Baskın Oran’dan Orantısız Mantık Kullanımı!

Baskın Oran’ı uzun süredir bilirim. Yazar. Çok yazar. Bir dönemdir Radikal İki’de neredeyse her hafta yazar.

1990’lı yıllarda bir ara Aydınlık dergisinde de yazdı. Doludizgin ulusalcılığa doğru ilerleyen bir dergide yazmasını o zaman da yadırgamıştım.

Baskın Oran, daha sonraki süreçte, düşünsel bakımdan bir istikrara kavuştu. Liberal oldu. Olsun. Düşünsel ve siyasal alanın liberallere de ihtiyacı var.

2000’li yıllarda bazı internet sitelerinde birkaç kere karşı karşıya geldik kendisiyle. Baskın Oran’ın başı çekmesiyle, o zamanki Cumhurbaşkanına verilecek bir “demokrasi talebi” dilekçesi söz konusuydu. Karşı çıkmış, devletin başından, devletin suçlarına karşı dilekte bulunmanın yanlış olduğunu söylemiştim. Baskın Oran, yumuşak bir dille ve “sevgilerini yollayarak” benim “ilkel devrimciliğimi” kınamış ve “elinde daha iyisi varsa söyle” demişti. “Cumhurbaşkanları ardiyesi” memuru olmadığım cevabını verecektim ki, aniden siteyle ilişkim kesildi.

Baskın Oran’ın kendine fazla güvenme yanılgısı içinde olan neredeyse bütün “guru”larda görülebilecek üstten ve fazla “samimi” bir dili vardır. Kendine o kadar güvenir ki, denk getirdiğinde bir “sokak dili” kullanmaktan çekinmez. Örneğin son yazısında (“Tophane Olayı”, Radikal İki”, 3 Ekim 2010) “uysa da kodum uymasa da” deyişini kullanması gibi. Gerçi benim derdim bu dil değil, belki de bu “ölçüsüz dil kullanımı” sorununu, başka “guru”lardan da örneklerle ayrı bir yazı konusu yapmak gerekir.

Benim şu andaki derdim, Baskın Oran’ın “orantısız mantık kullanımı”. Mantıksal çarpıtma demek belki daha doğru ama Baskın Oran’ın yaptığı, çarpıtmadan öte bir şey. Fakat esas konuya girmeden önce Baskın Oran’ın “küçük” bir hatasını düzeltmeye çalışayım.

“…devlet denilen meret esas iki şey için vardır: 1) Şiddeti engellemek; 2)…cezalandırmak.”

Anlaşılan Baskın Oran ya devletin şiddetini görmüyor ya da bu şiddeti meşru gördüğü için şiddet kategorisinin dışında bir “meret” olarak ele alıyor. Evet ama “cezalandırma”nın doğrudan bir şiddet; devletin polisinin, askerinin, hapishanesinin, gardiyanının vb.bu şiddetin araçları olduğunu nasıl bilmez.

Şimdi esas konuya geçebiliriz. Baskın Oran bir sosyolojik tahlil yapmaya çalışmış ama esasında yapmak istediği tek şey, Tophane saldırısı ile AKP arasında bağlantı kurmak isteyenleri savuşturmak. Aslında bunun için bu kadar çaba göstermesine gerek yoktu, çünkü bence de Tophane saldırısı ile AKP arasındaki bağlantı oldukça dolaylıdır ve bu bağlantıyı kasıtlı olarak doğrudan hale getirmek isteyenler mantığı zorlamaktadır. Bağlantı sadece, AKP’nin içki karşıtı muhafazakâr politikalarının içki düşmanlarına cesaret vermesi açısından kurulabilir ama bu olayı AKP’nin ya da AKP ile doğrudan bağlantılı olanların yapmadığı açıktır.

Ne var ki, Baskın Oran, futbol maçlarında sık sık gördüğümüz, karşı takımın başarısız bir atağında topu ayağına geçiren takımın ani bir kontratağa kalkmasında olduğu gibi, AKP’yi kurtarmaya çalışmakla kalmamış, hazır topu ayağına geçirmişken karşı tarafın (Kemalistlerin) kalesine bir gol atmaya kalkışmış. İşte “orantısız mantık kullanımı” denen olay burada net bir şekilde ortaya çıkıyor. Baskın, “ ‘kaldırıma taşıp içki içenler’in bizzat yapmadıkları, ama haspelkader mensup oldukları tabakanın devlet aracılığıyla ‘halk’a yaptıklarını da bilançoya katmak lazım’ dedikten sonra neyi kastettiğini şöyle açıklıyor: “Devlet, Tophaneli gibi insanlara, onun galericilere yaptığı gibi sopayla girişmiyor ama, daha berbat girişiyor. Mesela başı kapalı binlerce kızın üniversitede okumasını engelliyor.” Devamı da şöyle: “Galeride içki içenler bunun da kefaretini ödüyorlar, çaresiz.” Fikrini pekiştirmek için Baskın Oran şu açıklamayı da yapma gereğini duymuş: “Tophaneli…bu küçük burjuva okumuşları ile Kemalist bürokrasiyi kafasında özdeşleştirir ve fırsatını bulunca kültürünün temel davranışına girişir: Sopa.

Özetlersek durum şu:

1.     Galerideki içki içen “küçük burjuvalar” bir tabakaya mensup.

2.     Bu tabaka devlet aracılığıyla başı kapalı binlerce kızı üniversitelere sokmuyor.

3.     “Küçük burjuva okumuşlarla” “Kemalist bürokrasi”yi kafasında özdeşleştiren (Tophaneli böyle bir özdeşleştirme yapıyor mu bilemem ama yukarda gördüğümüz gibi, Baskın Oran’ın böyle bir özdeşleştirme, daha doğrusu zorlama yaptığı kesin) ve Kemalist bürokrasinin başörtüsü uygulamasına çok kızan Tophaneli de  bu “küçük burjuvaların”, dolayısıyla “Kemalist bürokrasi”nin kafasına sopayı indiriveriyor, “çaresiz”.

Yani anlayacağınız, Tophaneli, devletin başörtüsü yasağına çok kızdığı için sergi izlemeye gelen insanları dövmüş. Doğrusu, Baskın Oran’ın, yazısında belirttiği üzre, olay yerinde, hatta o sırada ülkede bile olmadığı halde vardığı bu “net” sonuç karşısında insan, “bir de olay yerinde olsa ne olurdu acaba” diye düşünmekten kendini alamıyor.

Bu “netliğe” nasıl varıldığı tabii ki tartışılmaya değer ama bence tartışılmayacak ölçüde net olan şey, bu yazının, gelecekte, mantık derslerinde örnek bir yazı olarak okutulacağıdır. Neyin örneği mi? Elbette orantısız mantık kullanımının ve zorlamasının örneği.

Baskın Oran, bir yazara “esaslı kalem” “nişanı”nı bahşederken yazısının sonuna düştüğü notun hemen başında, “Ben bu yazıyı masa başında yazdım” demiş. Bunu iyi ki belirtmiş. Yoksa yazıyı başka bir “yerde” yazdığını düşünmeme ramak kalmıştı.

Gün Zileli

3 Ekim 2010

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI