Hayat Bizi 3. Cepheye Çağırıyor! (Ersen Olgaç)

Hayatı teoriye mi, yoksa teoriyi mi hayata uyarlayacağız? Bu ikilem bugüne değin bir yığın umutsuzluk, yenilgi ve yıkıntının da nedeni olmuştur.

Kapitalist toplumda sınıf mevzilenmesinin temelini emekle sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişkinin  oluşturduğunu sosyalizmin ilkokul öğrencileri bile bilir. Bütün sorun, bu çelişkinin devrimci çözümündeki mekanizmaları doğru olarak yakalamaktır. Bu çelişkinin çözümü için gerekli örgütlenmeyi, mücadeleyi ertelemek, kimi tenzilatlı hedefler etrafında kitleleri oyalamak, asgari program denilen reformist projeleri marksizm adına yeniden piyasaya sürmek, yaşanmış tarihe geri dönme çırpınmasından başka birşey değildir.

Ancak emek sermaye karşıtlığını devrimci bir çözüme doğru ilerletmek için, bu çelişkinin toplumsal ve politik arenadaki yansımasından yola çıkmak gerekir. Toplumdaki temel çelişkinin sermayeyle emek arasında olduğunu vurguladıktan sonra, kapitalizme ve sömürüye karşı en tepkisel retorikler, sivil ve askeri bürokrasiye ve onun politik karşılığı olan siyasi cepheyi okşayarak yapılıyorsa, buna ulusalcılık denir. Ulusalcı bir solun da milliyetçilik batağından, devletçi gelenekten yükselen anti-kapitalizm çığırtkanlığı, devrimci bir özden yoksun kalmaya mahkumdur.

1 Mayıs için Istanbul’da Türkiye Komünist Partisi’nin dağıttığı el ilanlarındaki şiarlar bu açıdan öğreticidir: “AKP’ye ilk Hayır Taksim’de!” sloganı eşliğinde, “İşçi düşmanı, gerici, Amerikancı zihniyete…..Ülkeyi tek adam-tek parti diktatörlüğüne götürecek Anayasa’ya Hayır demek için 1 Mayıs’da İstanbul Taksim’de….”

İlk bakışta ne kadar devrimci bir çağrı gibi görünüyor! Kimdir bu hedef alınan düşman? İktidar dediğimiz askeri bürokratik diktatörlüğün yönetimini geçici olarak elinde tutan hükümet partisi ve iktidar ortağı AKP. Peki AKP’ye karşı dişe diş bir kavga içinde olan ve devlet denen gerçek iktidarın hem ortağı ve hem mirasyedisi CHP-MHP nerelerde? TKP’nin el ilanlarında tek sözcükle bile varlıkları yok. Bunlar işçi dostu mu? İlerici mi? Tek adam-tek parti diktatörlüğüne mi karşılar? Amerikancı zihniyetten farkları ne? Çeyrek yüzyıl tek adam-tek parti diktatörlüğünün bayrağı olan CHP’yi hedef göstermeyerek, Anayasa’ya “Hayır” demek, diğer hayır diyenlerle yani CHP-MHP ile aynı safları paylaşmak demektir. Devrimci Marksizm ancak bu Anayasa’yı Boykot etmenin tek doğru ve devrimci tavır olduğunu vurgularken, Hayır’cılarla aynı cephede durmadığını da kanıtlamış olur. Bu ülkeyi kurulduğu günden beri doğrudan ve dolaylı vesayet altında tutan askeri-bürokratik yapıya ve yöneticisi Genel Kurmay’a tek kelimeyle dokunmadan nasıl bir anti-kapitalizm yapılır?

Haber Sol adlı bir internet sitesinde Merdan Yanardağ isimli bir küstahla karşılaştık. Bu sıfatı da fazlasıyla hakettiğini düşünüyoruz. TKP’nin genel politik hattının bir ürünü olan 1 Mayıs el ilanlarındaki ulusalcı söylemin teorik gerekçelendirmesini yapmaya uğraşan bu kişi, kendi milliyetçi dünyasının dışında kalan solculara saldırırken, onları “siyasal ve felsefi olarak salak” olmakla itham ediyor. Açıkça burjuvazinin bir kesimini ‘ilerici’ ilan ederek, ittifak öneren bir kişiye ‘salak’lığı geri iade ederek yanıt verilemez. Bugün insanlığın ilerici birikimine, aydınlanmanın ve Cumhuriyet‘in kazanımlarına (ne kadarsa) ve laikliğe yönelik saldırılar karşısında gönül rahatlığıyla bir “üçüncü yol” önerebilir miyiz? Bu ülke gerçek anlamda ve yeterince laik olmasa bile, gericilikle insan aklının özgürlüşmesi arasında süren bir çarpışmada sosyalizm adına tarafsız kalınabilir mi? Bana göre hayır!” Bu cilalı lafların arkasında yatan düşüncenin ne olduğu belli değil mi?  ‘Cumhuriyet’in kazanımları’nın korunması adı altında burjuvazinin bir kesimi ile ittifak öneriliyor. Bunu dolaylı olarak değil, çırılçıplak ifade ederek yaptığı için hedefimiz de apaçık ortadadır. “Solun da üzerinde yükseldiği zemini yok edecek böyle bir saldırı karşısında tarafsız kalınamaz. Çünkü burjuvazinin gerici kanadına karşı yürütülecek mücadele, aynı zamanda kendi geleneklerine ve devrimine ihanet eden sermaye kliğine karşı da esaslı bir savaş olacaktır.” Burjuvazinin gerici kanadına karşı mücadele yürütülecekmiş. Kimmiş bu gerici kanat? AKP’nin temsil ettiği düşünülen taşra burjuvazisi.  ‘Cumhuriyetin kazanımları’ ve ‘laiklik’ adına sermaye cephesinde bir tercih yapacaksın ve modern burjuvazi olarak gördüğün Istanbul dükalığıyla birlikte ‘gerici’ burjuvazinin temsilcisi AKP iktidarını yıkacaksın. Genel Kurmay bile bu denli ince bir stratejiyi bugüne dek hayata geçiremedi. Neymiş ‘Cumhuriyetin kazanımları’? Kökleri bu topraklarda olan yüzbinlerce insanı 1925’lerden başlayan bir sürek avıyla Türkiye dışına atmak mı? Vaadlerle ve burjuva manevralarıyla Kürt halkını 1919-22 savaşına katıp ve arkasından varlığını inkar ederek ırkçı bir asimilasyon politikasını Cumhuriyet’in temel ilkesi haline getirmek mi? Komünistleri katledip, cumhuriyet tarihi boyunca hayatta kalanları zindanlarda süründürmek mi?  Devlet eliyle finans-kapital diktatörlüğünü ekonomik model olarak dayatmak mı? Askeri-bürokratik diktatörlüğün sürekliliğini laiklik adına meşrulaştır mak mı? Evet ezilenlere layık görülen karşı-devrimci cumhuriyet tarihinin geleneksel burjuvazisiyle ittifak yaparak, milliyetçi bir ‘sosyalizm’ anlayışını teorikleştirmek. Burjuvazinin beyazı, siyahı, çarşaflısı, takkelisi, kravatlısı, yerlisi, yabancısı arasında fark yoktur. Sınıf olarak tümü emekçilerin baş düşmanıdır. Geçici bile olsa, burjuvazinin bir kesimine karşı hayırhah bir tavır göstermek, ya da ilericilik yakıştırarak ittifaka kalkışmaktan daha büyük bir ihanet düşünülemez. Merdan Yanardağ adlı kişi açıktan ‘burjuvazinin gerici kanadına karşı yürütülecek mücadeleden’ dem vuruyor. Bu burjuvazinin bir kesimini ilerici ilan etmekle aynı şeydir. Burjuvaziyle sınıf işbirliğinin tarihi yeni değildir. Bu tarih 3. Enternasyonal’den miras kalan kirli bir geçmişin çöplüğüne atılmış olan MDD’nin (Milli Demokratik Devrim) en gerici ve milliyetçi kırıntılarını yeniden gündeme taşımaktır.

1925-27 yılları arasında Stalinizm Çinli komünistleri anti-emperyalist ve ilerici burjuvazinin örgütü sıfatını yakıştırdığı Kuomingtang’la ittifaka zorlamıştı. Sonuç Şangay’da 50.000’in üzerinde komünistin  ‘ilerici ve anti-emperyalist Kuomingtang’ tarafından katledilmesi oldu. Üçüncü Enternasyonal, aynı şekilde 1936’da İspanya iç savaşında fabrikaları ve toprakları işgale başlayan emekçileri, İspanyol liberal burjuvazisinin önderliğindeki Cumhuriyetçilere katılmaya zorladı. Franco’ya karşı bir proleter devrimini değil, burjuva cumhuriyetini hedefleyen cumhuriyetçilerle beraber İspanyol emekçilerinin kaderi hazin oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen bitiminde Fransa’nın üçte birinde egemenlik kuran Fransız mukavemet hareketi, Üçüncü Enternasyonal’in direktifiyle Fransız burjuvazisini destekleyerek, bir işçi devrimi için mücadeleyi terketti. Böylece, on binlerce devrim şehidi ‘vatan savunması’ için feda edilmiş oldu.  Endenozya’da 1965’de gerçekleştirilen ve bir milyona yakın komünistin katliamına yolaçan askeri darbeden sadece bir ay önce, Endenozya Komünist Partisi genel sekreteri,  dünyada kendi ordusuyla bu kadar barışık bir başka komünist partisi tanımadığını söylemişti.

Demek ki, askeri-bürokratik diktatörlüğün merkezi Genel Kurmay ve ilerici burjuvazi’ ile ittifakı savunan Merdan Yanardağ’a göre, “insan aklının özgürleşmesi” böyle oluyormuş. 12 Mart’la başlayan ve 12 Eylül’le tamamlanan devrimci bir kuşağın vahşice tasfiyesinin bir numaralı aktörü Genel Kurmay’ın ve müttefiki ‘gerici olmayan burjuvazi’nin İnsan aklının özgürlüşmesine yönelik gerici saldırısını “demokratik bir eleştiri” olarak kabul etmek için, siyasal ve felsefi bakımdan salak olmak gerekir.” Muhatabımızın küstah dilininin adresi bizzat kendisidir.

Ezilenlerin kurtuluşu uğruna mücadelede tek engel ulusalcı sol değil. Taraf gazetesinin belirli kesimler üzerinde yarattığı ideolojik hegemonyadan nasibini alan sol çevreler de var. Batı tipi bir burjuva demokrasisinin tüm mekanizmalarıyla eksizsiz işleyebilmesini sağlamak için çaba gösterdiğini iddia eden Taraf’ın burjuvazi saflarındaki herhangi bir yayından farkı,  kendi içine kimi eski solcuları da katmış olması ve bunlar aracılığıyla sosyalist hareket üzerinde kendi çizgisi doğrultusunda etki yaratmaya çalışmasıdır. Türkiye’de geleneksel bürokratik yapının etkisi kırılacak, ordunun vesayeti kaldırılacak ve ‘şeffaf’ bir toplum yaratılacak. Böylece batılı ve yerli sermayenin güven duymasıyla yatırımlar artacak ve Türkiye işsizliğin ve yoksulluğun ortadan kalktığı bir bolluk ve zenginlik diyarı olacak. Bu illüzyonun Avrupa kapitalizmi ve hayal edilen burjuva demokrasisi hakkında yeterince bilgisi ve deneyimi olmayan apolitik insanlar üzerinde belirli bir etki yaratması anlaşılabilir birşeydir.  Ancak burada söz konusu olan sosyalistlik ve hatta marksistlik iddia eden kimi kesimlerin bu liberal ideolojik taarruzun etkisiyle, burjuva ideolojisine eklemlenmeleridir.

Taraf sayfalarında, Maoculuktan liberalizme terfi eden Halil Berktay sistemli bir biçimde marksizmi didikleyip, bu dünya görüşünün  altyapıyı yani üretim ilişkilerini temel aldığını ve siyaset bilimi alanında eksik ve yetersiz olduğunu vurgulayarak, günümüzdeki geçersizliğini kanıtlama çabasında. Bunu yaparken bir yandan da ‘sol’ liberallerle de dirsek teması içindedir.  Aynı gazetede yazan sosyalistlik iddasındaki DSİP’li Roni Margulies’le ilgili olarak şöyle söylüyor: ”Üslûplarımız farklı. Ama Roni Margulies ile o kadar çok şeyi paylaşıyoruz ki…

Genel olarak DSİP, kendini Marksist saymaya devam eden örgütlü Sol’un en iyi, en aklı başında partisi. Hattâ neredeyse böyle tek aklı başında partisi. …….Gerçek Marksist taktik anlayışına, siyaset olgunluğuna, demokrasinin değeri bilincine sahip, DSİP’den başka ne var görünürde ?” (Taraf, 07.01.2010)

Ancak ikibuçuk ay sonra herhalde beklediği esas alternatif ortaya çıkınca bu kez liberal iltifatların yeni adresi de belli oldu: EDP’nin kuruluşuna giden süreçte, sadece vaktim ve takatim olmadığı için, aktif olarak yer almaya kalkışmadım. Ama gönlüm hep orada oldu. İçimden, bu sürecin başarılı olmasını arzuladım. Pratiğin içinde yer alan bazı arkadaşlarımdan, zaman zaman bir şeyler duydum, öğrendim. Son olarak, Programatik Belgeyi okuma fırsatını buldum. Beğendim. Beğendim, çünkü insanlığın geleceğine dair herhangi bir teorik ütopyayı değil, Türkiye’de varolanın eleştirisini esas alıyor. Oldukça net bir siyasetler demeti sunuyor. Bunları anlamlı ve gerçekçi buluyor; üzerine başka şeyler eklemek, geliştirmek genişletmek için iyi bir temel olarak değerlendiriyorum.” (Taraf, 20.03.2010)

 

Halil Berktay’ın  gerek DSİP’ye ve gerekse yeni kurulan EDP’ye yönelik bu yaklaşımının gerekçesi, her iki partinin de özünde liberallere yedek güç olmak konusundaki ’sol’ liberal konumlarıdır.

Yüzyıla yaklaşan Türkiye Cumhuriyeti tarihinin mayasını oluşturan askeri-bürokratik egemenliği tasfiye etmek adına, AKP özürcüleri diyebileceğimiz ve liberal bir sefaletin içine düşen ‘sol’un demokratikleşme adı altında liberal burjuva projenin peşine takılmasından anti-kapitalizm türer mi?  Türemeyeceğini Roni Margulies’in 1 Mayıs’dan sonraki yazısından açık seçik öğrenebiliriz:

”Bugün Taksim, yarın devrim” sloganını atan arkadaşların heyecanını paylaşıyorum. Ama “Taksim” ile “devrim” arasında epey adım var. Yarına bitiremeyebiliriz. Önce 12 Eylül Anayasası’nı değiştirelim, sonra tümüyle ortadan kaldıralım, sonra eski darbecileri ve daha önemlisi, yeni darbecileri cezaevlerine tıkalım, sonra barışı kazanalım. Evet, “Tek yol devrim”, ama yolun sonu devrim. Önce hep birlikte, aynı kitlesellikle o yolu yürüyelim. Bunlar önemli. Bayramı kitlesel olarak kutlamaktan da, Taksim’e çıkmaktan da önemlisi var ama.12 Eylül darbecilerinin yarattığı ve ilelebet yaşayacağını umdukları toplumu değiştirme sürecinde bir adım daha attık. En önemlisi bu.” Çok açık bir dille bugün AKP’nin Ergenekon projesine ve Anayasa değişikliğini demokratikleşme adıyla sahip çıkılıyor, devrim uğruna mücadele uzak bir geleceğe havale ediliyor. Ama biz bu filmi daha önce de görmüştük. Ünlü MDD’nin (Milli Demokratik Devrim) temel sloganı “Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye”ydi. Bu hedefe ulaşmadan bir sosyalist devrim söz konusu edilemezdi. 1960’ların  legal sosyalist partisi TİP ise, MDD (Milli Demokratik Devrim)  muhalefetine karşı Türkiye’nin sosyalist bir devrim için olgunlaştığından dolayı, sosyalist devrim stratejisini savunuyordu. Peki bu doğru çıkarsamanın yaşamdaki karşılığı neydi? Bir yandan “sokağa çıkılırsa faşizm gelir” korkusuyla, gelişen devrimci gençlik hareketi ile arasına çizgi çekmek, diğer taraftan da sosyalist devrimi bir seçim zaferi olarak algılamak. Elinin altında sosyalizmin adının bile geçmediği  oldukça geri bir demokratik devrim talepleri içeren programla, reformist ve parlementarist bir sosyalist devrim  anlayışının vardığı nokta, iyice küçülmek oldu. Burada önemli olan, toplumun içindeki çelişkiler yumağında sadece temel olanı yakalamak değil, o temel çelişkiyi çözecek olan güncel stratejiyi doğru olarak saptamaktır.

Günümüzün ‘sol’ liberalleri MDD’nin ‘Gerçekten Demokratik Türkiye’ sloganını tekrar piyasaya sürerken, ulusalcı ‘sol’ da MDD’nin ‘Tam Bağımsız’ Türkiye’sine sahip çıkıyor. Liberaller AKP önderliğinin peşine ‘sol’ liberalleri takarak bir demokratikleşme projesine, ulusalcı ‘sol’ da gerici burjuvaziye karşı, cumhuriyetin kazanımlarını savunan kesimlerle yani CHP-Ordu ittifakı ile,  bağımsızlık idealine takılmış durumdalar.

Liberallerimiz askeri bürokratik vesayeti gerileterek modern bir kapitalist restarasyon hayali kurarken, ulusalcılarımız burjuvazinin ilerici kesimiyle işbirliğini öneriyor. Birbirine düşman gibi görünen bu iki cephe aslında ne kadar da uyum içinde. Burjuvaziyle işbirliği iki cephenin de amentüsü olmuş.

Ama hayır! Bu ülkenin açları, ezilenleri, yoksulları bu emekçi düşmanı projelerin dışına çıkarak, sadece kendileri için siyaset yapacak ve yapanlarla omuz omuza yürüyecekler.

Bizler emek-sermaye çelişkisinin müezzinleri değiliz, nihai hedefimiz uğruna mücadeleyle bugünün taleplerini kaynaştırarak ilerlemenin tek devrimci yöntem olduğununun bilincindeyiz. Demokratik talepler uğruna, ezilenlerin bu düzen içindeki kazanımları uğruna mücadeleyle, sosyalist devrim uğruna mücadeleyi ayırmak, asgari program denen eski reformist anlayışı hortlatmaktan başka birşey değildir.

Sermayenin egemenliğini tasfiye etmenin yolu, onun özgül egemenlik yöntemlerini doğru kavrayarak, yığınları bilinçlendirme ve örgütleme mücadelesine ivme katmaktır.

Yığınların içinde bulundukları bilinç düzeyi ile sosyalist devrim arasında köprü görevi görecek bir talepler  dizisi ve buna uygun bir programatik anlayış geliştirilmeden, emek-sermaye çelişkisini tekrarlamakla yetinen vulger marksizm anlayışına, sloganlarına, çağrılarına kitlelerdeki duyarsızlık, aslında böyle beceriksiz ve deneyimsiz “komünistlerin” başarısızlığıdır. Bir teoriyi rezil etmenin en güzel yolunun onu toyca savunmak olduğu, geçen yüzyılın başlarında vurgulanmıştı.

Günümüzde Türkiye toplumunda sınıfsal ayrışmayla paralel ve hatta içiçe giden, bir yarılmanın yanıbaşında, çeyrek yüzyıla varan ve Kürt kurtuluş hareketinin direnişi yükseliyor. Günlük yaşamın bütün alanlarına nüfuz etmiş olan bu yarılma ve ayrışma, neredeyse üç ayrı ulusun varlığı biçimine bürünmüştür. ‘Onlar ve Bizler’ artık günlük yaşamın ayrılmaz ve vazgeçilemez kavramları arasında yerini almıştır. Bu yarılmayı, günlük yaşamın bütün alanlarına yansıyan bu ayrışmayı gözden kaçırarak, emek cephesini örgütlemek mümkün değildir.  Bu yarılma Türkiye’deki sermaye düzenindeki iki temel sınıfın çelişkisinin özgül bir biçimidir. Bu yarılmada bir tercih, saflardan birine yakınlık, ya da şimdilik hükümet olduğu için okların ucunu sadece AKP’ye yöneltmek kitleleri yanıltmaktır.

Bugün AKP hükümeti ile ordu-yargı-CHP ve yedek gücü MHP üçlüsü arasında süregiden mücadele, burjuvazinin Batıcı-laik kanadı (TÜSİAD) ile İslamcı kanadı (MÜSİAD) arasında egemenliğin kime ait olacağı ve  kârların kim tarafından yağmalanacağına ilişkin bir politik iç savaştır. Devrimci marksistlerin görevi bu adı konmamış iç savaştaki taraflardan birine yaslanmak değil, burjuvazinin tüm kesimlerinden bağımsız olarak, ezilenlerin üçüncü cephesini örtgütlemek için seferber olmaktır. Bunu gerçekleştirmenin yöntemi, hiçbir zaman kendine solcu, sosyalist, ya da komünist sıfatını yakıştıran örgüt, çevre ve kişileri birliğe, beraberliğe çağırmak olamaz. Üçüncü Cephe adını verdiğimiz bu devrimci koalisyon veya ortaklık ancak burjuva ideolojisinden ve dolayısıyle devletten tamamen kopuşan devrimci bir proje olarak hayata geçirilebilirse, ancak o zaman  tüm ezilenler için gerçek bir umut kaynağı olabilir. Ezilenlerin üçüncü cephesi Kürt ve kadın kurtuluş hareketiyle ittifak halinde, emekçilerin kurtuluşundan başka siyasi bir endişe taşımayan bir atılımı gerçek bir toplumsal alternatife dönüştürme başarısını gösterebilirse, devlet ve sermaye cephesinde onarılamaz hasarlar ve yarıklar yaratabilir. Elbette bu proje sihirli bir değnek, ya da hazır reçete değildir, ama yaşadığımız ülkedeki tek gerçekçi ve devrimci yaklaşımdır.  Linear büyüme rüyalarına kapılanlar, günümüzün problematiğini vulger bir anlayışla, emek-sermaye çelişkisi olarak özetleyip, iktidarı da AKP hükümeti ile sınırlayarak, bugüne kadar sosyalizm adına ne yapıldı ve söylendiyse, aynı yolun yolculuğuna devam edebilirler. Yayınlarıyla, dergileriyle, programlarıyla övünebilirler. Birer ikişer yıl arayla yaptıkları kongrelerde üyelerinin morallerini yükseltebilmek amacıyla %100’lük bir büyümenin müjdelerini haykırabilirler. Nüfusu yetmişbeş milyona yaklaşan bir ülkede, yüz ya da ikiyüz kişilik bir örgütün iki senede taraftar sayısını ikiye katlaması, örgüt açısından başarı olabilir, ama ciddi bir devrim projesi için bunlar karikatür sayılar olarak kalmaya mahkumdur. Elbette programların, ideolojik farklılıkların ön plana çıkarak, belirleyici olacağı, dönemler gelecektir. Ama içinde yaşadığımız şu dönemde kitleleri, sermayeye, devlete, gerçek iktidara karşı harekete geçirmek, anti-kapitalizmi bir alternatif olarak gündeme sokmak, kısacası yığınlarda direnme birikimi yaratmak önümüzdeki ilk hedeftir. Bu sayede yeni kuşak devrimciler arasında çıraklık dönemi yaşayarak siyasi tecrübe edinenlerin sayıları yüzlerden binlere ulaşacaktır. Bu söylediklerimiz bir eylem ve direniş projesinin gerekleridir. Bu yüzden Marx’ın Gotha Programı’nın eleştirisinde söylediği gibi, “gerçek hareket doğrultusunda atılacak bir adım, bir düzine programdan daha önemlidir.”

Ama Marx’ın ilkeler üzerinde pazarlıklarla bir yere varılamayacağını anlatmak istediği, bu devrimci önerisine karşı, Engels’in sözleriyle bize yanıt vermek isteyenler olabilir: Evet “Yeni bir program direğe çekilen bir bayrak gibidir. Herkes parti hakkındaki hükmünü buna bakarak verir.” Ancak böyle bir programı direğe çekmek için mücadelesi, birikimi ve deneyimi olan bir siyasi oluşumun üzerinde yükselen, ezilenlerin en militan ve bilinçli kesimlerinin güvenini kazanan bir örgüt adına layık olmak gerekiyor. “Parti hareketi” demek resmi makamlara dilekçe vermekle sonuçlanacak bir süreç değildir. Yirminci yüzyılın ilk başlarındaki siyasi oluşumların, ya da örgüt biçimlerinin  aynen bugüne aktarılmasıyla da “Parti Hareketi” noktalanamaz. İçinde yaşadığımız dünyanın ve toplumun somut gerçeklerinden yola çıkarak, ulusalcılık-liberalizm virüsüne karşı bağışıklık kazanmış yeni bir devrim anlayışıyla yığınları pasiflikten, ürkeklikten, korkudan arındıran bir direniş koalisyonu ve cephesinin inşası ile birlikte teorik ve pratik oluşumun mayalanması gerekiyor. Ancak böyle çok yönlü bir mücadelenin içinde  parti adına layık kadroların yetişmesi sağlanabilir.

Bu cephe, Türkiye politikasında her tartışmanın burjuvazinin iki cephesinin kanallarına akmasına engel olarak, işçi sınıfı ve emekçilerin burjuvazinin hegemonyasından kurtulmasını, sınıf çıkarları uğruna mücadele etmesini sağlayacaktır. Cephenin kuruluşu sosyalist ve devrimci demokrat hareketlerin inisiyatifi ile olacaksa da, tamamlanmış halinin sendikaları, meslek örgütlerini ve diğer kitle örgütlerini kapsaması gerekir. Bu cephe çok az sayıda ilke etrafında kurulmalı, ayrıntıda farklılıkların birlikteliği engellemesine izin verilmemelidir. Başlangıç olarak bizim önerdiğimiz ilkeler şunlardır: işçi-emekçi çıkarları uğruna mücadeleyi merkeze almak, neoliberalizme, küreselleşmeci politikalara cepheden karşı çıkmak; hem ABD, hem AB emperyalizmlerine ve bunların savaşlarına kararlı biçimde karşı olmak; Kürt halkının haklarına sonuna kadar sahip çıkmak, askeri çözüme karşı durmak; İslamcı-laik çatışmasından uzak durmak; bütün demokratik haklar ve özgürlükler uğruna mücadele etmek. Bu cephe bir kez kurulduğunda, anlaşma sağlanabilirse Kürt hareketiyle el ele verebilir.

3. Cephe’nin oluşumunda Kürt  ve Kadın kurtuluş hareketi ile kucaklaşan enternasyonalist bir emek hareketinin direnişi, mevcut suni dengenin bozulmasında belirleyici bir öneme sahiptir.”Kürt özgürlük mücadelesiyle sosyalist hareketin stratejik ittifakı bir “emek ve özgürlük bloku” içinde gerçekleşebilirse “siyasal kurtuluşla toplumsal kurtuluş arasındaki bağlayıcı halka”ya tutunabilir, işçi sınıfı bütün ezilenlerin öncüsü konumuna yükselmek için bir kaldıraç edinebilir.” (Ertuğrul Kürkçü)

 

Elbette ki, 3. Cephe’nin oluşması sorunsuz olmayacaktır. Ezilenlerin ve işçi sınıfının henüz merkezde olmadığı bir cephe girişiminin problematiklerinin farkında olmayacak kadar safdil değiliz. Ancak sermayenin ve askeri- bürokratik diktatörlüğün egemenliğine karşı, bir dizi bölük pörçük karikatürler olarak değil, bir koalisyon ortaklığı olarak çıkmak, kapitalizme karşı bir çekim merkezi teşkil edecektir. Varoşların umutsuz öfke ve kini düzen karşıtlığına dönüşebilme olanağına kavuşacaktır. Ulusal mücadeleyle sınıf mücadelesi arasındaki ittifak, yeni bir dokuya dönüşerek sol damarlarda buluşacaktır.

Üçüncü Cephe, hiçbir grubu, örgütü, ya da partiyi feshetme ya da kendi faaliyetlerinden ayırma amacına yönelik bir proje değildir. Tek bir hedefi vardır: yığınları sermaye diktatörlüğünün ekonomik ve politik mevzilerine karşı bir güç haline getirmek. Bunu yaparken de farklı örgütlere çağrımız çok yalındır:

 

“Ayrı dur, beraber vur!”

Ersen Olgaç

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI