürel alanda etkileyen durumcular, sanatsal pratiğin bir eylem olduğuna, sanat aracılığıyla devrimin başarılabileceğine inanıyordu. Tiqqun’ın da biraz post modern bir bakış açısıyla olsa da, devrimcilere karşı propaganda kanallarını parçalamayı ve kendi devrimci kanallarını oluşturmayı savunduğu görülmekte. Ayrıca, var olan toplumu ve teknolojiyi reddeden komün hayatı da bu çerçevede değerlendirilmeli.

‘YAKLAŞAN İSYANI JULİEN COUPAT YAZDI’
Her neyse gelelim şimdi tekrar bizim Julien’e. Köye yerleşip ortaklaşa bir hayata başlayan ‘Tarnac 9′dan 7-8 Kasım 2008 gecesine kadar dünyaya olağanüstü değerde bir haber yayılmadı. O gece Fransa’da hızlı tren rayları sisteminin işletim merkezine sabotaj düzenlendi ve nükleer enerji çöpü transferi de yapılan bu raylar kullanılamaz hale geldi. Polis sabotajdan sonra 20 dakika boyunca bir aracın peşine düştü ama yakalayamadı. Polise göre o gece araçtakiler Coupat ve Yldune Lévy’ydi. 11 Kasım gecesi komün basıldı, komündekiler gözaltına alındı. Kısa aralıklarla diğer 8 kişi tahliye oldu. Julien Coupat, eylemi planlamak ve gerçekleştirmekten, 28 Mayıs 2009′a kadar hapiste kaldı.

Polis, Coupat’nın ‘terörist başı’ olduğunu düşünüyor ve ‘Yaklaşan İsyan’ın da 2005′de ilk biçimiyle ‘Tarnac 9′ komününde yazıldığından emin. Julien mahkemede araçta olduklarını kabul etti ama “sadece sevişecek ıssız bir yer arıyorduk” dedi.

“Düzene güven sarsılıyor ve yönetenler reddediliyor. Bütün bunlar, uygarlığınızın sonunun geldiğini ve pradigmanızın iflasını göstermekte. Bugün her yerde ve her boyutta hegemonya ve kontrolü kaybediyorsunuz ve taptığınız polis Şamanlığı artık size daha fazla yardımcı olamaz.”

Bunlar Julien’in hapishaneden bir gazetenin sorularına verdiği cevaptaki cümlelerden yalnızca birkaçı. ‘Yaklaşan İsyan’a bakıldığında benzeri cümlelerden tonlarca var. Bu broşürün komünde yazıldığı iddiasında belki de polis haklı…

SELAMİ İNCE

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI