Üç “Ulus”!!!

referandum-harita

Son Referandum, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla ivme kazanan ve artık hızını yitirmiş yukardan Türkiye modernleşmesinin sonucunda, birbirinden kültürel ve ruhsal bakımdan kopmuş üç “ulus”un oluştuğunu göstermiştir: Devlet “ulus”u; İslam “ulus”u; Özerklik “ulus”u.

TV kanallarından birindeki bir “Amerikan güreşi” programında  gözümü ilişen ve bana gevezeliğinin geri zekâlılığından kaynaklandığı izlenimini veren Rasim Ozan Kütahyalı adlı delikanlının, sırf benzer bir dil konuştukları için Azerilerin “Türk milleti”nin bir parçası olduğu yanılgısı, herhalde ulusun tanımındaki “dil birliği” faktörünü abartmasından kaynaklanmaktadır. Oysa “ulus” denen topluluklar, dil birliğinden çok kültürel ve ruhsal ortaklıklarla oluşur, toplulukları bir arada tutan en önemli unsurlar bunlardır.

Referandum göstermiştir ki, yukarda sözünü ettiğim üç topluluk (“ulus”) birbirinden neredeyse coğrafi “sınırlar”la bile ayrışacak ölçüde bir kültürel ve ruhsal kopuş içindedir. Taraf gazetesinin biraz da aşağılamak ya da alay etmek amacıyla ortaya attığı “tuzlu su muhafazakârları” deyimi, Devletçi “ulus”un Trakya, Ege ve sahil şeritlerinde yoğunlaşmasına bir göndermedir. (Sahil şeridinde yoğunlaşan bu “ulus”un ne kadar “tuzlu su muhafazakârı” olduğunu bilemem ama sırtını AKP’ye ve Türkiye’nin, birazdan değineceğim en muhafazakâr kesimlerine dayayarak kahramanlık yapmaya çalışan Taraf’ın ve Yasemin Çongar başta olmak üzere yazarlarının çoğunun “tatlı su liberalleri” olduğunu söylemek mümkündür. Tarihte özgürlük mücadelesinin kahrını çekmiş gerçekten kahraman liberalleri tenzih etmek için bu terimi kullanmak zorunlu oldu artık.) Bu kesim, ruhsal ve kültürel yönelimleriyle, diğer iki kesimden gerçekten kopup yoğunlaşmış ve adeta katılaşmıştır. Başlıca özelliği devletçi olmasıdır ama bu tanım bu kesimi tanımlamakta artık biraz yetersiz kalıyor gibi. Bu “ulus” Türkiye modernleşmesinin yarattığı görece “kültürlü” ve “eğitimli” bir kesimdir. Tüm devletçi ve ulusalcı önyargılarına rağmen, “ilerlemeci sol”a açıktır, hatta “ilerlemeci sol” bu ulusun içinden çıkmıştır denebilir. Üniter devletçi ve yukardancı, elitist yönelimlerini ne kadar eleştirirsek eleştirelim bu “ulus”, Tarafçıların ve bir kısım Radikal yazarının şımarıkça yaptığı gibi öyle elimizin tersiyle kolayca bir kenara atabileceğimiz ve bozuk para gibi harcayacağımız bir kesim değildir. Türkiye’nin toplumsal ve politik hayatında olumsuz ve olumlu yanlarıyla dikkate alınması gereken ve ilerde, içinden devrime omuz verebilecek öğeler çıkartması muhtemel, ciddiye alınması gereken bir kesimdir.

Taraf’çıların “yönetime el koyduğu”nu iddia ettiği “halk”, Orta Anadolu’da yoğunlaşmış İslamcı-muhafazakârlığının oy deposunu oluşturan ve 1950’lerden beri bütün sandık yarışlarından “zafer”le çıkan, kendisi “yönetime el koyamasa” da, sağcı muhafazakâr partilerin “yönetime el koymasını” sağlayan İslam “ulus”udur. Kemalist modernleşmeye büyük direnç gösteren bu “ulus”un kültürel ve ruhsal motivasyonu her zaman İslamiyet olmuştur ve “Devlet Ulusu” ile eskiden beri büyük bir ruhsal ve kültürel uyuşmazlık içindedir. Bu uyuşmazlık artık bugün bu iki kesimi iki ayrı “ulus” olarak görmemize neden olacak bir kopuş noktasına gelmiştir. İslam “ulus”u, liberallerimizin sandığı gibi “demokratik” bir yönelim içinde falan değildir. Geçmişteki Alevi katliamları ve Sivas’taki Madımak katliamı bu “ulus”un en aşırı unsurları tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu “ulus”un en başta gelen özelliği, yukardan modernleşmeye direnmesi ve Anadolu Muhafazakâr-sağcılığına dayanan politik partileri iktidara getirmesidir (Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP, Doğruyol Partisi ve AKP). Hem boykota hem de “hayır”a en büyük oranlarda olumsuz cevap verip “evet”e yığılan illeri gözden geçirdiğimiz zaman bu durum daha iyi görülür: Erzurum, Erzincan, Elazığ, Bayburt, Adıyaman, Maraş, Malatya, Kayseri, Sivas, Niğde, Aksaray, Nevşehir, Konya, Karaman, Yozgat, Kütahya. İşte, “yönetime el koyan” ve orta Anadolu’da yoğun ve bütünsel bir kitle oluşturan kalabalık budur. Buraların İslamcı-muhafazakâr Anadolu sağcılığının en koyu bölgeleri olduğu açıktır. Nasıl olmaktadır da, bu dinsel bağnazlığın kaleleri şimdi “demokrasinin” kaleleri olmaktadır? Mantığını kaybetmişçesine “halka güveneceksin” türü fetvalar veren gazetecilere hayret etmemek mümkün değil.

Gazeteciler bir el çabukluğu daha yaptılar. Örneğin, tarihte görülmemiş ölçüde büyük bir boykot eylemini gerçekleştiren (katılım %9) Hakkari halkını hiçe sayarak ve sandığa giden bölgedeki polis ve memurların oylarına dayanarak Hakkari’yi bile “evet”e boyayıp ortaya sahte bir harita çıkarttılar. Oysa toplamda %50’ye varan bir boykot gerçekleştiren Kürt halkının yaşadığı bölgelerin ayrı bir renge boyanması gerekirdi. Bu renk, “Özerklik Ulusu”nun haritasını çok net bir şekilde ortaya koyacaktı. Orada çok farklı kültürel ve ruhsal şekillenmesiyle başka bir “ulus”, başka bir halk yaşamaktadır. Bu “ulus” bugünkü somut durumda, politik haritanın güneydoğu parçasında fiilen kültürel, ruhsal ve hatta politik bir özerkliğe yönelmiştir. İslam “ulus”u ile ortak dinsel bağlardan gelen bazı iç içelikleri (Bitlis örneği bunun göstergesidir) olmakla birlikte, bu bağ da onun özerk yaşama talebini bastırmaya yeterli olmamaktadır. Devlet “ulus”u, üniter devletçiliği ve politik partisi CHP’nin aptalca yönelimleri nedeniyle Özerklik “ulus”una en uzak noktadadır bugün. Yeni telafi edici politikalar üretilmediği sürece iki “ulus” arasındaki uçurum büyümeye devam edecektir.

MHP, İslam “ulus”unun ikinci partisidir. MHP faşizmi her zaman, yukarda adlarını andığımız şehirlerin oluşturduğu İslami faşizan eğilimlerden beslenmiş, militanlarını bu bölgelerden devşirmiştir. MHP’nin “sekülerliği” hiçbir zaman politik manevraların doğurduğu ihtiyaçların ötesine gidememiştir. Son referandumda MHP, AKP ile yaptığı taban kavgasını sınamaya kalkmış ve yenilgiye uğramıştır. Anadolu sağcılığının ve İslamcılığının Devlet “ulusu” ve onun partisi CHP ile olan kan uyuşmazlığı nedeniyle bölünmez bir bütün olduğu bir kere daha kanıtlanmıştır. Bu anlamda, kurnaz bir politikacı olan Devlet Bahçeli’nin MHP’nin geleceği açısından politik bir hata yaptığı söylenebilir. Ne var ki, buradan, MHP’nin “işinin bittiği” sonucunu çıkartmak yanlıştır. Anadolu sağcılığının ikinci partisi olan MHP, önümüzdeki seçimde, “evet”e kaptırdığı oylarını yeniden toplayacak ve AKP’nin İslamcı-muhafazakâr seçmenin beklentilerine gereğince yanıt veremediği ölçüde AKP’nin tabanını oymaya devam edecektir.

Bir de bu üç temel “ulus”tan tamamen farklı ruhsal ve kültürel özellikler gösteren, hem kısmen boykota, hem de büyük oranda “hayır”a cevap verip “evet”i hezimete uğratarak çok farklı bir profil çizen “Dersim ulusu” vardık ki, Anadolu sağcılığının göbeğinde bir ada gibi görünen bu “küçük ulus” başlı başına başka bir yazının konusudur ama ben Kayseri ve Konya’nın oylarıyla ayağı kalkıp göbek atan “yetmez ama evet”çilerimizin yerinde olsam, Kayseri, Konya ve Kütahya’ya özgürlük dersi vereceğine kuşku olmayan Dersim’i neden kaybettik, daha doğrusu neden hiç kazanamadık diye derin derin düşünürdüm.

Gün Zileli,
15 Eylül 2010

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI