SSCB, KOMİNTERN, TKP, KEMALİST REJİM – X

Son seminerde, on seminer tutan konumuza ilişkin bir toparlama yapacağız.

İlk seminerlerde de işlediğimiz gibi, 1917 devrimi, insanlığın insanlıık tarihi boyunca en büyük kolektif coşkuydu diyebiliriz. Ne var ki, coşkunun büyüklüğü hayal kırıklığının da büyüklüğünü belirlemektedir. 1917, ezilen insanlığa ne kadar büyük umut verdiyse, 1917 sonrası da o kadar büyük bir hayal kırıklığı olmuştur. Elbette bu bir anda olmamıştır. Depremin merkezindeki Sovyetler Birliği’nde hayal kırıklığı daha 1919 yılında başlamışken, umut dünya yüzünde yayılmaya devam ediyordu. 1930’lara üyük temizliklerle ve Hitler-Stalin paktıyla birlikte durum umutsuzluktan da öteye gitti ve özellikle Avrupa’da işçiler ve aydınlar bir ihanete uğrama duygusunu yaşadılar. Ne var ki, 2. dünya savaşında SB’nin Nazileri yenmesi yeni bir umut dalgası yarattı, ardından Çin devrimi de buna katkıda bulundu. Ne var ki, Macar devrimi ve Prag baharı artık Sovyetler Birliği’nin devrimi ve sosyalizmi falan temsil etmediğini net bir şekilde gösterdi. Bunun sonu duvarın yıkılması oldu.

İşte bu umut ve umutsuzluk dalgaları içinde, bütün dünya komünist partileri çalkalanıp durdu. Başlangıçta TKP açısından bir çalkalanmadan söz edemeyiz, çünkü TKP tamamen Moskova’ya bağlı bir aparattı ve diyelim ki, Nazım Hikmet muhalefeti gibi unsurlar ortaya çıktığında bunu Stalinist sessiz tasfiye geleneğiyle halletmesini biliyordu.

TKP ve sol hareketin 70 yıllık sürecine baktığımız zaman gördüğümüz temel özellik, bu partinin ve genel olarak solun:

a. Sovyet dış politikasının aleti olduğu;

b. Bunun sonucu ve aynı zamanda kendi küçük burjuva sınıfsal güdülerinin ürünü olarak egemen sınıfların yedek gücü rolünü oynadığıdır.

Moskova’nın direktifleri doğrultusunda, önce Kemalist iktidarın zayıf bir yedek gücü rolünü oynayan TKP, bunun sonucu olarak, Kürt isyanlarının bastırılmasına, Dersim katliamına olur vermek gibi onursuz politikaların aracı olmuştur.

Dünya savaşında TKP keza, Nazilere karşı direnme adına, yine Moskova’nın talimatlarına göre kendini dağıtma kararı almış, bunu uygulamış ve lideri Şefik Hüsnü’yü, Milli Şef hükümetiyle yapılan gizli bir pazarlığın sonucunda Türk ordusuna subay olarak göndermiştir.

Aynı TKP, DP muhalefetinin kuyruğuna da takılmış ve 1951 yılında, DP iktidarının darbesiyle ömrüne son verilmiştir.

Bundan sonra küçük gruplar veya bireyler olarak hareket eden komünistler, araları Moskova ile ne kadar açık olursa olsun, uzun yıllar edindikleri kuyrukçu alışkanlırı sonucunda, yine herhangi bir hakim sınıf kesiminin kuyruğuna takılmaktan geri kalmamışlardır. 27 Mayıs darbesini destekleyen komünistler, daha sonra da 27 Mayısçı ve cuntacı olmuşlar ve 12 Mart darbesi de dahil askeri müdahaleleri desteklemiş ve teşvik etmişlerdir.

Keza, Türkiye solunun başına bela olan MDD teorisi de bu eski komünistlerin Stalinist/Menşevik bu teoriyi parlatıp genç kuşakların önüne koymalarıyla revaç bulmuştur. Türkiye solunun 1960’lardaki, hatta 1970’lerdeki başarısızlığının en büyük müsebbibi bu stalinist/menşevik mdd teorisidir. Bu teorinin doğal sonucu olarak, sol, 1970’lerde bu sefer parlamentarist Ecevit CHP’sinin şemsiyesi altına girmiştir.

Bugün de sol, aynı kuyrukçu temel eğiliminin ürünü olarak ulusalcı ya da liberal-fetullahçı egemen sınıf kesimlerinden medet ummakta, onların yedek gücü rolünü oynamaktadır.

Sol, bu temel alışkanlığını yenmediği sürece Türkiye’de hiçbir zaman bağımsız bir devrimci güç rolünü oynayamayacaktır.

Gün Zileli

3.6.2010

Özgür Üniversite-İstanbul

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI