SSCB, KOMİNTERN, TKP, KEMALİST REJİM – IV

Komintern’in, kuruluşundan oldukça kısa bir süre sonra, dünya devriminden vazgeçip Sovyet dış siyasetinin aleti haline geldiğini daha önce belirtmiştik. Komintern’in bu niteliği Stalin’in mutlak yönetimi altında giderek daha da koyulaştı.

Komintern, 1920’lerin ortalarından 1930’ların ortalarına kadar, Batı’da ve Doğu’da, birbirine zıtmış gibi görünen sol ve sağ siyasetler uyguladı. Batı’da, sosyal demokrasiyi baş düşman alan “sol” ve sekter bir siyaset izlenirken, Doğu’da, özellikle Çin’de (ve tabii Türkiye’de), tamamen burjuva kuyrukçusu bir siyaset izlendi. Görünüşteki bu farklılığa rağmen, dikkatle bakıldığında, bu iki yanlış siyasetin de (tabii ki dünya devrimi ve emekçilerin menfaatleri açısından yanlış, yoksa Sovyet dış politikası açısından bir yanlışlık söz konusu değil) Sovyet devletinin çıkarlarına hizmet amacıyla ortaya konulduğu gözlemlenebilir.

Batı’da 1934 yılına kadar uygulanan, sosyal demokrasiyi “sosyal-faşist” ilan eden sol sekter politikanın nedeni, Sovyetler Birliği’nin, komünist partileri işçi hareketinin tek ve tartışılmaz lideri haline getirme çabasıydı. Eğer bu başarılabilirse, bu komünist partiler, devrim için değil ama Sovyetler Birliği’nin çıkarları için önemli pazarlık güçleri haline gelecekler, batılı burjuva hükümetleri bu güçlü aletlerle Sovyetler Birliği lehinde bir dış politika izlemeye zorlanacaklardı. Ne var ki, bu ülkelerde işçi kitleleri hâlâ esas olarak sosyal demokrat partilere bağlıydılar ve Komünist Partiler işçi hareketi içinde küçük fraksiyonlar olmaktan kurtulamamışlardı. Bu durumun değişmesi için sosyal demokrat partilerin yıkılması gerekiyordu. İşte, faşizmin yükseldiği koşullarda sosyal demokrasinin baş düşman alınmaya devam edilmesinin ve sonuçta Nazilerin iktidar yolunun taşlarının döşenmesine yardımcı olunmasının nedeni buydu.

Doğu’da ise sosyal demokrasi gibi bir engel yoktu. Hatta buralarda (özellikle Çin’de) işçi ve köylüler büyük bir devrimci kabarış içindeydiler. Örneğin Çin’de, burjuvaziyle işbirliği politikaları izlenmeseydi devrimin çok daha kısa sürede başarıya ulaşma ihtimali az değildi. Ama Stalin’in derdi devrim falan değildi. Hatta, Sovyetler Birliği’ne rakip olma potansiyeli taşıyacak yeni devrimci odakların çıkmasını istemiyordu. Onun derdi, zayıf burjuvazileri Sovyetler Birliği ile ittifaka zorlayacak bir ağırlık yaratılmasıydı. Bu zayıf burjuvaziler desteklenmeli ve Sovyetler Birliği ile dost olmaya ikna edilmeliydi. Komünist Partilerinin fonksiyonu da bundan ibaretti. Bu yüzden Türkiye’deki ve Çin’deki komünistlerin görevi, bu “milli” burjuva iktidarlarını destekleyip SB’ne dost bir çizgi izlemelerini sağlamaktı.

Hitler’in iktidara gelmesinden sonra Stalin’in emriyle Batı’daki sekter politika değiştirildi ve bu kez, Doğu’da izlenene benzer bir burjuvaziyle ittifak politikası yürürlüğe kondu. Bu değişikliğin nedeni, Stalin’in, Almanya’nın “Rapollu Ruhu”ndan uzaklaşıp Rusya’ya karşı düşmanlık politikası izleyeceğinden korkmasıydı. Almanya ile Polonya arasında yapılan dostluk antlaşmasını bunun belirtisi olarak gören Stalin, komünist partilere, sadece sosyal demokrasiyle değil, batıdaki tüm reaksiyoner burjuva iktidarlarıyla ittifak talimatı verdi. Bu kez, eski sekter politikanın yerine, tamamen burjuva kuyrukçusu sağ bir politika yürürlüğe kondu. Bu kez, burjuvaziyle ittifak adına devrimlerin önüne set çekildi. İspanya bunun tipik örneğidir. İspanya’da devrimin yenilmesinin ve Franko’nun zafer kazanmasının en büyük sorumlusu bu Stalinist sağcı politikadır.

Türkiye’ye gelecek olursak, başından itibaren Sovyetler Birliği’nin emrinde olan TKP, burjuva kuyrukçusu politikaları zaten uygulamaktaydı. Kemalizmin bir yan kolu gibi çalışan ve bu anlamda en sağ politikaları izleyen TKP’nin 1930’lardaki sağcı Komintern politikalarını izlemeye çalışırken daha da sağa kayması kaçınılmazdı. Başından beri Kemalizmin kuyruğunda olan TKP, 1930’ların ortalarında, Komintern’den aldığı talimata uygun olarak, küçük teşkilatını da dağıtmaya yöneldi (Separat kararı). Komintern, zaten küçük bir güç olan TKP’yi başından beri gözden çıkartmıştı ve onu Türkiye’ye uygulayacağı ittifak politikalarında ayak bağı olarak görmeye başlamıştı. Sinek (TKP) küçüktü ama burjuvazinin midesini bulandırıyordu. Bu durumda, TKP’nin Sovyetler Birliği’nin çıkarlarına hizmet etmesinin en iyi yolu kendisini dağıtması ve komünistlerin CHP’nin içine girmesiydi. Böylece Türk burjuvazini iyice güven verilecek ve ülkede “devrim” peşinde koşan, SB’ne bağlı bir güç olmadığı gösterilerek burjuvazinin korku ve paranoyaları giderilecekti. İşte TKP’ye yönelik “separat” kararının özü budur. Bazen aletler de engel haline gelebilir ve ondan itibaren o aletin çöpe atılması gerekir.

1938 şılındaki Dersim katliamı karşısında Komintern’in ve tasfiye edilmiş TKP’lilerin aldığı tutum içler acısıdır. Dersim’de jenosit türü bir kıyım uygulandığı halde bu teşkilatlar tek bir ses çıkartmadıkları gibi, Kemalist kıyıcıları “feodalizmi bastırdığı” için kutsamışlardır.

Bu tutum, yalnız Dersim halkına değil, eğer kaldıysa Türkiye devrimine ilişkin umutlara da kıymaktan başka bir anlam taşımıyordu.

Gün Zileli

14 Mart 2010

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI