SSCB, KOMİNTERN, TKP, KEMALİST REJİM – III

TKP’nin üç kesimin bileşiminden oluştuğu söylenebilir. Birincisi, (eğer TKP’nin bir parçası olarak kabul etmek gerekirse), THİF çevresinde toplanmış, Salih Hacıoğlu’nun önderlik ettiği Anadolu komünistleri; ikincisi, Rusya’daki savaş esirlerinin oluşturduğu, Mustafa Suphi’nin önderlik ettiği kesim; üçüncüsü, Almanya’daki Spartakist hareketten etkilenmiş komünist aydınların oluşturduğu ve Şefik Hüsnü’nün önderlik ettiği grup.

Rusya’daki iç savaş ve sonrasındaki istikrarsız ortam ve aynı döneme rastlayan, yeni Ankara rejiminin kuruluş döneminde Türkiye komünist hareketi de benzer bir kargaşalığı yaşamıştı. Ne var ki, 1920’lerin ortalarına doğru, bu iki ülke de görece bir istikrar dönemine girmiş, her ikisinde de devletçi güçler aşağıdan ayaklanmaları denetim altına almışlardı. Buna bağlı olarak, Komintern de devrimci bir çalkantı döneminin politikalarından istikrarlı-devletçi bir dönemin politikalarına doğru evrilmiş ve Stalinizm yavaş yavaş Komintern’e rengini vermeye başlamıştı. Bunun TKP üzerindeki yansıması, TKP’nin devrimci tutkulardan giderek uzaklaşması ve Komintern’in emirlerini harfiyen uygulayan bir alet haline gelmesiydi. Kemalist iktidar bir yandan Mustafa Suphi önderliğini yok etmiş, diğer yandan Salih Hacıoğlu önderliğini baskı altına alıp dağıtmıştı. Bu koşullarda, Şefik Hüsnü’nün Stalinci-aparatçık parti anlayışı TKP’ye kolayca hakim oldu ve Şefik Hüsnü böyle bir partinin değişmez önderi olarak kaldı.

Şefik Hüsnü’nün TKP’sinde iki kesim vardı. Birincisi, aydınlar; ikincisi, işçiler. Vedat Nedim Tör, Hasan Ali Ediz vb. gibi aydın unsurlar, çetin mücadele koşullarına, yoğun ideolojik baskıya ve polis baskısına dayanamayarak kısa sürede çözülüp Kemalist iktidarın yanına geçtiler. Kadro hareketi de buradan çıkmıştır (Ş.S. Aydemir). Ne var ki, bu aydın kesimin Kemalist iktidarın yanına geçmesini kolaşlaştıran en önemli etkenlerden biri, TKP’nin zaten Kemalist destekçisi politikalar yürütmesiydi. İkinci Enternasyonal’in Bernstein’i ortaya çıkartması nasıl kaçınılmazsa, TKP’nin de Kemalist Kadro’yu doğurması kaçınılmazdı.

İşçi kesimi ise tamamen sınıfsal güdüleriyle hareket ediyordu. Hayatları boyunca sınıfsal ezilmişliğin acısını çeken işçiler, Sovyetler Birliği’nin bir “işçi cenneti” olduğu sanısıyla, aynı koşulların kendi ülkelerinde de yaratılması için her türlü fedakarlığı göze aldılar. Bu elbette bir yanılsamaydı ama onların sınıf davaları için işkencehanelerde gösterdikleri direnç gerçekten hayranlık vericidir.

TKP, Sovyet dış politikasına bağlı olan Kominitern’in yönergeleri doğrultusunda tamamen Kemalist destekçisi bir politika güderken, Kürt bölgelerinde Şeyh Sait isyanı patlak verdi. Komintern, bu ayaklanmayı derhal İngiliz işbirlikçisi ve feodal diye damgaladı. TKP de papagan gibi bu yargıyı tekrarladı. Ne var ki, Şeyh Sait ayaklanması üzerine başbakanlığa getirilen İsmet Paşa’nın izlediği baskı siyaseti ve Takrir-i sükûn yasasıyla girişilen tenkil hareketi, zaten baskı ve takip altında olan TKP’yi de ezip geçmekten geri kalmadı. TKP, Kemalist diktatörlüğü desteklemiş, Kürtlerin tenkil edilmesini onaylamış ama buna rağmen aynı iktidar tarafından ezilmekten, üyelerinin işkenceye uğratılmasından, hapse atılmaktan kurtulamamıştı.

Zaten Türkiyeli komünistlerin kaderi gibi bir şeydir bu. Demokrasi ya da anti-emperyalizm umuduyla destek verdikleri hükümetler tarafından, hatta öncelikle bu hükümetler tarafından ezilip tasfiye edilmek.

1930’lu yıllara geliyoruz böylece. TKP baskı ve takipten hiçbir zaman kurtulamadı. Kuyrukçu politikalarından da. 1930’larda daha da vahim şeyler oldu. Bir dahaki seminere göreceğiz bunları.

Gün Zileli

7 Nisan 2010

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI