Yılın ulusalcısı ödülü Murat Belge’ye (Merdi Kıpti)

Yine bu sitede daha önce ulusalcılık reaksiyonunun büyümesinin başlıca müsebbibi olarak AKP ve liberalleri zikretmiş, ulusalcılık bataklığına en çok hizmet edenin bu iki grup olduğunu ileri sürmüştüm. Ama yine de günün birinde Ulusalcılığın ateşli hizmetkârlarının arasında Murat Belge’yi zikredeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Murat Belge, son bir ay içerisinde kaleme aldığı üç basit yazıyla benim gözümdeki değerini tamamen kaybetti.

Ha şüphesiz ki isimsiz bir biçare olarak benim gözümde taşıdığı değer kendisinin zerre kadar umurunda değildir, buna şaşırmam. Ama kendisinin izlediği çizgi, bu gidişle yavaş yavaş etrafında kümelenen bir avuç mürit dışında hemen herkesin gözünde itibarsızlaşacağının sinyallerini veriyor. Müritleri var derken aydın düşmanlığı falan yapmıyor, net bir gerçeklikten bahsediyorum bu arada. Çünkü Murat Belge, ancak ve ancak körü körüne inanmış müritlere sahip bir şeyhin özgüveniyle yazmaya, ileri sürdüklerini üzerine bina ettiği maddi yanlışlar, ispatlarıyla birlikte kendisine gönderildiği halde aynı hatalı bilgiler üzerine teori geliştirmeye devam ediyor.

Diğer yandan hiç mi hiç anlamadığı ortada olan konularla ilgili yüksek perdeden sunuş yazıları yazması ve “ben her şeyi bilirim, hakkında en ufak bir bilgi sahibi olmadığım konularda dahi uzun analizlere girişirim” tavrı, Murat Belge’nin de kendisini bu şeyhlik rolüne iyiden iyiye kaptırdığını gösteriyor. Dilerseniz adım adım Murat Belge’nin kendi kendine yarattığı bu devalüasyonun aşamalarını aktarayım.

Benim için her zaman sözüne önem verilmesi gereken Murat Belge önce içkili lokantalar ve hükümetin içkiye ilişkin tavrı üzerine bir yazı kaleme aldı. Belge’nin teorisine göre hükümetin kesinlikle bir içki yasağı ya da içki içilmesini zorlaştırma, engelleme girişimi yoktu. Gözle görülür bir şekilde kendisinin de hissettiği baskının kaynağı hükümet değil halkın ta kendisi ya da kraldan çok kralcı bir takım kimselerdi.

Daha önce tıkır tıkır çalışan içkili lokantaların doğu illerinde kapanıyor olmasının nedenini esnafın “duruma uyum sağlama” çabası olduğunu iddia eden Belge bunun halkın dinamikleriyle ilgili olduğunu söyleyerek “halk istemediği için bu tip yerlerin kapandığını”, ancak örneğin İstanbul’da böyle bir durum yaşanmadığını belirtmişti.

Okuduklarım beni bir hayli şaşırttı zira alkollü içkilere özel olarak yapılan vergi zammının üzerinden henüz birkaç ay geçmişti. Belge’nin bu konuda yanıltılmış olabileceğini düşünerek kendisine konuyla ilgili bilgileri gönderdim. İstanbul’da da içki satan işletmelerin kapandığını, dünyada içki ruhsatı olan bir jazz barın, simit sarayına dönüşmesinin örneğine çok rastlanmayacağını ve 2003 yılından beri inanılmaz oranda artan ve yeni koyulan vergilerle (ÖTV, eğlence vergisi, vs.) içkili eğlence yerlerinin kar marjının kuruyemişçi seviyesine çekildiğini öyle sanıyorum ki net bir şekilde anlattım. 2003 yılında içkili eğlence yerlerinin cirolarının yaklaşık %70’i kar olarak kendilerine kalırken bugün bu rakamın %10’lara kadar düştüğünü, üretici firmaların yıllık destekleri olmasa birçok barın kapanmak zorunda kalacağını ve bütün bunların açık bir hükümet politikasının eseri olduğunu açıkladım.

Murat Belge, hiç şüphesiz ki bir gece kulübünün nasıl çalıştığını bilmek zorunda değil. Ancak kirası, personel maliyeti, müzik, dekorasyon, tesisat gibi yatırım ve amortismanları herhangi bir kuruyemişçiden kimi zaman yirmi (evet 20) kat fazla olan bir işletmenin, tıpkı kuruyemişçi gibi ve hatta bu maliyetler düşünüldüğünde kuruyemişçiden düşük kar marjlarıyla çalışmaya zorlanmasının kesinlikle gizli bir “içki yasağı” olduğu ortadadır. Ve kendisine bu bilgi de bizzat tarafımdan iletilmiştir.

Yani hükümet 2003 yılından beri, “içki içmek ve satmak yasaktır” demek yerine, içki satmayı ve özellikle kadehte içki satmayı yani içkili eğlence yeri işletmeyi, arka arkaya bindirdiği vergilerle kar edilmesi imkânsız bir hale getirmiştir. Belge belki bu gerçeklerden bihaber olabilir ama birçok içkili eğlence yerinin neden kapandığının cevabını benden herhalde daha iyi bildiğini düşündüğüm bu iktisadi gerçeklikle yanıtlamayı denese sanırım durduk yere “AKP içki yasağı falan koymuyor, halk böyle istiyor” gibi garip bir tavır içine girmezdi.

Murat Belge, kendisine bu bilgiyi iletmemden sonra böyle bir bilgi kendisine hiç gelmemişçesine, aynı minvalde bir yazı daha yazınca kendisi hakkında pek de iyi şeyler düşünmemeye başladım. Ona göre AKP’nin alkol düşmanı olduğunu düşünenler hiç şüphesiz ki paranoyak ulusalcılardı ve bakınız Nevizade’de falan tüketim azalmamış artmıştı. Firmaların üretim rakamlarının Murat Belge’yi yalanlaması bir yana, bizzat içki üreten firmaların söz konusu içkili eğlence yerleri, hiç olmazsa yaşamaya devam edip (elbette kendi ürettikleri içkiyi satabilsinler ve) ayakta kalabilsinler diye her yıl kimi zaman 200 bin liraya varan destekler verdikleri konuya aşina herkesin bildiği bir gerçektir. Çoğu işletme için de yıllık karın büyük kısmını ve çoğu kez tamamını üreticilerden alınan bu destek oluşturur. Yine birçoklarının eline yılsonunda geçen para, aldıkları destekten de azdır ki bu hepsinin sürekli olarak zarar etmekte olduğunu gösterir.

2003’ten bu yana enflasyon belli bir seviyenin altında seyrederken elbette içkili eğlence yerlerinin artan maliyetleri müşterilerine yansıtması mümkün olmamıştır. Düşünün bir, barınıza gelen adamlar, 2003’te aldıkları maaşın en iyi ihtimalle iki katını alıyorlar ama sizin maliyetleriniz yedi sekiz kat artmış. Bu durumda biraya 8 kat zam yapabilir misiniz? Diyelim ki yaptınız; Nişantaşı’nda, Bebek’te kokoşlara ya da Murat Belge gibi cüzdanı şişkin gurmelere hizmet vermiyorsanız çoğu üniversite öğrencisi müşteriniz bu maliyeti nasıl karşılasın?

Biliyorum, çok küçük, dandik bir konu gibi ama yıllardır pek anlamadığınız meselelerde yüksek perdeden kalem oynatan bir adamın, kırk yılda bir ıncığını cıncığını bildiğiniz bir konuda abuk sabuk, hiçbir gerçeğe dayanmayan bir yazı yazması ve sizin kendisini uyarmanızın ardından, salt AKP’nin korkulacak bir güç olmadığını ispatlamak için yalan söylemeye ısrarla devam etmesi can acıtıcıdır. İnsan, böyle bir durumda, daha önce okuduğu metinlerin ne kadar sahih olduğunu merak ediyor doğrusu.

Neyse ki bu merakım da uzun sürmedi. Turgut Çeviker adında, mizahla yakından ilgilenen ancak kendisi hayli mizahsız bir arkadaş, Karikatürkiye diye 3 ciltlik bir dosya hazırlamış, bu dosya da sanki bir kitapmışçasına NTV yayınları tarafından basılmış. Mizah dergileri de üç aşağı beş yukarı ilgi alanıma girdiğinden kitabı alıp inceledim. Öncelikle elimdeki bir kitap değil, bir seçme karikatürler albümüydü. Bunun, başlığı altında yazarı olarak Turgut Çeviker’in belirtilmesi için hiçbir neden yoktu, Çevikler sadece yayına hazırlayan olabilirdi çünkü yaklaşık 1000 sayfa boyunca yüzlerce karikatür tek başına, hiçbir analize yer vermeden, sıralanmıştı. Her karikatürün altında sadece çizerin adı, yayınlandığı dergi ya da gazete ve tarih vardı ki, bunun adı düpedüz bir karma karikatür albümüydü. Albümün “sahibi” ise şüphesiz içindeki karikatürlerin sahipleri.

Bu toplu esere sahip çıkan Çeviker’in karikatürleri derlemek dışında tek katkısı, her cildin girişine üç beş sayfa bir şey yazmaktan ibaretti. Bir de tabii unutmamak lazım, herhalde her konuda olduğu gibi karikatür konusunda da uzman olan Murat Belge’den bir sunuş yazısı almak.

Bu sunuş ise, Belge’nin en azından benim üç aşağı beş yukarı fikir sahibi olduğum konularda bir halt bilmediğinin, buna karşın biliyormuş gibi yüksek perdeden konuştuğunun ve her şeyi, kendi mevcut tezine bir dayanak olarak kullanmak için deforme edebileceğinin ve yalan söyleyebileceğinin kanıtı oldu. Belge çok iyi bildiği karikatür tarihimizden örnekler verirken, Gırgır’a da uğrayınca bir durdum ve dikkatle okumaya başladım. Öncelikle, hayatı boyunca hiç Gırgır okumamışların ezberiyle Gırgır’ın döneminin en sert muhalefetini yaptığına dair saptamaları gördüm. Hâlbuki Gırgır ciltleri elimin altında. Yarısından çoğu çıplak kadından oluşan bir mahalle komiği külliyatı. Politik olma zannı ise, Müşerref Akay’ın türk bayrağıyla çizildiği bir kapak yüzünden kapatılmasından ileri geliyor ki, kapağı şikayet ederek dergiyi kapattıran bizzat Akay’ın kendisi. Gerekçe ise kendisinin “yaşlı çirkin bir kadın gibi çizilmiş olması.”

Durduk yere Gırgır’ın efsane muhalefetiyle didişmek değil derdim. Asıl derdim, Belge’nin, bugünkü mizah dergilerinin “gırgır seviyesini koruyamadıklarını” iddia etmek deliliğinde bulunması. Zamana ve diyalektiğe aykırı bir şekilde, bugünkü mizah dergileri eski gırgır’ın seviyesinde olsaydı nasıl olurdu merak edenler ve elinin altında Gırgır cildi bulunmayanlar Levent Kırca skeçlerine bakabilirler. Tabii bir türlü söyleyemediği ama inceden inceden hissettirmeye çalıştığı ise son günlerin moda yalanı mevcut mizah dergilerinin aslında muhalif değil statükodan yana oldukları. Bilmeyenler vardır belki. Taraf gazetesinden genç bir arkadaşın başlattığı ahlaki açıdan hayli sorgulanması gereken bir tartışma var. Bu genç arkadaş, Leman dergisinin 28 Şubat’ta generallerin “kıçını öptüğünü” yazdıktan sonra, Leman, 28 Şubat sürecine karşı çıktığını o dönemdeki karikatür ve kapaklarını sergileyerek ispatlamış, buna ek olarak Taraf gazetesinin yöneticilerinin o dönemde açık ve net bir şekilde postal yaladıklarının delili olan kupürleri de yayınlamıştı. Mağlubiyete doymayan şahıs “bunu siz istediniz, artık Leman arşivine girmek farz oldu” yazdıktan üç ay kadar sonra bula bula yine darbe karşıtı bir kapak bulmuş ama bulduğu kapağın darbeyi onaylayan bir kapak olduğunu zannederek bir iftira denemesinde daha bulunmuştu. Ve üstelik kendisi “kışını öpen” falan yazdığı halde, Leman’ın kendisi için kullandığı yavşak ifadesini diline dolayıp “ne seviyesizlik cık cık cık” yaparak.

Söz konusu müfteriye cevabı Leman dergisi bir kez daha verdi. Ama söz konusu müfteri, iftirasına dayanak olarak Murat Belge’nin kaleme aldığı işte bu satırları kullanmıştı bile. 28 Şubat sürecinde Zaman gazetesinden Doğan grubuna kadar bütün medya 28 Şubat’ı desteklemiş, sadece Kanal 7, Yeni Şafak (herhalde Yeni Asya da vardır ama hatırlamıyorum) ve mizah dergileri 28 Şubat’a karşı çıkmıştı. Hatta mizah dergilerinde Refah Yol koalisyonunun devamının gerektiği yönünde dahi birçok karikatür ve kapak da yayınlandı. Hepsi arşivlerdedir.

Bütün bunları belli bir sinirle yazdığımın farkındayım. Ama gerçeğin bu denli fütursuzca tahrif etmek, salt AKP’ye yaranmak ve sivilliğe soyunmak için kendisinden başka hiç kimsenin sivil olmadığını, kendisinden başka herkesin darbeye ve askere hizmet ettiği iftirasını müteaddit kereler dile getirmek bana ahlaki açıdan kabul edilemez görünüyor. Bilhassa Necdet Menzir dönemindeki polisin insan hakları ihlallerine yer veren, 90’lar boyunca güneydoğudan haber yapan (örgüt yayınları dışında) tek bağımsız yayın organını, bugün sizin savunduklarınıza (üstelik haklı olduğu ortaya çıkan bir şüpheyle) yaklaştı diye darbecilikle suçlamak Murat Belge ve hempasının değerini, benim bilmediğim borsalarda artırıyor olabilir.

Lakin Murat Belge’nin benim gözümde bugüne değin bir hayli yüksek olan değeri, açık iftiraları, kabul edilemez çarpıtmaları yüzünden artık iki paraya devalüe olmuş durumdadır. Bilhassa yukarıda hiç bahsetmediğim ama bugün yazdığı, “Kemal Kılıçdaroğlu’ndan mucize bekleyenlerle” dalga geçtiği ve Kılıçdaroğlu’nun, wikileaks tarafından sızdırılan belgelere dayanarak başbakana hesap sormasının ne kadar yanlış olduğunu belirttiği yazısıyla. Zira aynı Belge’nin, Deniz Baykal’a ait olduğu iddia edilen yurtdışı hesaplarla ilgili olarak Baykal’ın ispata davet edilmesine ses çıkarttığını da okuma fırsatımız olmamıştı. Belge’ye göre, Kemalist, ulusalcı, faşist olduğu için Baykal kendisine yönelik suçlamalarda suçsuzluğunu ispat etmek zorundadır (ki etmiştir de garibim) ancak başbakana bu dedikoduların ne olduğunu sormak ayıptır. Aslında bugün yayınlanan Murat Belge yazısını okuduğunuzda ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Yazmak için bu siteyi tercih ettiğinden hareketle siyasi yelpazenin neresinde yer aldığını az çok anlayabileceğiniz birisini bile Kılıçdaroğullarını, Baykal’ları savunmak zorunda bırakabiliyor. Kılıçdaroğlundan mucize umanlarla dalga geçerken daha bugün yüzlerce öğrenciye terör estirten, protesto edenleri değil etmeye yeltenenleri dahi tutuklatan başbakanda boncuk aramaya devam ediyor.

Peki bunları okuyan emekli ilkokul öğretmeni ne yapıyor? Ne yapacak, gittikçe artan öfkesini bilemek için kerameti kendinden menkul emekli generallerin çıkıp abuk subuk konuştuğu komplo televizyonlarından birini açıyor, her geçen gün daha da ulusalcı oluyor. Çünkü en kusursuz yalan bile, kendisini kusursuzluğuyla ele veriyor. Askerlik kalksın demek yerine, oğulları para karşılığında gidip geliversin diye bedelliyi destekleyen ağızlar da bunlar, akademik kisvesi altında kerameti kendinden menkul saptamalarla müfteriliğe soyunan da.

Ayrıca, gizli ulusalcı olduğumu iddia edecek ilk kişiye yüz bin lira veriyorum. Ulusalcı arıyorsanız, Taraf’a bakın. Ne Osman Pamukoğlu ne de bir başkası, Ulusalcılığa mütemayil kitleleri ulusalcılık batağına bu kadar keskin bir şekilde gönderemedi.

merdikipti@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI