İşçi Sınıfının Uvriyerizmi Bürokrasinin Vesayeti Sendikaların Bürokratlaşması (Ali Kar)

Uvriyerizm, nitelik itibariyle sosyalizm dışı sağ ya da sol sapmanın kapsamına girmez. Onun, işçi sınıfının henüz kendisi için sınıf olma aşamasına gelememiş ve kendiliğinden sınıf olma özelliğine sahip, proleterleşme sürecindeki kır yoksullarının, kendi dışındaki küçük burjuva bürokrat katmanlara karşı GÜVENSİZLİK duygusunun, düşüncesinin ismi olduğunu belirtmek herhalde yanlış sayılmaz. İşçi sınıfının henüz sınıf bilincine ulaşmamış ana gövdesi, kendi dışındaki küçük burjuva bürokrat kesimini dış dünyanın bir parçası olarak görür. Geçmişte köylülerle feodaller arasında sürüp giden sınıf kavgalarında ruhbanlar, askerler ve sivil bürokratlar hep feodallerden yana tavır koymuşlardır. Bu tarihsel olgu, feodal dönemde mülksüz yoksulların zihnine yerleşmiştir. Aynı zihinsel yansıma bu kez tarih sahnesine çıkan işçi sınıfına geçmiş, bir düşünce mirası olarak intikal etmiştir. Çünkü kır yoksulları ve topraksız köylüler yeni işçi sınıfının ana kaynağı idiler. Güvensizliğin sınıfın beyninden silinip atılması için sınıf mücadelesinin inişli çıkışlı süreçlerine ve o süreçlerin yaratacağı kendisi için sınıf olma aşamasının gerçekleşmesine ihtiyaç vardır. Kökenleri ruhban sınıfından gelen bilim insanları, burjuvaziye bir yanıyla bağımlı olsalar da görece bağımsızlıkları da vardır.

Bilimsel, kültürel ve sanatsal alanda üretim yapanların küçük burjuva kategorisine dahil edilmesi yanlıştır. Bunlara, bilim, teknik, sanat ve kültür işçileri demek daha doğru ve isabetli olur. Temelde kol emeğiyle entelektüel emek bir bütünün birbirini tamamlayan parçalarıdır. Her iki kategorideki emeğin yaratmış olduğu değerleri burjuvazi ve vesayetçi diktatörlükler sömürmektedir.

İşçi sınıfı sınıf bilincine ulaştığı ölçüde kendisi gibi üretici olan entelektüel emeğin temsilcilerine karşı güvensizlik duymaz. Tam tersine, geçmiş mücadelelerde yürekten güven duydu. En azından sınıf mücadelesinin iki yüz yıllık tarihi boyunca, beyinsel üretim yapan, sömürücü burjuvaziyi terk edip işçi sınıfıyla bütünleşen komünist aydınlara karşı işçi sınıfı asla güvensizlik göstermedi. Onları hem yüreğinin tüm sıcaklığıyla, hem de üreten kollarıyla sımsıkı sardı. Karl Marx’ı, Engels’i, Ekim Devrimi’nin önderleri arasında Lenin’i, Troçki’yi kendisine önder olarak kabul etti.

Tarihin tanıklığını iktidar hırsıyla boğanlar objektif değerlendirmeden uzaktırlar. Lenin’in ölümünden sonra iktidarı gaspeden Stalin’in temsil ettiği bürokratik diktatörlük hizbi, Lenin döneminde gerçekleştirilen devlet mülkiyeti zemininde  boy verip gelişti. 70 yıl sonra devrimin bütün kazanımlarını sonuçlarıyla birlikte boğup yok etti.

İşçi sınıfının devleti nasıl olup da otoriter bir bürokratik burjuva devletine dönüştü? Stalin hizbinin Troçki’yi hain ilan etmesi inandırıcılıktan uzaktır. Lenin’in sağlığında Savaş Komiseri olan Troçki gibi Ekim Devrimi’ne hizmet etmiş birini hain ilan etmek sadece vefasızlık olarak adlandırılamaz. Bu, kısmen yönetimde olan ÜRETENLERİ yönetimden tamamen uzaklaştırmanın ve onların sınıfsal demokratik iktidara giden yolunu kapatarak iktidarı gasp yoluyla ele geçirip bürokratik diktatörlüğü kurmanın başlangıç sürecini oluşturuyordu.

Ne yazık ki, farkına varılmadan üretim araçlarının devlet mülkiyeti biçiminde yanlış konumlandırılması, bürokratik diktatörlüğün maddi zeminini yaratmıştı. Stalin, parti ve devletin bürokratik diktatörlüğünü demokratik olmayan bu mülkiyet zemini üzerinde geliştirdi. Vesayetçi Kemalizm de diktatörlüğünü devlet mülkiyeti üzerinde inşa etmiştir. Mısır, Cezayir, Suriye, Irak gibi farklı benzerlikteki Üçüncü Dünya ülkelerinde vesayetçi küçük burjuva diktatörlükleri aynı yolu izlediler. Sovyetçi bürokratik vesayetçi diktatörlerin, başta Kemalistler olmak üzere, Üçüncü Dünyanın vesayetçi diktatörlükleriyle girişmiş oldukları ittifaklara anti-emperyalist kılıfını giydirseler de, bu amaca hizmet etmekten çok, biri burjuvazi, diğeri proletarya adına egemenlik kuran vesayetçi, üretim dışı, tüketici diktatörlerin evrensel iç dayanışmalarına hizmet etmekten başka bir işlevi olmamıştır. Bu politikalar, halklara dayanışma veya Enternasyonalizm diye lanse ediliyor; Karadeniz’de 14’lerin boğdurulması, daha sonra Mısır’da komünistlerin idamı sosyalizme mi hizmet etmiştir? Sosyalizm, mal, hizmet, bilim, kültür ve sanat alanında, demokratik mülkiyet zemininde, demokratik bir biçimde üretim yapanların vesayet tanımadan, doğrudan kolektif olarak, demokratik temelde yönetilen bir sistemin adıdır. Sınıflı toplumun tarih sahnesine çıkışıyla birlikte, bilimsel, sanatsal ve kültürel değerlerin algılanıp özümlenmesinden mahrum bırakılan toplumun büyük çoğunluğu, bölüşümün demokratikleştirilmesiyle kültürel ürünlerden payını alacak kişilikli insan olmanın yepyeni ruhsal şekillenmesine kavuşacaktır. Bu sistemde insan doğasıyla ters düşmeyen, toplumsal ortak değer üreten, kol emeğiyle entelektüel emeğin vesayetsiz yönetimleri proleter demokrasinin tartışılmaz gereğidir. İnsani etik değerlere göre başka türlü düşünmek insanın özüyle ters düşer ve demokrasinin içeriğiyle büsbütün çelişir.

Hiçbir şey üretmeyen vesayetçi, kopyacı küçük burjuva bürokratlarına karşı işçi sınıfının UVRİYERİST düşünceler taşıması, kaygı duyması, güvenmemesi onları telaşlandırıyor. Vesayetçi bürokrasi uvriyerizm eleştirisini bir silah gibi kullanıp işçi sınıfını ürküterek sanki bir sapma içindeymiş gibi onu haklı iktidar talebinde tereddüte düşürüp bir boşluk yaratma amacındadır. Bu boşluktan yararlanıp sınıfın haklı demokratik iktidarını Ekim Devrimi’nden sonra bir kez daha gaspetmenin hesabını yapmaktadır.

Bürokrasinin Kemalist ya da Leninist olması onun vesayetçi niteliğini değiştirmez. Kemalist bürokrasi diktatörlüğü nasıl Anadolu’da demokratik burjuva devlet yapısına engel olduysa, Ekim Devrimi’nden hemen sonra Leninist vesayetçi Sovyet bürokrasisi de bütün Sovyet toplumunu vesayet altına almıştır. Bu tarihsel olgu, iki temel sınıfın, üretim başta olmak üzere aynı derecede siyasi yönetim alanında gerekli bilgi ve beceriyle yeni tanıştığını göstermektedir. Vesayetçilerin, kimi yerde entrika, kimi yerde de zorbalık yöntemlerine karşı koyacak güce henüz ulaşamamışlardı. Bir başka neden, her iki vesayetçi bürokrasinin silahlı askerlerden oluşması, dengeleri vesayetçi bürokrasi adına ve lehine değiştirmiş olmasıdır. Her sınıf, kendi sınıf karakterine uygun demokrasi modelini seçer, geliştirir ve uygular. Küçük burjuva bürokratları, sınıf olmaktan uzak ara tabaka kategorisine girerler. Onların yönetimi, ne kapitalizm ne de sosyalizmdir. Kapitalizmle sosyalizm arasında yozlaşmış, geçiş dönemine özgü bir ara sistemdir. Kendi sosyal karakterlerine benzer yönetim modelleri  demokrasiye değil, diktatörlüğe dayanır. En kötü sosyalizm kapitalizmden daaha iyidir diyenler var. Gerek kol emeğiyle gerekse entelektüel emekle üretim yapanlar sosyalizmin en mükemmeline hem layıktırlar, hem de onun yaratıcısı bizzat kendileri olacaktır. Sosyalizmin en kötüsüne razı olanlar, olsa olsa vesayetçi küçük burjuva bürokratlarından farkı olmayanlardır. Proletarya, kendisine yöneltilen UVRİYERİZM eleştiri ve suçlaması karşısında entelektüel emeğin üretici karakteriyle bütünleşip sınıfın yaratıcı bilinciyle tarihsel haklı iktidar mücadelesinde vesayetçilere meydanı boş bırakıp iktidarı onlara terk etmeyecek düzeyde üretim becerisiyle birlikte Ekim Devrimi’nin deneyim birikimini değerlendirecektir. Topyekun üretim içinde olan emek grupları, sanayi, tarım, bilim, kültür, teknoloji alanlarında sınıf olma aşamasına ulaştıkları ölçüde UVRİYERİZMİN yerini iki farklı emek grubunun, kol emeğinin ve entelektüel emeğin güçlü bütünlüğü alacaktır.

Elbette proletarya bir tabu değildir. UVRİYERİZM gibi, onun çürümüş sendikal bürokrasisi de, sınıf olarak kendisi de bütün eksik ve zaaflarıyla eleştiri süzgecinden geçirilmeye muhtaçtır. Her türlü toplumsal statükonun panzehiri yapıcı eleştiridir. Çürümeyle karşı karşıya gelen toplumsal hücreler hayatın değişik yasalarının uygulanmasıyla kendilerini yenileyebilirler. Sınıflar savaşının erken döneminde işçi sınıfının kendi buluşu olan sendikalar başlangıçta sınıfın taleplerine öncülük yaparken sürecin ters yönde gelişmesiyle zaman içinde bürokratlaşmanın, yozlaşmanın zeminine çivilenmişlerdir. Bütün toplumsal kurumlar gibi değişimin itici gücü karşısında kendi statükolarını korumaya yönelik tutucu bir tavır takınmışlardır. Tarih boyunca bu hep böyle olagelmiştir.

Proletaryanın gelecekteki iktidar alanı devlet değil, sendikalar olacaktır. Proletarya, sendikaları demokratikleştirmeden iktidarı burjuvaziden devralsa bile sosyalizmi inşa etmesi olanaklı gözükmüyor. Sendikaların demokratik yapıyı dönüştürecek değişimin ileri manivelası fabrika ve işyeri komiteleri, mahalli ve bölgesel komitelerle federasyonlaşarak demokratik sendikaları yeni baştan yaratacak sosyalist toplumun temel dinamiklerini oluştururlar.

1917’den 1921’e kadar geçen sürede Bolşevikler, proletaryaya “denetim senin, yönetim benim” anlayışını dayattılar. Bu anlayışa göre, fabrika komitelerinin fonksiyonu üretimin basit düzeyde denetlenmesinden ibaretti. Üretimin yönetilmesi tamamen teknokratlarla bürokratların inisiyatifindeydi. Ülke veya toplumun yönetimi için önce, devrimin en kritik günlerinde bütün iktidar Sovyetlere deniliyordu. Sonra sloganımız değişmelidir denerek bütün iktidar fabrika komitelerine veriliyor. Sonra iktidar yeni baştan Sovyetlere veriliyor. En sonunda Sovyetler de dışlanarak iktidar partinin tekeline sunuluyor. Bütün bunlar ilkeli bir politikadan uzak, iktidar için reelpolitik bir yol izlendiğini gösteriyor. Günümüzün irili ufaklı, üretimden kopuk, vesayetçi küçük burjuva diktatör adayları vesayetin tarihsel ihanetini yok sayıp onu masum ve günahsız saymaktadırlar. Onlar proleteryanın haklı iktidarını gaspederek, Ekim Devriminin gelişme fırsatını yıkıma uğratarak, her türlü toplumsal çürümenin tartışmasız müsebbibi oldular.

Maurice Brinton, Bolşevikler ve İşçi Denetimi (Ayrıntı Yayınları, 1993) adlı kitabında o günkü gelişmeleri şöyle aktarmaktadır:

“1917 ortalarında Bolşeviklerin fabrika komitelerine verdiği destek öyle bir hal almıştı ki, Menşevikler lehine Marksizmi terk etmekle suçlanacaklardı. Gerçekte Lenin ve izleyicileri, Marksist merkezi devlet anlayışının yılmaz savunucusu kaldılar. Bununla birlikte, doğrudan hedefleri merkezileşmiş proletarya diktatörlüğünü kurmak değildi henüz. Burjuva devleti ve burjuva ekonomisini olabildiğince ademimerkezileştirmekti. Devrimin başarısı için gerekli bir koşuldu bu. Bu yüzden, ekonomik alanda, sendika değil de gözde olan fabrika komitesi, ayaklanmanın en etkili ve öldürücü aracı oldu. Böylece sendikalar arka plana itildi. Bu belki de Bolşeviklerin bu aşamada işçi denetimini ve bunun örgütsel aracı olan fabrika komitelerini niçin desteklediklerinin en açık ifadesidir. Bu gün sadece cahiller ve aldatılmaya gönüllü olanlar hâlâ üretim noktasında proleter iktidarının, daima Bolşeviklerin temel bir ilkesi veya hedefi olduğuna inanmakla kendilerini kandırabilirler.”

“Birinci Bütün Rusya Fabrika Komiteleri Konferansı, yönetiminde anarko-sendikalistler olmasa da güçlü bir şekilde yeni bir çeşit anarko-sendikalizmle renklenen bir gazete olan Novy Put (Yeni Yol) tarafından düzenlendi… Daha sonraki Bolşevik kaynaklara göre Konferansa 86 Bolşevik, 22 Sosyal Devrimci, 11 anarko-sendikalist, 8 Menşevik, 6 Maksimalist ve 4 partisiz katılmıştı… Bolşevikler iktidarı ele geçirmenin eşiğindeydiler ve fabrika komitelerine karşı tavırları da şimdiden değişmeye başlıyordu. Geleceğin Lenin hükümeti Çalışma Komiseri Schmidt, birçok alanda neler olduğunu anlatıyordu: Fabrika komitelerinin oluşturulduğu anda sendikalar gerçekte daha ortada yoktu. Boşluğu fabrika komiteleri doldurdu… Bir başka Bolşevik konuşmacı belirtiyordu ki, fabrika komitelerinin etkisinin büyümesi doğal olarak işçi sınıfının sendikalar gibi merkezi ekonomik örgütlenmelerin pahasına gerçekleşti. Tabii bu, pratikte son derece istenmeyen sonuçlara yol açan fazlasıyla anormal bir gelişmedir…Odesalı bir delege, farklı bir bakış açısını vurguladı. Diyordu ki, Denetim Komisyonları, basit yoklama komisyonları olmamalıdır; daha şimdiden üretimi işçilerin ellerine aktarmaya hazırlanan geleceğin nüveleridir… Artık devletin değil, onların idare etmesi gerekli.”

“Lenin bu aşamada, fabrika komitelerinin büyük önemini, Bolşevik Parti’nin iktidarı ele geçirmesine yardım edecek araç olmasında görüyordu. Orjonikidze’ye göre, Lenin şunu öne sürüyordu: Ağırlık noktasını fabrika komitelerine kaydırmalıyız. Fabrika komiteleri ayaklanmanın organı olmalıdırlar. Sloganımız değiştirilmeli ve Bütün iktidar Sovyetlere yerine, bütün iktidar Fabrika Komitelerine demeliyiz.” (s. 43-44)

Lenin acaba bilimsel şüphecilikten yola çıkarak önce bütün iktidar Sovyetlere sloganını açıklıyor, Devrimin kritik günlerinde de sloganımızı değiştirelim ve bütün iktidar Sovyetlere yerine bütün iktidar fabrika komitelerine mi diyordu? Burada önce iktidarı Sovyetlere teslim etmek isterken, Sovyetlerin yapısı homojen değil, heterojen yapıdaki bir iktidardan mutlaka uzak tutulması gereken tüketici askeri bürokrasinin Sovyetlerin bünyesinde yer almasının gelecekteki iktidarın vesayet altına düşme ihtimalini hissedip birinci yanlış hedeften vazgeçerek proleteryanın temel temsilcileri olan fabrika komitelerine verme isteği, yanlış iktidar anlayışından doğru iktidar anlayışına atılan bir adım mıdır? Eğer öyleyse doğru iktidar anlayışına varılması ve bu anlayışın kaçınılmaz doğal sonucu olarak fabrika komiteleri hem siyasi hem de ekonomik iktidarın gerçek temsilcileri olacaktı. Böylece endüstride devlet mülkiyeti yerine üretenlerin kolektif sendika mülkiyeti hayat bulmuş olacaktı. Mülkiyetin demokratikleşmesi bütün sistemin demokratikleşmesini yaratacaktı. Proletaryanın vesayetsiz, doğrudan yönetimi 70 yıldan sonra tepetaklak yıkımı değil, bütün insanlığın mutlu, eşit, geleceğe giden yolunu açmış olacaktı. Lenin Sovyetlerden aldığı iktidarı fabrika komitelerine verirken doğru bir karara varmıştı. Daha sonra iktidarı fabrika komitelerinin elinden alıp Sovyetlere teslim etmesi hangi haklı gerekçelerle açıklanabilir? O günün şartlarında proletaryanın hem üretim hem de yönetim yeteneği yeterli düzeyde gelişmemişti, iktidarı muhafaza edip sürdürecek çapta değildi denirse o zaman proletaryanın doğrudan iktidarı yerine proletarya adına küçük burjuva vesayetçi diktatörlerin iktidarı söz konusu olmaktadır. Ne yazık ki, proletarya iktidar için araç olmaya dönüştürülmüş oluyor. Tıp bilimini yanlış bir operasyonla uygulayan bilim adamı neticede yapmış olduğu yanlış ameliyatla bir veya birkaç bireyin yok olmasına neden olur. Halbuki toplumsal kuramcıların teoride yapacağı en ufak hata bütün insanlık toplumunun nice yüzyıllarını kapsayan geleceğini alt üst eder, umutlarını karartır. Zulüm ve sömürü dünyasının yolunu açar. Sistemin ömrüne ömür katar.

Ali Kar

13 Ağustos 2010

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI