ORTA SINIFIN TEMEL MOTİVASYONU “ASR-I SAADET” ÖZLEMİ (Süleyman Arıoğlu)

Vedat Türkali’nin senaryosunu yazdığı, Ertem Göreç’in çektiği 1960’larda yapılmış bir film vardı; “Karanlıkta Uyananlar”; bir fabrikadaki grev anlatılıyordu. Filmi anlatacak değilim ama adı gerçekten çok isabetli ve etkileyiciydi. Yaşama dair her şey, o karanlıkta uyanan ve yollara düşenlerin emeğinin ürünü. Ama ben karanlıkta yollara düşenleri de değil, biraz daha geç uyananlara biraz göz atmak istiyorum. Sosyal bilimcilerin bile nereye oturtacağını bulamayıp da orta sınıf deyip geçtiği kesime ve tabii ki, Türkiye üzerinden.

Sanki hayatımızda hep varmışçasına onun bir parçası oluveren, bir kültürü ve kullanım alışkanlıklarını da beraberinde getiren internet, pek çok kesim gibi orta sınıf cemaatleşmeleri için de etkin bir mecra. Hatta en çok da bu kesim için. Geçenlerde e-postalarımı kontrol ederken, hiç tanımadığım falanca mimarın yazdığı bir eylem çağırısını gördüm. “Dünyanın en pahalı akaryakıtını kullandığımızı” söylüyordu. Bu gerçekti ama benim hayatıma çok da etki eden bir gerçek değildi. Benim de bir otomobil sahibi olduğumu varsayarak eylem çağırısında bulunuyordu. Gerçi bana özel değil, topluca gönderilmiş, bir zincir halini alıp yaygınlaşmış bir şeydi. Daha önce de fraklı Mustafa Kemal fotoğraflarıyla “X’in farkında mısınız?” türünden çokça örneğine rastladığım bu tip e-postalar, orta sınıfın rahatsız edici “duyarlılığını” ya da “hassasiyetini” hatıra getiriyor. Dün TV’leri seyrederken bu çağrının yanıt bulduğunu gördüm. Hatta geçen sabah işe giderken yanımdakilerden biri, metrobüsün paralelindeki yolda klakson çalan ve dörtlü ikaz ışıklarını yakan otomobillerin radyodan akaryakıt fiyatları için yapılan bir protesto çağrısına yanıt verdiklerini söylemişti.

Orta sınıfların tuhaf bir dinamizmi olduğunu kabul etmek lazım. Ancak bu dinamizmi her zaman olumlu okumak bizi yanıltabilir. Özellikle Türkiye’de emekçi sınıflarla bağdaştırılan kapitalizmin pop kültürünün, asıl tüketicisinin bu orta sınıflar olduğu düşüncesindeyim. Pop kültürü var eden bu sınıfların dinamizmini ise kapitalist toplumun sınırlılıklarına varacak bir şey olarak bile görmem. Bu kanıyı besleyecek yakın gözlemlerim de oldu. Orta sınıf dinamizminden iştahı kabaran bazı sosyalistlerin buraya yönelirken o yüzden mayınlı bir sahaya girdiklerini düşünürüm. Bu sınıfların alt kesimlerinden çokça bireyin kazanılması elbette mümkündür ve zaten geçmişten bu yana da sosyalist siyaset ile dirsek temasındadırlar ama bir kitle olarak orta sınıflardan, devrimci bir politik müttefik bulmayı ummak, bence karşılıksız bir sevda olur. Buradan meseleyi CHP’ye de getireceğim ama bu konuyu biraz daha açmak gerektiğini düşünüyorum.

Toplumsal yapı içinde konumu sürekli tartışmalı olagelmiş orta sınıf üzerinde aslında Marxist sınıf teorisi pek durmaz. Mülk sahipleri ile mülksüzler arasında salınan bu sınıf, kapitalizmin kültürel ve ideolojik dayanağını oluşturuyor. Marxist değer teorisi üretime dikkat çekerek kapitalizmin özünü izah eder evet, ama kapitalizmin ideolojik ve kültürel inşasının merkezi dayanağı ise, bu orta sınıflardır. Postmodernlerin “Tüketim Kültürü” diye açıkladığı yakın dönem kapitalist toplumunun başat aktörü bu kesimlerdir. Pop kültür ya da tüketim kültürü -her nasıl adlandıracaksak-, temelinde kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri, hiyerarşi ve statüleri besleyen bir ideolojik konumu barındırır ve bunu normalleştirme işlevi taşır. Bu ehlileştirme işlevinin de ötesinde rıza üretimi için etkin bir araçtır. Ancak kapitalizmin krizinin derinleştiği zamanlarda orta sınıflar öyle yangında ilk kurtarılacaklar arasında değildir ya da bir fırtına da denize atılan yükler arasında bulurlar kendilerini. Bu da tam mülk sahipleri ile mülksüzler arasındaki konumlarından kaynaklanmaktadır.

Neo-liberal kapitalizmin, fiyatını ödeyebilenler için yarattığı tüketim bolluğunun muhatabı bu sınıflar, 90’larda Türkiye’nin “rol modelleriydi”. Bununla ilgili Birgün yazarı Ali Şimşek’in reklâm ve mizah dergileri gibi kültürel ürünler üzerinden yaptığı incelemesi esaslı bir portreyi ortaya koydu.

Altın çağı, Türkiye’de 2001 finansal kriziyle beraber kapanan bu orta sınıflar, bu süreçten sonra hızla sosyal ve ekonomik konumlarını yitirdiler. Krizdeki kapitalizmin çevre ülkelere yönelmesindeki strateji değişiklikleri, bu kesimi “proleterleştirdi”. Bu proleterleşmeyi üretim ilişkileri içisindeki konumları açısından çok tüketim kabiliyetleri açısından anlamak gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden de bu “proleterleşme” terimini de peşinen olumlu okumak bizi yanılgıya düşürür. Bu “proleterleşmenin” bir bilinç sıçraması anlamı taşımadığı gibi, daha çok faşizan eğilimleri artırdığına hep beraber tanık olduk. Çünkü toplumun ayrıcalıklı bireyleri hissettirilen bu orta sınıflar, o güne değin kendilerinden daha “aşağıda” konumladıkları kişiler ile eş düzeyde maaş almaya ve aynı olmasa da benzer sınırlılıkları yaşamaya zorlandılar.

Meta üretiminin olmadığı finans ve medya gibi sektörlerde çalışanların büyük çoğunluğu “orta sınıf nimetlerinden” dışlandı. Bu sektörlerde üretim sürecini denetleyenlerin de gelirleri daralsa da durumun çok değiştiği söylenemez ama bu sektörlerin çalışanları statülerini kaybettiler. Ancak bu sektörlerdeki işbölümünün niteliği açısından bu durum, henüz üretim sürecini denetleyenler ile çalışanlar arasında bir ayrımı gözle görünür kılmadı. Bu yüzden işçi olsalar da hala bunun farkında değiller. Bir kısmı hala otomobili olsa da yakıt parasını karşılayamadıkları için servis ve toplu taşıma araçlarını kullanmaya başladılar. Akbil taşıyıp, otobüse binmek, hatta durağa yanaşan bir metrobüse binebilmek için kalabalıkta mücadele etmekten kurtulmak istiyorlar. Çalıştığı gazetedeki bir şoförden borç almak zorunda kalan ve bundan da borç aldığı için değil, şoförden aldığı için hayıflananlara sıkça rastladım. Emekçilere dönük aşağılayıcı, dışlayıcı, alaya alıcı bakışlarının silindiğini söylemek mümkün değil. Sabah gazetesi grevinde 10 kişi aylarca göz önünde izole edilmiş bir halde kar kış o kapının önünde durdular, yüzlerce kişi önceleri kafasını çevirip, sonra da oradaki her hangi bir nesneymişlercesine yürüyüp içeri girdiler. Bu durumun tek ve birincil izahı güvencesizlikleri değildi. Sol böyle okumak istedi sadece. Sadece grev yapanlar ile değil de kapıdan geçip gidenlerle de konuşulsaydı, onların işçi olmayı reddeden orta sınıf bilinçlerinin ağırlıklı etken olduğu görülürdü.

Yani proleterleşen orta sınıflar, sınıfsal bilinçleri açısından bir yanılgı içindeler. Sınıf analizini bilinç üzerinden yapan C. Wright Mills, üç etken sayar: 1- Bireyin kendi sınıfının ilgi ve çıkarları ile sınıfsal kimliğinin farkında olması; 2. Kendi sınıfı ile öteki sınıflar arasındaki çıkar çatışmasının farkında oluş; 3. Sınıfsal hedefleri ve çıkarları gerçekleştirmek için siyasi mücadele içinde yer almada gönüllü olmak.* Yukarıdaki örnekle bağdaşan hiçbir yanı yok her halde. O yüzden “proleterleşse” dahi duyarlılıkları da hep eski alışkanlıklarının izini taşır.

Türkiye’de kent ekonomisini ayakta tutan ve tüketim alışkanlıklarıyla 10 yıl öncesine kadar yaşam tarzının bel kemiğini oluşturan bu kesimin kapsama alanındaki daralma, evet bir tür proleterleşme. Ama 90’larda “asr-ı saadet” devrini yaşayan bu kesimlerin “sömürülenler hanesine” işlenmesi, beraberinde dâhil oldukları kesime karşı bir empatiyi getirmedi. Böyle bir beklenti içinde olmak meseleye sadece maaş bordrosu üzerinden bakmak ve kapitalist toplumdaki diğer ezilme biçimlerini ve hiyerarşileri yok saymak olur ki, bu yanlış.

Gelirlerindeki daralma ve buna bağlı olarak yaşam tarzlarındaki farklılaşma, sadece “bir geçmiş özlemini” sürekli canlı tuttu. Bunun politik yansımasına gelirsek, burada hiç de umut verici bir durum yok. Zaten bütün bir 90’lar boyunca toplumsal sorunlardan izole bir yaşamı sürdüren bu kesimler, Kürt coğrafyasındaki cehenneme, işçi ve öğrenci hareketlerine, cezaevi katliamlarına hep yukarıdan ve bir tehdit algısıyla baktı. Yaşam tarzlarının güvencesinin küresel sermaye ve onun kontrolündeki militer devlet olduğunun adeta bilinciyle, bu politikaları yürüten partileri desteklediler. Bugün de bu siyasal tutumlarında esaslı bir değişiklik olduğu söylenemez.

Sermayenin onları proleterlerin safına itmesi, AKP iktidarı eliyle gerçekleştiği için, AKP’ye kinliler. Oysa bu kitle, 2002’de AKP’ye oy verdi ve onu desteklediler. Kemalizmin pratiğinde değil ama söylemindeki (pratiği de mümkün değil ya) milli ve devletçi ekonomi onları, aslında bu açıdan hiçbir fark taşımasa da CHP’ye değil, AKP’ye yöneltti. AKP eliyle yürütülen restorasyonun kendilerine bir yararı dokunmayacağını kısa bir süre sonra gördüklerinde ise CHP’ye yöneldiler. Küresel sermaye ile aralarında bir çelişki olduğunu gördüler. Eskinin hızlı AB’ciliği, Amerikancılığı yerini hızla bir ulusalcılığa bıraktı.

Orta sınıfın AKP eleştirisi “yaşam tarzlarının tehdit altında olduğu” vurgusunu taşır. Bu sınıfsallığı barındırsa da temel motivasyonu kaybettiklerini geri almaktır. Bu süreçte ezilenler ile değil, ama orta üst sınıflarla daha bir dayanışma içine girdiler. Cumhuriyet mitingleri buydu. Attila İlhan’ın ve Türkan Saylan’ın cenazelerindeki kalabalık da bu tepkinin bir ifadesiydi. Tekel işçilerinin geçen yıl Ankara’daki eylemi sırasında gösterdikleri yakınlık ise AKP’ye yönelik pragmatik bir tavırdan başka bir şey değildi. Anayasa referandumu sırasındaki söylemlerinde belirginlik kazanan vurgu da “kaybetmek” ve “savunmak” üzerineydi. Danıştay ve HSYK’yı vs. dereler, doğal kaynaklar sermaye tarafından talan edilecek, emekçi hakları daha da tırpanlanacak diye değil, onları proleterleştiren AKP’ye karşı “yaşam tarzlarının güvencesi bir mevziyi kaybetmemek” için savundular.

Orta sınıflar bir CHP iktidarının onlara kaybettireceklerini geri vereceği umudunu taşıyorlar. Başat duyguları yeniden yükselme umududur. Bu yüzden de “alt sınıflarla” temaslarının geçici olduğu duygusunu taşıyorlar ve üretim ilişkilerindeki konumlarının pekiştirdiği bencil kültürleri de aynen devam ediyor. C. Wright Mills’in ölçütüyleriyle “işçi sınıfı” içinde sayılamayacak orta sınıflar, ileride oraya dâhil olur mu bilemem. Ama Poulantzas’ın yapısalcı olarak eleştirilse de orta sınıfları müstakil bir sınıf olarak tanımlaması doğruysa, pek oraya katılmayacaklar gibi. Karanlıkta yollara düşenler arasına katıldıklarının bilincine varabilirlerse ne ala.

Sendikalı oldukları için CHP’li patronlarınca işten atılan Mersinli ve İzmirli işçileri parti bürosunda eylem yapınca polis zoruyla dışarı attıran CHP’nin, Kemal Kılıçdaroğlu ile göz kırptığı emekçi ve ezilen kesimlerle teması da aynen orta sınıflarınki gibi duruyor. Kılıçdaroğlu, dünkü kurultayda taşeronlaşmaya karşı konuşurken oylayacakları parti meclisinin yedek listesinde Tuzla’da bir işçinin öldüğü taşeron şirketlerden birinin sahibi de vardı. Orta sınıfların da TV dizileri ve kültürel araçlarla “ehlileştirilmiş” ve popülerleştirilmiş bir ikon olarak sevdiği Deniz Gezmiş posterleri kurultay salonunda asılıydı. Ama CHP’nin Türkiye’de siyasetin kırılma noktalarına yaklaşımındaki dengeci ve ürkek tutumunun altında, devlet eliyle yaratılmış bu orta sınıf hassasiyetlerinin yarattığı kaygının da yattığını unutmamak lazım.

* Domhoff, W. (1980), Power Structure Research, London: Sage Publications.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI