Türkiye’nin en azılı ulusalcı ve militaristleri AKP ve liberallerdir (Merdi Kıpti)

Ulusalcılık ve militarizmde de herhalde en büyük onur bu iki ideaya daha fazla güç kazandırmak için hayatını vakfedenlere aittir diye düşünüyorum. Nasıl ki herhangi bir örgütün en faydalı unsurları, cemaate en fazla sempatizan kazandıranlarsa Ulusalcı camia ya da militarist düşünce için de aynısı geçerlidir. O halde şimdi kemerlerimizi bağlayıp olan bitene sakin bir kafayla bakalım.

Ulusalcılık adı verilen ve gerek Türk Dil Kurumu sözlükleri gerekse diğer sözlükler tarafından anlamı düpedüz millicilik,milliyetçilik olan düşüncenin Türkiye ikliminde yeşermesi geride bıraktığımız on yılın eseri olsa gerek. Tabii şimdi herkes kendisine ulusalcı diyenlerin neden genellikle milliyetçi olduklarını inkâr ettiklerini ve bu ikisi arasına bir mesafe koymaya çalıştıklarını biliyordur. Zaten söylemi eleştirenler de genellikle bu tutarsızlık üzerinden meseleye yaklaştılar ve “eski solcuların” ya da hala solcu olduğunu iddia edenlerin “milliyetçiliği” kendilerine yakıştıramadıkları için böyle bir kelam farkına gittikleri tespitini müteaddit kereler yazdılar, çizdiler.

Ancak sorulması gerektiğini düşündüğüm asıl soruyu, bu “eski solcuların” neden birdenbire ulusalcı bir refleks gösterdiklerini ya hiç incelemeye değer bulmadılar ya da yarım yamalak ve üzerinde fazla düşünülmemiş “onlar zaten milliyetçiydi ama farkında değillerdi” gibi pek de ikna edici olmayan genellemelerle cevaplamaya çalıştılar. Kendi payıma çevremde gözlemleme fırsatı bulabildiğim ulusalcıların hiçbiri için bu genellemenin geçerli olmadığını söyleyebilirim. Geçmişlerinin hiçbir şekilde milliyetçilikle kesişmediğine bizzat kefil olabileceğim insanların kademe kademe, adeta çıldırarak ulusalcı olduklarını, kendilerini bu amansız çılgınlığa pek fena bir şekilde kaptırdıklarını gördüm. Açıkçası ulusalcılık hidayetine erme süreci, hemen hepsinde benzer aşamalarla ve benzer şekillerde gerçekleşti ve bunların hiçbiri geçmişten beri gizlenen bir “milliyetçi” Mistır Hayd’ın, doktor Ceykıl’ı ele geçirme süreci değildi.

Öncelikle bu milliyetçilik denen (dileyen ulusalcı da diyebilir) kolektif çılgınlığa biraz dikkatle bakacak olursak, bu düşüncenin dünyanın hemen her yerinde reaksiyoner bir karakter taşıdığını, bir takım olgu ya da unsurlara tepkiyle beslenip kuvvet bulduğunu görmemiz mümkündür. Hitler faşizminin yükselişi, Almanya topraklarındaki halkın “vatanı satanlara” öfkesiyle mümkün olmuştur mesela. Ya da fazla uzağa gitmeye gerek yok. Avrupa’da bugün yükselen milliyetçilik ve ırkçılık tam manasıyla Avrupa’ya göç eden üçüncü dünya ülkeleri vatandaşlarına bir tepkidir. Durduk yere hiçbir yerde milliyetçilik yükselmez. Durduk yere dediysek “milliyetçilik yükseldiyse bir yerde haklılar” anlamına falan gelmiyor bu cümle. Milliyetçiliğin yükselişini hızlandıracak olgular (göçmen mahallelerinde yükselen suç oranları (Hollanda, Almanya, Fransa), istihdam arzına göre çok daha fazla işgücü yaratılması (Almanya, ileride 3 çocuklu Türkiye), bilhassa etnik grupların toplu halde yaşadığı bölgeler için “kolluk kuvvetleri giremiyor” imajının yaratılması (Dolapdere, Gazi Mahallesi) devlet aygıtı planlanabilir ve pekala başarıyla uygulanabilir hadiselerdir. Milliyetçilik de bir çok düşünce gibi düşmansız yapamaz ve milliyetçiliğin doğal düşmanı da her zaman için diğer milletler ve onların “yerli işbirlikçileri” olmuştur. Tırnakları kasıtlı olarak atıyorum ki, ne demek istediğim daha iyi anlaşılsın.

Türkiye’deki MHP ve BBP çevresinde örgütlenen standart milliyetçiliğin düşmanı önce komünistler, daha sonra Kürtler olmuşken kendilerini ulusalcı olarak tanımlayan neo-milliyetçiler oluşmaya başladıkları ilk günden bu yana kendilerine başlıca düşman olarak İslam ve Amerika’yı seçmişler, zamanla bu düşmanlık Kürtleri de içine alır olmuştur. Tabii özüne bakıldığında her iki milliyetçilik için defakto düşmanın “kendileri gibi düşünmeyen herkes” olduğu da ortadadır. Ortadadır ortada olmasına ya, tekrar en baştaki can alıcı soruya dönecek olursak, bu milliyetçilik nasıl beslenmiş, zamanında milliyetçi olmayan insanlar nasıl adeta çıldırarak, sakin kafayla baktığımızda komik bir şekilde bu batağa saplanmışlardır?

Bu sorunun cevabı milliyetçiliğin reaksiyoner doğasında gizlidir. Aslında pek de gizli değildir, etrafınızdaki yavaş yavaş delirme emareleri gösteren insanlara baktığınızda bunu görmek hiç de zor olmayacaktır.

Birçok insan apaçık haksızlıklar karşısında, eğer haksızlıktan doğrudan ve farkında olduğu bir çıkar sağlamıyorsa, haksızlığı bizzat yapmıyorsa sükûnetini koruyamaz. Hemen her ortalama ve pozitif anlam taşıyan davranış biçimini salt bu topraklara özgü zannetme eğiliminde olanlar bunu, bu coğrafyanın her zaman mazlumun yanında olduğu gibi gizli milliyetçi bir söylemle ifade ederler ya, hiç merak etmeyiniz, şimdiye kadar tanıdığım, gördüğüm okyanusun her iki ucundaki her ülkede bu durum değişmez. Sadece “Türk” halkı değil, dünyadaki tüm halklar mazlumun yanında olma eğilimindedir. Adına ulusalcılık denen bataklık da işte bu mezalim portreleriyle beslenmektedir.

Küçük örneklerden yola çıkalım, kafamız biraz daha rahat olsun. Örneğin benim bugün burada bu yazıyı yazmama neden olan son hadise. Internethaber.com adlı mevcut iktidar yanlısı bir site son günlerin moda deyimiyle TSK’ya “çakan” bir haber yaptı. “Askeriyede dehşet görüntüler” başlığını taşıyan haberde bir sosyal paylaşım sitesinde yayınlanan bir video gündeme getirilerek bir kışlanın yatakhanesinde sıraya dizilip dayak yiyen askerlerin görüntüleri sunuldu. Haberin hemen ikinci paragrafında “Görüntülerin hangi ülkede çekildiği tartışma konusu. Kimileri Rusya derken, kimileri de Türkiye olduğunda ısrarcı. Ancak dayakçı askerlerin ağzından Türkçe kelimeler duyuluyor.”ifadesi var.

Haberi okuduktan sonra sayfanın altında bulunan videoyu izledim ve alıntıladığım paragrafta bahsedilen “Rusya, yok hayır Türkiye” diye tartışan “kimilerinin” hangi geri zekalılar olduğunu bir hayli merak ettim zira videoda ilk kez bundan iki yıl önce izlediğim, Azerbaycan’da bir kışlada çekilmiş dayak görüntüleri var. Videoyu TSK’ya “çakmak” amacıyla haber yapan sitenin “burası Türkiye mi, yok yok Rusya herhalde” diye tartışmış olması imkansız, zira dayak yiyen askerlerin arkasında kabak gibi bir Azerbaycan bayrağı var. TSK’da değildir herhalde diye düşünenleri ikna etmek için eklenen askerlerin ağzından Türkçe kelimeler duyulduğu iddiası da ayrı bir zavallılık ve suiniyet örneği zira Internethaber.com sitesi, videonun sonundaki Türkçe olmadığı çok açık olan konuşmaların bulunduğu kısmı kesmiş. Buradan hareketle de sitenin bir hata yaptığını söylemek mümkün değil.

Söz konusu sitenin haberinden yine bir başka internet forumundaki bir tartışma vesilesiyle haberdar olduğum için bu haber üzerine forum üyelerinin arka arkaya yazdığı mesajları, o mesajlardaki elektriği kolaylıkla gözlemleme fırsatım oldu. Kimi üyeler, başkaları tarafından dikkat çekilen Azerbaycan bayrağına rağmen görüntülerin Türkiye’de çekildiğinde ısrar ederken, buna karşı çıkan üyeler de birkaç gruba ayrılıyor.

Öncelikle ilk grup üye TSK’da böyle bir şeyin asla olamayacağını, ikinci bir grup TSK’da böyle şeylerin standart uygulama olduğunu ancak videonun kesinlikle Türkiye’de çekilmediğini, diğer bir grup ise Türkiye’de askere giden herkesin gittiği birlikte farklı bir uygulamaya şahit olduğunu, hiçbir birliğin bir diğeriyle tamamen aynı olmadığını söyleyerek görüntüde yaşananların Türkiye’de de yaşanabileceğini ama bunun standart bir uygulama olduğunun kesinlikle söylenemeyeceğini savunuyor.

İlaç için, ne videoyu gerçek kabul edenlerin ne de Türkiye’de çekilmediğini iddia edenlerin arasında askerlik denen uygulamanın dünyanın her yerinde bireyin karakterini tamamen yok ederek bireyi sıfırdan şekillendirmeyi ve adeta bir robot haline getirmeyi hedeflediğini söyleyen kimseyi göremedim.

Şimdi küçük gözüken bu sineğin, mideyi nasıl bulandırdığına bir göz atalım. İktidara yakın bir internet sitesi, askerliği değil, doğrudan mevcut TSK’yı hedef alan bir haber yapmış ve haberin içeriğindeki tutarsızlıklar bunun bilinçli bir dezenformasyon olduğunun kanıtı. Bu aşamada dünyadaki bütün silahlı kuvvetlerden tiksinen bir insan olarak benim bile bu kirli habercilik anlayışına sinirlendiğimi söyleyebilirim. TSK’da bırakın dayağı askerlerin ölümle yüzleştiğini söyleyebilirsiniz, TSK’da askerlere insan muamelesi yapılmadığını da söyleyebilirsiniz (ki bu bile suiniyetli bir davranış olacaktır zira dünyada askerlerine insan muamelesi yapan tek bir ordunun dahi bulunduğunu iddia etmek en hafif tabirle safdillik olacaktır). Ama kalkıp başka bir ülkede iki yıl önce çekilmiş, insan hakları raporlarına konu olmuş, üzerinde konuşulmuş bir videonun TSK bünyesinde çekildiğini iddia etmek düpedüz yalan söylemektir. Halkı askerlikten soğutacak her türlü eylemin arkasındayım, ancak bu tür eylemler belki halkın bir kısmını askerlikten soğutuyor ama önemli bir kısmını da, yukarıda bahsettiğim öfkeyle durduk yere TSK’yı savunma, TSK’ya sempati besleme ve TSK’yı mazlum olarak görme refleksine neden oluyor. Tabii bir silahlı kuvvetlerin mazlum gibi görünmesi ironik ve aptalca gelebilir, muhtemelen öyledir de ama birinci dünya savaşından sonra Alman faşizminin “muharebede kazandık, masada kaybettik, siyasetçiler ordumuzu arkadan bıçakladı” söylemini dilinden düşürmeyerek Alman ordusunu da benzer bir pozisyonda konumlandırmaya çalışıldığı herhalde hatırlanacaktır.

Tabii mide bulandıran bu sineklerin sayısı arttıkça, ulusalcılık bataklığı da beslenmeye devam ediyor. Örneğin oturup düşündüğüm zaman, Ergenekoncu subayların bir darbe girişiminde bulundukları ya da bir darbe planı hazırladıklarına hiç şüphe duymaksızın inanıyorum. Hatta sadece onların değil, TSK’da görev yapmış bütün komuta kademelerinin kurmay heyetlerinin, sürekli olarak bir darbe planı sahibi olduklarına ve dönem dönem bu planı güncellediklerine de inanıyorum. Dolayısıyla örneğin Balyoz darbesi iddiası benim için hiç de şaşırtıcı değil ama iddianamesinde ciddi gedikler olduğunu da açıkça görüyorum. CD’lere sonradan ekleme yapıldığı, CD’lerdeki belgelerde ciddi anakronizmler bulunduğu gibi ulusalcı iddialarının hiç de yabana atılır şeyler olmadığını düşünüyorum. Yargı sürecinin nasıl gelişeceği falan beni hiç ilgilendirmiyor ve açıkçası “gerçek”le de o kadar ilgilenmiyorum zira insanların sadece inanmak istedikleri gerçeğe inanacaklarından adım gibi eminim. İddianamedeki bu gedikler ve başından beri Ergenekon sürecinde ortaya çıkan diğer sinekler (kerameti kendinden menkul bir gazeteciye “sen telefonda başbakana küfretmişsin” diye soru sorulması gibi kepazelikler) küçücük küçücük sinekler olarak kendisine inanacak bir gerçek arayanları adım adım ulusalcılık batağına sürüklüyor.

Ama ulusalcılık kervanına en büyük desteği ilginç bir şekilde kışkırtıcı çıkışlarıyla iktidar yanlısı yazarlar ve yayın organları yapıyor. Birçok insanı ulusalcı olmaya ikna edenin Ulusalcıların saçma sapan sirk televizyonları ya da internet siteleri değil Taraf gazetesi olduğunda ısrarcıyım. İzlenmeyen kanallarda ağzından köpükler saçarak ulusalcılık propagandası yapan emekli generallerin kimseyi ulusalcılığa ikna edemediğini ama durduk yere kimi zaman basbayağı aykırı olmak adına kimi zaman açıkça TSK’nın itibarını zedelemeye yönelik yayınlar yapan ve bunda ifrada kaçan yayınların çevremdeki insanları ulusalcılığa ittiğini zaman içerisinde gözlerimle gördüm.

Biraz daha büyük bir sinek olan Hanefi Avcı olayına bakacak olursak örneğin, karşımıza çıkan Devrimci Karargâh isimli bir örgüt, bu örgütün diğer başka hiçbir örgütle benzeşmeyen ilginç retoriği ve günlerdir sorgulanan varlığı söylemek istediklerimi anlatmak için biraz daha yardımcı olabilir. (Eğer Gün Zileli kabul buyurursa Devrimi Karargâh üzerine de bir iki kelam etmek isterim zira bu hadise en az bu yazı kadar uzun bir metni hak ediyor.)

Sonuç olarak Türkiye’de ulusalcığın gün geçtikçe daha fazla taraftar kazanması kaçınılmazdır. Ulusalcılığın muarızları, şu an için bizlere heterojen bir görünüm arz etse de, tahminim odur ki bu durum da kısa süre sonra değişecektir. Kendisinden farklı düşünen herkesi (üstelik yekpare) bir düşman görme eğilimi sadece ulusalcılara has olmadığından ve ulusalcılığın mevcut muarızlarının çoğunluğunu oluşturan AKP cephesinin de aynı hastalıktan muzdarip olduğundan hareketle çelişkinin gün geçtikçe sadece bir ulusalcı-AKP’li çekişmesine döneceğinden şüpheniz olmasın. AKP etrafında kümelenenler ya gittikçe daha fazla AKP’ye yanaşacak (DSİP “başbakana” isimlerini (üstelik yanlış biçimde) zikrettiği için müteşekkir olduğunu açıkladı bile) ya da azınlık olduğu sanılan halbuki Türkiye’deki ikinci büyük grubu oluşturan ulusalcı bataklığına sürükleneceklerdir. Şu durumda haklı olarak ne İsa’ya ne Musa’ya yanaşmak istemeyenlerin bir üçüncü cephe teşkil etmesi elbette olanaklıdır. Ancak ulusalcılığa karşı aşılanmamış olan üçüncü cephe cenahının da tıpkı ÖDP gibi yavaş yavaş ulusalcı batağına saplanmaya başlamaları sürpriz olmayacaktır.

Merdi Kıpti, 13 Ekim 2010

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI