Bir Kere Daha Kılıçdaroğlu…

Günlük politika üzerine yazı yazmak en sevmediğim şeylerden biridir. Ancak insan hayatta sevmediği birçok şeyi yapmak zorunda kalıyor. Örneğin parayı ve para kullanmayı da sevmem ama mecburen kullanıyorum, mecburen elimdeki parayı hesaplıyorum.

Kemal Kılıçdaroğlu, Önder Sav ekibini yönetimden uzaklaştırdıktan sonra CHP’nin son yıllardaki aşırı devletçi imajını değiştirme, partisine yeniden “sol” bir görünüm verme ve halkla daha sıcak ilişkiler kurma yönündeki girişimlerine hız verdi. Son ataklarından biri de, Paris’te Yılmaz Güney’in ve Ahmet Kaya’nın mezarlarını ziyaret etmesi oldu. Kılıçdaroğlu, bu mezar ziyaretlerini yaparak aşırı sağ kesimden, özellikle MHP’den bir tepki geleceğini önceden hesaplamıştı. Sağdan gelecek tepki, Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye yeniden sol görünüm verme operasyonuna son derece yardımcı olacaktı. Kurnaz ama aynı zamanda aptal bir politikacı olan Devlet Bahçeli, Kılıçdaroğlu’nun kazdığı tuzağa düştü. Gösterdiği sert reaksiyoner tepki tam da Kılıçdaroğlu’nun istediği şeydi.

Kılıçdaroğlu’na gösterilen bu sert ve aptalca tepki bir yana, gelişmelerden rahatsız olan ve Kılıçdaroğlu’nun açılımlarını tedirginlikle izleyen iki kesim var: 1. Ulusalcılar; 2. AKP ve yedeğindeki liberal sol.

Ulusalcıların neden tedirgin olduğu açık. CHP, Kürt meselesindeki, korkakça da olsa yeni yönelimleriyle ulusalcı cepheden uzaklaşma sürecine girmiştir. Ulusalcılar, Deniz Baykal’ın bile kimi yönelimlerinden rahatsızdılar, Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü, Kürt  sorunu vb. konusundaki yeni yönelimleri bu rahatsızlığı endişe, hatta Kılıçdaroğlu’nu hedefe koyma noktasına hızla götürecektir. Keza Parti’nin Fikri Sağlar gibi daha aklı başında unsurlara kapılarını açması ulusalcıların hiç de istemedikleri bir şeydir.

Öte yandan, seçime bir yıl kala, CHP’nin yeni yönelimlerinin oy depolarını kemirmesi ihtimali AKP’yi de derin derin düşündürmektedir. Örneğin, AKP’nin, Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü konusundaki kısıtlı açılımlarından bile içten içe tedirgin olduğunu düşünebiliriz. Ayrıca, CHP eğer Kürt meselesinde yeni açılımlar yapabilir, hatta Erdal İnönü’nün yaptığı gibi BDP’yle ittifaka girerse, bu gelişmenin AKP’nin en azından güneydoğu milletvekilliklerini tehdit etmesi ihtimali az değildir. AKP, iktidar partisi olarak ne de olsa, yavaş bir biçimde de olsa, kum saati misali, oy kaybı sürecindedir. Bir ana muhalefet partisinin yeni bir umut ortamı yaratması halinde, iç Anadolu’dan bile oy kaybına uğraması ihtimali vardır AKP’nin.

Nitekim, liberal solda da bir tedirginlik göze çarpmaktadır. Oral Çalışlar’ın bu konuda birkaç yazısını okudum. “İyi ama yapamaz” havasında. Ömer Laçiner’in, Yeni Şafak’taki dünkü röportajından da aynı havayı almak mümkün. Bu “iyi ama yapamaz” tutumunun arkasındaki, “aman yapmasın” gizli kaygısını hissetmemek olanaksız. Neden? CHP’nin ulusalcılığından şikayetçi değiller miydi? İyi ya, işte CHP gemisi, ulusalcılık limanından demir almaya başlamış bulunuyor. Neden sevinmiyorlar? Çünkü o zaman AKP ile kurdukları “tarihi blok” tehlikeye girecek. AKP ile ittifaklarını haklı gösterebilecekleri argümanlar ellerinden uçup gidecek. Yani anlayacağınız, yalnızca muhafazakâr sağla ittifak yapmakla kalmamış, kendileri de bir çeşit liberal-muhafazakârlara dönüşmüş durumdalar.

Kılıçdaroğlu’na ve CHP’ye gelince. Siyasi zeminde şu anda hareket halinde olan bu siyasi güce ilişkin söyleyeceklerimiz şimdilik şunlardır: Temelde hiçbir düzen partisinden bir beklentimiz olmamakla birlikte, siyasi kutuplaşmaların ezberini bozan bu hareketlenmeyi hayırlı görmek gerekir. Öte yandan, CHP’nin manevra alanı konusunda fazla iyimser olmamak da önemli. Bu partinin yetersizlik ve sınırlılıklarını gözden uzak tutmamalı ve ağır eleştiri toplarımızı onun üzerinden eksik etmemeliyiz. Birincisi, Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarında yansıyan, mahalle politikacısı ağzı ve ekonomist-popülist söylem eleştirilmelidir. İkincisi, Kürt sorunundaki, “Kürt” ve “Kürtçe” sözcüklerini bile söylemekten çekinen tutum eleştirilmelidir. “Hatalıyız” “kusurluyuz” demekle iş bitmez. Hatanı ve kusurunu açıkça ortaya koymak zorundasın. Üçüncüsü, başörtüsü konusundaki korkak tutum eleştirilmelidir. Kılıçdaroğlu, allem etti kalem etti Cumhurbaşkanlığı resepsiyonuna gitmedi. Neden? Parti içinden gelecek ulusalcı eleştirilerden korktu. Oysa radikal değişimlerin en büyük düşmanıdır korkaklık. Sen cesur ol, bak nasıl halk (CHP’nin tabanı da dahil) sana omuz veriyor. Çığırtkanlık değil, netlik. Korku ve dengecilik değil, halka güvenen bir atılım ruhu.

Ben, liberal solun “iyi ama yapamaz” tutumunu doğru bulmuyorum. Tersine, biraz amiyane kaçacak belki, “yapar ama sıkıyorsa” demekten yanayım.

Gün Zileli

20 Kasım 2010

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI