Cengiz Çandar’ın Haritası!..

Bu yazının başlığını, daha önce Halil ve Oral hakkında yazdığım yazılarda olduğu gibi, “ideolojik yol haritası” diye düşünmüştüm önce. Hem de böylece, eski arkadaşlarım hakkında bir seri oluşmuş olacaktı. Ne var ki, Cengiz’in “ideolojik” bir “yol”u olmadığını görerek bu başlığı koymaktan vazgeçtim. Sonra “yolsuzluk haritası” koyayım dedim başlığı, biraz da espri olsun diye. Ondan da “yolsuzluk”un yapacağı yanlış çağrışımlar dolayısıyla vazgeçtim. Böylece “ideoloji” ve “yol” çıkınca geriye sadece “harita” kaldı. Tabii ki, coğrafi değil, siyasi harita.

Cengiz Çandar’ı, 1967 yılının sonlarında, MDD’cilerin atağa geçtiği dönemde tanıdım. Ben 1967 yılında henüz MDD’ci değildim ama artık MDD’ci denen gençler gözüme çarpmaya başlamıştı. Örneğin, “Mihri’nin askerleri” denen, hep birlikte dolaşan, hep birlikte yiyip içen bir grup vardı. Ersen Olgaç’ı, Serpil Çelenk’i, Tuncer Yanar’ı, Fehmi Erbaş’ı ve Cengiz Çandar’ı hatırlıyorum bu gruptan. Henüz MDD’cilik gençlik içinde esas akım haline gelmediğinden, hatta TİP’liler tarafından tecrit edilmeye çalışıldığından bu sıkı Mihrici grup, tecrit edilmeye çalışılan bütün gruplarda olduğu gibi özel bir dayanışma ve dışa kapalılık ruh hali içindeydi.

1968 yazında, benim de içinde yer aldığım MDD yanlısı Doğu Perinçek yönetimi TİP yönetiminin baskısıyla devrildiğinde, iç odada TİP’lilere karşı direnenler arasında Cengiz de vardı. O yaz, Doğu’nun yönetimini deviren TİP yanlısı Zülküf Şahin yönetimini zor duruma düşürmek ve bu yönetimin “pasifistliğini” kanıtlamak için Amerika aleyhindeki eylemlerimizi arttırmıştık. Bir seferinde Dedeman oteli çevresinde bir Amerikalı askerin yolunu çevirmiştik bir grup FKF’li olarak. Çocuğun korkudan dili tutulmuştu. Onunla İngilizce konuşan Cengiz’di. Çocuğu dövmeye gönlümüz razı olmadı, Cengiz ona sıkı bir Vietnam savaşı aleyhtarı propaganda çekti.

Doğu Perinçek ve Vahap Erdoğdu tarafından 1968 Kasım ayında çıkarılan aylık Aydınlık Sosyalist Dergi’nin yazı kurulunda Cengiz’le birlikte yer aldık. Ben, Cengiz, Atıl Ant ve Münir Aktolga, yazı kuruluna gençlik hareketinin rüzgârını temsil etmemiz için alınmıştık.

MDD’nin gençlik hareketine hakim olduğu 1969 yılında Cengiz Çandar da SBF Talebe Cemiyeti Başkanı seçildi solcu SBF öğrencisinin oylarıyla. Fakat bu arada, 1969 yılının ortalarından itibaren MDD’ci harekette de kamplaşma başlamıştı. 1969 yılının 21 Mayıs’ında, o zamanki gençlik önderlerinin Mihri Belli’nin annesinin Demirtepe’deki evinde yaptıkları tartışmalı bir toplantının ardından, Kızılay Park’ında o gece Doğu Perinçek, Ömer Özerturgut, Oral Çalışlar, Cengiz Çandar ve benim katıldığım alelusul ve kendiliğinden bir görüşmede, daha sonra TİİKP adını alacak illegal örgütlenme kararlaştırıldı.

1970 yılında MDD hareketi bölündü. Aydınlık Sosyalist Dergi yazı kurulunun benim de içinde bulunduğum çoğunluğu ayrılıp Proleter Devrimci Aydınlık dergisini çıkartmaya başladı. Bu çoğunluğun içinde Cengiz Çandar da vardı. Gerçi yazı kurulunda çoğunluk olmak genelde çoğunluk olmak anlamına gelmiyordu. PDA’cılar bu bölünmenin azınlık kanadını oluşturuyorlardı aslında. Bu azınlık psikolojisi bizde, itibarlı ve sert solcu bir ideoloji arayışına yol açtı ve bölünmeden birkaç ay sonra Maoculuğu benimsedik. Cengiz de hepimiz gibi ateşli bir Maocu olmuştu doğal olarak. Ne var ki, dil bilmesine rağmen Cengiz, Halil Berktay ve Şahin Alpay gibi, bizi Maocu literatürle “aydınlatmak” konusunda o zaman çok büyük bir performans göstermemişti diye hatırlıyorum. Çünkü Cengiz, işin teorik faslındansa “caka”sıyla daha çok ilgiliydi. “Caka”sı derken şunu söylemek istiyorum: Onun için önemli olan, Maoculuğun göz alıcılığının bize de bulaşması ve bizi de olabildiğince parlak göstermesiydi. Bu yüzden daha çok Mao’nun başının etrafından yayılan “güneş ışıklarıyla” ilgileniyordu.

Bu, iktidarın parlaklığıydı. O sırada Mao, dünyanın en kalabalık nüfuslu ülkesinin en zirvedeki tartışılmaz lideriydi, dolayısıyla, Çin elçiliğinden size aktarılan o Mao rozetlerinde Mao’nun başından çevreye sarı güneş ışıklarının yayılıp göz kamaştırması çok doğaldı. Fakat bir süre sonra Cengiz’in gözlerinin bu güç ve iktidar ışıklarıyla hepimizden fazla kamaştığını, adeta ışığa koşan kelebekler gibi bu iktidar ışıklarına kanat çırptığını fark etmekte gecikmedim. Cengiz, sadece Mao’nun başındaki iktidar ışıklarıyla ilgilenmekle kalmıyordu, ÇKP parti hiyerarşisinde yer alan 2. adam, 3. adam ve 4. adamın başındaki ışık huzmelerini saymaya da büyük önem veriyordu. Yazı kurulu toplantılarında vb. bizi de içine kattığı ufak tartışmalar hep bu konuda olurdu. Acaba Mao’nun halefi, 2. adam Lin Biao’dan sonraki 3. adam kimdi? Çu enlay 3. adam mıydı, yoksa bu görünüşten ibaret miydi, geri planda başka 3. adamlar pusuda beklemekte miydi? vb.

Daha sonra 12 Mart geldi. Aranmaya başladık ve hepimiz bir yerlere savrulduk. O zamanki parti yönetimi (yani fiiliyette Doğu) yazı kurulu üyelikleri dolayısıyla aranmaya başlayan ve aslında ülke içinde hiçbir işe yaramayacaklarını, hatta başa bela olacaklarını düşündüğü Şahin Alpay ve Cengiz Çandar gibi bazı arkadaşları “eğitim” adı altında Filistin kamplarına göndererek başından savmaya kalkmış. 1972 yılında ortaya çıkan İbrahim Kaypakkaya bölünmesinin ve onu takiben TİİKP’nin ülke içinde ağır darbe yemesinin ardından kamptaki TİİKP’li grup arasında büyük bir bunalım ortaya çıkmış. Bu bunalım, bölünme ve karşılıklı suçlama ortamında aklını kaçıranlar bile olmuş.

Cengiz Çandar, bu bölünme ve kriz ortamında parti ile olan bağlarını gevşetmiş, hatta kopartmış ama orada bulunduğu sırada Filistin hareketinin üst düzey yöneticileriyle yakın bağlar geliştirmekten de geri kalmamış. Öyle ya, Yaser Arafat ve diğer Filistin liderlerinin kafalarından Mao’nunki kadar parlak sarı ışıklar yayılmıyor olsa da onların da kendilerine göre bir iktidar alanları vardı ve iktidar alanlarına düşkün olduğu eni konu belli olan Cengiz bu alanlara doğru kanat çırpmaya başlamıştı bile. Böylece Cengiz, 1974 affından sonra Türkiye’ye döndüğünde artık bir “Ortadoğu uzmanı”ydı. Hem de “Yaser’e dedim ki” diye konuşan cinsinden.

Cengiz’i 1970’li yıllarda izlemem mümkün olmadı. Ama 1980’li yıllarda uzaktan da olsa (zaten yakından izlemek mümkün değildi artık onu) izleyebildim. Cengiz, hem Ortadoğu’dan Amerika’ya uzanan bir süreçte tam bir “dış politika uzmanı” olmuş, hem de “Yaser’e dedim ki” repertuvarını, “Bill’e dedim ki”, “Ronald bana dedi ki”, “Margaret’le bir seferinde” noktalarına kadar genişletmişti. İnsan bu kadar uzmanlaşınca iktidar odaklarının dışında kalması mümkün değildir, katiyen değildir. Kaldı ki, Cengiz’in iktidar odaklarının dışında kalmak gibi bir isteği ya da direnci de yoktu. Tam tersine.

Cengiz, bir “dış politika uzmanı” olarak 1980 sonrasında Turgut Özal’ın ve ANAP’ın dış politika danışmanı oldu ve devlet adamları repertuvarını genişletmeye “Turgut’a söyledimdi” biçiminde devam etti. Tuhaf bir beyin yapım vardır, sözcükleri birbirine karıştırır, her seferinde birinin yerine bir başkasını kullanır ve bu yüzden beni tuhaf bulan bakışların hedefi olurum. Örneğin ıspanakla pırasayı, bezelyeyle mercimeği, Serhat’la Serkan’ı daima karıştırırım. En çok karıştırdığım şeylerden biri de “uzman”la “azman”dır. Yukarda “uzman” derken “azman” dememek için azami dikkat gösterdim ve sanırım başardım. Beynimdeki bu karışıklığın bazı gerçekçi temelleri olup olmadığını bilemiyorum tabii ki.

Daha sonra Cengiz, gazeteciliğe intisap edip uzmanlığını bu alanda da sürdürdü. 1990’lı yıllarda bir gün gazeteci yeğenim Ümit Zileli’ye rastladığında beni sormuş, “amcan ne yapıyor” diye. Ümit de, “anarşist oldu” demiş. Cengiz’in cevabı şöyle: “Hâlâ mı?” Fıkra gibi değil mi, fıkralar da gerçeklerden kaynaklanır zaten.

Cengiz’in yazılarının çoğu dış politika ve “dünya ahvali” alanındadır. Cengiz’in uzmanlık dünyası siyaset azmanları diyebileceğimiz yöneticiler çöplüğünün unsurlarıyla doludur. Onun için önemli olan, dünyayı yöneten en tepedekilerdir. Onlar ne düşünüyor, ne yapıyor, hatta özel hayatları bile bu merakın dışında değildir. Onun yaşamında da, beyninde de normal hayatlarını yaşayan, bin bir günlük dertle boğuşan insanlara yer yoktur. Onlar, büyük liderlerin yönettiği kalabalıklardır. Dünyanın nasıl bir gidişat izleyeceğine o liderler karar verir. Cengiz’in de görevi bu belirleyici unsurların eğilimlerini tespit edip aktarmaktan ibarettir.

Bu yazıda Cengiz’i Amerikancılıkla vb. suçlayacağımı umanları hayal kırıklığına uğrattığımın farkındayım. Oysa Cengiz’in Amerikancılığı sadece en büyük olana tapmasından kaynaklanır, yarın dünya iktidarı diyelim ki Çin’e ya da Rusya’ya geçsin hemen onların en yakınında (zaten bugünden de pek uzaklarında değildir) yer alacaktır. Cengiz sadece ve sadece iktidarcı ve “büyük adamcı”dır. Küçük bir ruha sahip olanların onulmaz hastalığı.

Gün Zileli

20 Eylül 2010

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI