SSCB, KOMİNTERN, TKP, KEMALİST REJİM – II

1920 yılında Anadolu’da durum neydi? Osmanlı devleti, İttihat ve Terakki’nin yönetimi altında, Almanlarla ittifak halinde girdiği I. Dünya Savaşından yenik çıkmış ve İstanbul’la Antep İtilaf Devletleri (Fransa, İngiltere, İtalya) tarafından işgal edilmişti. Bunların müttefiki olan Yunan ordusu ise İzmir’i ve Ege bölgesini işgali altında bulunduruyordu. İstanbul hükümeti çöküş halindeydi ve Türkiye’nin yeni yönetici elit kadrosunu oluşturan İttihatçılardan bir kısmı Ankara’da yeni bir hükümet kurmuşlardı. Anadolu halkı tam bir yıkım ve umutsuzluk ruh hali içindeydi.

İşte böylesi koşullarda, Rusya’daki Sovyet devriminin yankıları Anadolu’ya ulaşmaya başlamıştı. Osmanlı’nın uzun yıllar boyunca savaştığı Çarlık Rusya’sında bir devrim olmuş ve Çarlık yıkılmış, komünist olduklarını söylenen Bolşevikler iktidara gelerek bir işçi-köylü-asker devleti kurmuşlardı. Bolşevikler kapitalizmi ilga etmiş, parayı ortadan kaldırmış, zenginlerin mülklerine el koymuş, devleti, polisi, orduyu ortadan kaldırmış, yoksulların kendi kendini idare ettiği bir yönetim kurmuş ve Avrupa’nın emperyalist ülkelerine kafa tutmuştu. Bu, mutlak eşitlikçi bir komünist rejimdi. Üstelik bu rejimin ilk işi, Çarlık diplomasisini ve dış siyasetini reddetmek, gizli diplomatik yazışma ve anlaşmaları halka açıklamak, Çarlığın yıllardır baskı altında tuttuğu ezilen uluslara kendi kaderlerini tayin etme hakkı tanımak olmuştu. Devrimin bu uygulamalarına karşı  Çarlık ve zengin yanlıları direnişe geçmiş, beyaz ordular kurmuş ve iç savaş başlatmışlardı. Rejimi destekleyen Kızıl Ordu beyazlara karşı direnmiş ve onların birçok isyanını bastırmıştı, Anadoluda “Şura” diye bilinen Sovyetler iç savaşta da zafere doğru ilerliyordu.

İşte 1920 Anadolusundan Rusya’daki devrim böyle görünüyordu. Tabii ki oldukça iyimser ve hatta naifçe bir bakış.

O yıllarda Ankara’daki okul öğrencilerinin ağzında şu marş dolaşıyordu:

Anadolu Şuraları Hükümeti var olsun

İşçilerin emeği özlerine yar olsun…

Ne kadar güzel bir dilek ve ne kadar da naifçe.

Anadolu’daki aydınlar ve emekçiler Sovyetler’in yeni bir dünyayı ilan eden mesajlarından son derece etkilenmiş görünüyorlar. Para kalkacak; zengin fakir ayrımı kalkacak; sömürü kalkacak; işçiler artık köle olmayacak; emperyalist-kapitalist devletlerin baskısı ortadan kalkacak; milletler hür olacak. Yenik bir ulusun kulağına son derece hoş gelen şeyler bunlar.

Öte yandan, Ankara’da, Mustafa Kemal’in önderliğinde kurulan yeni İttihatçı hükümetin duruma hakim olmak için Sovyetler Birliği’nin maddi ve manevi desteğine büyük ihtiyacı var. Batılı emperyalist devletlere direnme ihtiyacı, Anadolu’yu Sovyetler Birliği’nden esen rüzgârlara açık hale getirmiş. İşte bu koşullarda, bir yandan eski İttihatçılar, bir yandan da Sovyet devriminden etkilenen sol aydınlar, Sovyet devrimini rehber alan örgütlenmelere gidiyorlar: Yeşil Ordu ve Halk İştirakiyun Fırkası. Öte yandan, Sovyetler Birliği’nde de, Mustafa Suphi’nin önderliğinde, Rusya’daki Türkiyeli esirlerden devşirilmiş bir Türkiye Komünist Partisi kurulmuştur. Bu oluşum ve örgütlenmelerin izlediği karmaşık süreçlerin üzerinde uzun uzun duracak değiliz. Ancak kısaca şunu belirtebiliriz: Dönemin ihtiyaçları dolayısıyla sola kayan Anadolu ve Ankara’da sol olarak değerlendirilebilecek şu eğilimler vardır: 1. Eski İttihatçı yönetime bağlı unsurların ağırlıkta olduğu, ancak Ankara yönetimine bağlı İttihatçıların da içinde yer aldığı (O sırada bunları birbirinden ayırt etmek bile oldukça zordur), diğer yandan Kuvvayi Seyyare’nin komutanı Çerkez Etem’in de (ki Etem de İttihatçıların Teşkilat-ı Mahsusa kesimiyle bağlantılıdır) katıldığı Yeşil Ordu örgütlenmesi. Bu teşkilatın içinde, başlangıçta Salih Hacıoğlu gibi gerçek komünistler de yer alıyordu. Yeşil ordu, İslamiyetle komünizmi bağdaştırma eğilimindeydi ve tüzüğünde açıkça yer alan, “hainlere” karşı infazcı maddeler, bu örgütün İttihaf ve Terakki’nin komplocu geleneğine bağlı olduğunu gösteriyordu (“Yeşil Ordu teşkilatına girmiş olup da emperyalizm lehinde gayemize hıyanet eden derhal idam olunur. İdam hükmü merkez-i umumiye verilir, özel kişiler tarafından icra edilir.” (Yeşil Ordu Tüzüğünden, Hamit Erdem, 1920 Yılı ve Sol Muhalefet, Sel Yayınları, 2010, s. 75) Bu madde tipiktir, tamamen İttihatçıların Teşkilat-ı Mahsusa’sını hatırlatmaktadır; 2. Gerçek komünistlerin ağırlıkta olduğu, ancak içinde bir miktar sola kaymış eski İttihatçıyı da barındıran, Salih Hacıoğlu’nun önderliğindeki Halk İştirakiyun Fırkası. Bu fırkanın içinde bile Kemalist ve İttihatçı unsurlar bir hayli faaldir ve faaliyetleri zaman zaman Yeşil Ordu’nun faaliyetleri ile karışmaktadır. Öte yandan, HİF ile Rusya temelli TKP arasındaki bağlar, o günün koşulları içinde son derece kısıtlıdır.

Komintern, o zamana kadarki iki kongresinin kararları çerçevesinde, eski İttihatçı kadrolara dayanan Kemalist Ankara yönetimini destekleme tutumu içindedir ve üyesi TKP’yi de bu şekilde yönlendirmektedir. TKP, Bolşeviklerin, sömürge ve yarı-sömürgelerdeki anti-emperyalist “milli kurtuluş savaşlarını” destekleme politikasına bağlı olarak Kemalist Ankara yönetimini desteklemeyi taahhüt etmişti. Ne var ki, Komintern’in destekçi politikalarından pek haberdar olmayan ve daha çok sınıf mücadelesini esas alan ve her allahın günü Ankara hükümetinin baskılarıyla burun buruna olan HİF ise, TKP’den oldukça farklı bir şekilde, içerde sınıf mücadelesi sloganları atmaktaydı. İşte bu yüzdendir ki, solcularla birlikte eski İttihatçıları ve Ankara’ya karşı başkaldırı içinde olan Çerkez Etem’i bastırmak üzere harekete geçen Ankara, önce Yeşil Ordu’yu, hemen ardından, kendisi için sınıfsal bir muhalefet potansiyeli oluşturan HİF’i bastırmış ve yasaklamış, ardından, hem Sovyetler Birliği’nin gözünü boyamak, hem de Anadolu’daki sol cereyanı denetim altına alabilmek için muvazaalı TKP’yi kurmuştur. Ne var ki, Kemalistlerle işbirliği politikasını savunan Mustafa Suphi’nin TKP’si de Ankara’nın gadrinden kurtulamamış ve Ankara’yı desteklemek üzere Anadolu’ya gelen Mustafa Suphi ve yoldaşları, bizzat Kemalistler tarafından boğularak öldürülmüşlerdir.

Buna rağmen Moskova, TKP yöneticilerinin katledilmesine karşı tek kelime etmemiş, aksine bu cinayetin hemen ardından Sovyetler’le Ankara arasında barış ve ticaret anlaşmaları imzalanmıştır,

Çünkü her iki devlet de devlet olmuştur artık.

Gün Zileli

31 Mart 2010

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI