Toplumsal Mücadelede Yeni Bir Dönem mi?

Marx’ın artık klişeleşmiş bir sözüyle başlayalım: “İşçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur.” Bu söz, yüz elli yıldır, bir devrimci umudun sloganı olarak tekrarlanır durur. Devrimci militanlar, işçi sınıfının ya da ezilen diğer kesimlerin “kaybedecek bir şeyleri” olduğunu (örneğin bir kenara ihtiyat akçesi olarak konmuş birkaç kuruş, küçük bir ev vb.) gördükleri zaman neredeyse üzülürler, eyvah işçi sınıfı devrimden uzaklaşacak diye. Oysa, bana soracak olursanız, insanlar kaybedecek bir şeyleri olmadığı zaman değil, kaybedecek bir şeyleri olduğu zaman, dahası kaybedecekleri şeylerin gerçekten tehlike altında olduğunu hissettiklerinde devrime yaklaşırlar.

Rus işçi ve köylüleri belki mülkiyet anlamında kaybedecek şeylerden de yoksundular ama hayatlarını kaybetmemek için ayağa kalkmışlardı. Artık savaşta daha çok kanlarını akıtmak istemiyorlardı. Sovyet devriminin en baş ve kışkırtıcı sloganıydı “barış”.

Bu girişin ardından 1968’e gelecek olursak, bu tez iyice doğrulanır. 1968, II. Dünya Savaşı sonrası doğan kuşağın ayağa kalkışının ürünüydü esasen. Bu kuşak neden ayağa kalkmıştı özellikle Avrupa’da? Oysa savaştan sonra Avrupa, Amerika’nın da yardımıyla kendini yeniden inşa etmekle kalmamış, bütün kapitalist batı, “refah devleti” ya da “sosyal devlet” denen uygulamaya girişmişti. 1960’larda, özellikle Avrupa’da, refahın ve sosyal hakların o zamana kadar görülmemiş boyutlara ulaştığı bir dönem yaşanıyordu.

Tam da böyle bir dönemde öğrencilerin ve ardından da işçilerin ayaklanması hangi saiklerle açıklanabilir? Öğrencilere “rahat mı batmış”tı? Evet, rahat batmıştı. Özellikle gençler, kapitalizmin kendilerine sunduğu refah olanaklarından son derece rahatsızdılar. Tüketim toplumunun kendilerine dayattığı refah ve sunduğu tüketim olanakları gençleri ruhen rahatsız ediyor ve konformizme karşı yeni tür bir kültürel arayış gençleri cezbediyordu. İşte gençlerin, batının refahına karşı ayaklanıp, Bertolucci’nin Dreamers filminde görüldüğü gibi, yoksul mu yoksul bir ülkenin lideri Mao’yu kendilerine idol edinmelerinin temelinde bu anti-konformist yöneliş yatıyordu.

Özellikle Paris’te ve bugünlerde Londra’da görülen öğrenci hareketleri ise, tam tersi bir durumdan kaynaklanmaktadır. Batı kapitalizmi 1980’lerde “refah devleti” ve “sosyal devlet” denen uygulamanın sonuna geldi dayandı. Artık kapalı ekonomiler dönemi de sona erdiğinden ve ulusal sınırlar iyice aşındığından batı kapitalizmi tüm dünyanın yükünü omuzlamak durumundaydı. O zaman da, bir kapitalist ulus-devletin iç kaynaklarını kendi sosyal sınıflarına dağıtıp refahı arttırtması ya da sosyal hakları genişletmesi denen uygulama giderek ortadan kalkacaktı. Dünya yeniden 20. yüzyılın ilk yarısındaki, kaynak kıtlığının yükünün bütünüyle çalışan sınıfların sırtına bindirilmesi dönemine geri dönmeye başladı. Yaklaşık yirmi beş yıldır sürmekte olan, “sosyal devletin” ya da “refah devletinin” kırpılması sürecinin anlamı budur.

Bu kırpma işlemi, işçilerden önce orta sınıfları tedirgin etti elbette. Çünkü “sosyal devlet”ten ve “refah toplumu”ndan en büyük payı onlar alıyorlardı. Teknolojinin gelişmesiyle iyice kalabalıklaşan orta sınıflar, giderek teknolojinin daha da büyük bir hızla gelişmesinden zarar görmeye başladılar bu sefer. Çünkü artık, örneğin beş kişinin yaptığı işi bir kişi yapabiliyordu. Dolayısıyla, sistemin yetişmiş, eğitimli kadrolara ihtiyacı da azalmaya başlamıştı. Daha doğrusu, en üstün nitelikli süper kadroların dışındaki öğrencilerin varlığı, toplumun sırtından boşu boşuna geleceğin işsizlerini yetiştirmek olarak göze batmaya başladı ve bu süreç kaçınılmaz olarak öğrenci harçlarının yükselmesini, bursların kesilmesini getirdi. “Sosyal devlet”in uygulamalarının tam tersine bir süreç.

İşte bugün Paris, Londra vb. yerlerde öğrencilerin ayaklanmasının nedeni, 1968’den farklı olarak budur. 68’de öğrenciler, refahın uyuşturuculuğuna karşı ayaklanmıştı. Bugünkü öğrenciler ise refahın ellerinden alınmasına ve geleceksiz bırakılmalarına karşı ayaklanıyorlar. Motivasyonlar tamamen farklı, hatta zıt. Ama hedefler aynı: Her iki durumda da hedef, kapitalist sistem, onun köhnemiş kurumları ve “establishment” denen yönetici yapı ve zümredir.

Şimdi Türkiye’ye geçelim. Türkiye’de de öğrenci kesimlerinin yavaş yavaş hareketlendiği, bundan da daha önemli olarak, bugüne kadar adı duyulmamış yeni bir örgütlenmeyle ortaya çıktığı görülüyor: Öğrenci Kolektifi.

Hemen ilk bakışta ve yarattığı çağrışımla bunun, bugüne kadar bilinenlerden farklı bir özinisiyatif örgütlenmesi olduğu izlenimi doğuyor. Eğer öyleyse, bu çok güzel, hayırlı bir gelişme ve bir anlamda, yaklaşık 40 yıllık bir aradan sonra yeniden ve gerçekten bir taban inisiyatifi ortaya çıkacak demektir. Bunun böyle olup olmadığını önümüzdeki dönemde göreceğiz.

Yukarıdaki paragrafta tam olarak ne anlatmak istediğimi açabilmek için 1960’ların FKF ve Dev-Genç dönemini biraz açmam gerekir. FKF ve Dev-Genç örgütlenmesi (en azından 1970 yılı ortasına kadar), sanıldığının tersine, yukardan bir ideolojik örgütlenme değil, aşağıdan bir özinisyatif hareketiydi. Fikir Kulüpleri Federasyonu, sol ya da sosyalist eğilimli öğrenci gruplarının fakülteler ve üniversiteler bazındaki oluşumu ve aşağıdan inisiyatifi üzerinde kurulmuş ve yükselmiştir. Keza Dev-Genç, doğrudan aşağıdan aktif öğrenci gruplarının örgütlenmesi ve mücadelesi ile var olmuştur. Dev-Genç merkezi, fakülteler bazındaki bu inisiyatif gruplarının eşgüdümü işlevini görürdü sadece. Tabii 1970’ten itibaren tepedeki ideolojik kavgalar bu inisiyatifi öldürdü ve sonuçta örgütün hayatına da son verdi.

1974 affından sonra gençlik örgütlenmeleri tamamen ayrı ve merkezi örgütlenmeler haline gelmiş Marksist-Leninist fraksiyonların denetimine girdi ve onların “yan örgütü” olarak görüldü. Elbette böyle bir yönelim, aşağıdan gelişen gençlik hareketi inisiyatifini bölen ve boğan bir rol oynadı.

Yaklaşık 40 yıla varan bu tepeden inmecilik dönemi sonuna yaklaşmış gibi görünüyor. Sanki bana, “Öğrenci kolektifi” örgütlenmesi yeni bir sürecin başladığını müjdelermiş gibi geliyor. Bu örgütlenmenin içinde elbette çeşitli fraksiyonların mensupları olacaktır, olması doğaldır ama artık “aparatçıkların” uzaktan kumanda ettiği öğrenci hareketinin yerini, gerçekten tabandan bir özinisiyatifin ve özerkliğin geçerli olduğu yeni bir öğrenci hareketi dalgası almaktaymış gibi görünüyor.

Bütün belirtiler, Yunanistan ve İrlanda da dahil, Avrupa’da yeni ve devrimci bir öğrenci ve orta kesim hareketinin başlamakta olduğunu gösteriyor. Türkiye’deki belirtiler de bu yönde. Bu yeni gelişme karşısında, sosyal hareketlilikler konusunda kendini görece güven içinde hisseden “establishment”in endişe belirtileri gösterdiği gözleniyor. Duruma yeni hal çareleri aramak üzere seferber olmaya başlamaları bunun belirtisi.

İşin ilginç yanı, otuz yıla yakın bir zamandır bir iç ulusal savaş yaşayan ve “terör” eylemleriyle uzun süredir haşır neşir olan Türkiye toplumunda, bu tür şeylere karşı epey kaşarlanmış olan egemen kesimin, yeni bir öğrenci ve ardından da muhtemel bir emekçi hareketi karşısında epeyce telaşlı ve tedirgin görünmesidir. Öyle anlaşılıyor ki, onların esas korktukları, “terör” değil, aşağıdan gelişecek yeni bir kitlesel devrimci dalgadır.

Eğer tedirginlikleri gerçek nedenlere dayanıyorsa bundan sevinmek gerekir. Özinisiyatife dayanan böylesi bir hareket gelişip kendi mecrasında ilerlerse toplumsal bir dönüşüm için yeni umutlar da canlanır yeniden. Elbette böyle bir hareketin kendi içinde dalgalanmalar yaşaması, sınama-yanılma yöntemince hatalarla boğuşarak ilerlemesi de gayet doğaldır. Kolektif bir akıl varsa, umalım ki yanlış mecralara girmeden ve yanıltılmadan görece olumlu bir yolda ilerlesin.

Daha ilk adımda, toplumsal ilginin odağı olmanın getirdiği bir şımarıklığa kapılmasın, sahte dostların okşamalarına karşı uyanık olsun, yumurta fırlatmak türü kolay eylemciliklerin cazibesine kapılmasın. En önemlisi de mantığını öfkesine egemen kılsın.

Tabii benimki dışarıdan gazel okumaktır.

Yine de en iyisini onların yapacağına güvenmek gerekir.

Gün Zileli

11 Aralık 2010

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI