JAN VALTIN – KARANLIĞIN ÖTESİNDE (Metin Güven, 20.11.09, Bursa Olay Gazetesi. Kitap eki)

KARANLIĞIN ÖTESİNDE
(Bir Alman Komünistinin Komintern ve Nazizm Anıları 1918-1938)
Kibele Yayınları, Temmuz 2009

“Özgürlük gerekliliğin tanınmasıdır.”

F. Engels

“TANRI SENİ ESİRGESİN YAVRUM”

Jan Valtın kimdir?

Kitabın çevirmeni Gün Zileli bu soruya özetle şöyle cevap veriyor:

“Jan Valtin(1905-1951), Alman komünisti ve iki savaş arasında Komintern görevlisi. 1919’daki Spartakist ayaklanmasına on dört yaşındayken bisikletli kurye olarak katıldı, 1923 yılında. Komünist Hamburg ayaklanmasında aktif rol aldı. Daha sonraki yıllarda, profesyonel Komintern görevlisi olarak, özellikle limanlardaki örgütlenme faaliyetlerinde çeşitli görevler yaptı… Başarısız bir suikast eyleminden dolayı üç yıl hapis yattı. Nazi’ler iktidara geldikten sonra Danimarka’ya gitti. Oradan Komintern Batı Sekreterliği’nin verdiği görevle yer altı çalışması yapmak üzere Almanya’ya gizlice girdi. Naziler tarafından yakalandı ve ağır işkence gördü. On üç yıla mahkum oldu. G.P.U., Gestapo içindeki bir ajanı vasıtasıyla kendisiyle bağ kurup Nazi ajanı rolü oynamasını emretti. Gestapo bu oyuna inandı ve onu Danimarka’ya gönderdi. Ama eşi ve oğlu Gestapo’nun elinde rehindi. Bu arada G.P.U. ile anlaşmazlıklığa düştü, G.P.U. onu Moskova’ya göndermek üzere tutukladı, tutuklandığı yerden yangın çıkararak kaçtı. Ama G.P.U; Valtın’in oynadığı Nazi ajanı rolünü, sanki gerçekmiş gibi göstererek Valtin’i teşhir etti. Valtin’e verilen Gestapo kimliğinin komünist basında yayımlandığını gören Naziler, Valtin’in kendilerini kandırdığını anladılar. Jan Valtin’in eşi Firelei yeniden tutuklandı. Firelei Gestapo hapishanesinde öldü. Valtin A.B.D’ye kaçtı ve orada çeşitli işlerde çalıştı. 1947 yılında A.B.D vatandaşı oldu. Out of the Night’ı yazdı. Kitap sadece Amerika’da bir milyondan fazla sattı. J. Valtın 1951 yılında,

kırk altı yaşında öldü.”

Yukarıda Gün Zileli bir anlamda Jan Valtin’in siyasal kimliğini  anlatıyor. Bir de Jan Valtin’i “Jan Valtin” yapan sosyolojik zemin var. Bu da kitabın birinci bölümünde anlatılıyor:

J.Valtin’in babası denizci ve yurtsever bir insan. Ailesi zaman zaman onunla birlikte liman liman dolaşıyor. Bu gezginci yaşam Valtin’in anadili dışında başka diller de öğrenmesini sağlıyor.  Ve daha da önemlisi, böylesine bir yaşam ondaki  yolculuk tutkusunu ortaya çıkarıyor. Annesi “gözüpek ve dindar” bir kadındır  ve eşine ve ailesine çok bağlıdır.

Önce bir Alman okuluna gider ve öğretmenlerini pek sevmez. Ona göre öğretmenleri ya ayrımcıdır ya da hasta. Babasının siyasal eğilimleri ve tereddütleri onun beyninde ve kişiliğinde “sorular, korkular, güvensizlik ve bir ölçüde de zamanın genel geçer tutumlarına karşı isyan duyguları” yaratır. İtalya savaş ilan ettiğinde babası ;“hapse atılmaktan korktuğu için” kaçar. Savaşın üçüncü yılında Bremen’dedirler. Ve son derece yoksuldurlar. “Kağıttan yapılmış elbiseler ve tahtadan ayakkabılar giyer.” Tarlalardan ve odun depolarından yakacak odun ve patates, konserve çalar.

Kendisi gibi yoksul arkadaşlarıyla gizli mahzenlerde toplanır ve şarkı söylerler:

Cellatlara, krallara ve hainlere ölüm,

İnsanlara ekmek verin!

İleri! Budur halkın sloganı

Ya özgürlük ya da ölüm

1918 yılında kendisinden büyük bir arkadaşı onu Bağımsız Sosyalistlerin Gençlik Gruplarından birine götürür ve Valtin’in “siyasal kimliğinin” tohumları buralarda atılmaya başlar.

“Devrimcidir” artık; zenginlerden nefret eder ve “fakirlerin ayağa kalkıp mücadele etmelerini” ister.

Evlerine “kaçaklar” gelir. Bu insanlar babasının arkadaşlarıdır. Onlardan Rusya ve diğer ülkelerdeki politik mücadelelerle ilgili ayrıntılı bilgiler edinir. “Kaçak” olarak yaşamanın nasıl bir şey olduğunu öğrenir. Bir gün isyancıların bir subayı öldürmelerine tanıklık eder, ürker ve bisikletiyle oradan uzaklaşır. Ama bu olay bile onun yüreğindeki başkaldırı tutkusunu yok etmez.

Sokak savaşları başlamıştır, o da bu türden eylemlerin içindedir artık. Derken 20 Ocak 1919’da  babasının bir hastanede öldüğü haberi gelir, iki gün sonra da beş yaşındaki  erkek kardeşi yatağında ölü bulunacaktır. Belki de kargaşadan, kimse bu “ölümü görmemiştir.” Okulu çoktan bırakmıştır, kasabanın sol yakasındaki ‘kızıl ev’e uğrar sürekli, orası yeni okuludur âdeta. Sokaklarda insanlar ölmeye ve öldürmeye devam etmektedir. Ve Jan Valtin denizci olmaya karar verir. Annesi onu kalması konusunda ikna edemeyince, “aileden kalan son gümüşleri de satarak” Valtin’e yeni giysiler alır ve ona uğurlama sırasında son olarak şöyle der:

“Tanrı seni esirgesin yavrum!”

……

Buraya kadar yazdıklarım birinci bölümün özeti gibi.

Kitapta üç ana bölüm, kırk üç de ara bölüm var. Her bölümü özetleyecek değilim elbette. Benim amacım; biraz önce de yazdığım gibi, Jan Valtin’i “Devrimci” yapan, “Komünist” yapan etkenleri vermekti. Çok genel olarak söylemem gerekirse; kitabın diğer bölümlerinde bu türden yer altı örgütlenmelerinde çok görülen bir yığın insanî zaaflar var.

Ne var ki; bu uzun süreç içerisinde ortaya çıkan, belki J. Valtin’den de ilginç karakterler var.

Örneğin: Bandura, Örneğin: daha sonra Valtin’in karısı olacak Firelei. Yazı içinde bu insanlar biraz öne çıkacak. Zira bu; sevginin, aşkın  ve özgürlüğün yoldaşı olan bireyler beni çok etkiledi.

BANDURA DURUŞU:

Bandura adına kitabın 118. sayfasında rastlıyoruz.

J. Valtin, bir rastlantı sonucu Mariette’yle tanışır, bedenini satarak yaşayan bir kadındır o. Mariette, ona Bandura’yı anlatır.

– Ne iş yapar Bandura?

– Karışıklık çıkarmaktır işi.

Bu konuşma, J.Valtin’deki Bandura’yı tanıma iştahını arttırır.

Ve tanışırlar:

Bandura: “Slavlara özgü köşeli yüz hatlarıyla, iri kemikleriyle, kıtlıktan çıkmış izlenimini veren görüntüsüyle, ağzı sıkı, pitoresk bir haydutu andırıyordu.”

Bandura’ya ilişkin ilk izlenimler böyledir.

Sonra oldukça yakınlaşırlar, dost olurlar, aynı zamanda sıkı yoldaştırlar.

J. Valtin, Bandura’nın önerisiyle Liverpool’a gitmiştir. Hatta gideceği gemiyi de Bandura bulur. Orada çeşitli işlerde çalışır, sonra geri döner. Daha çok da Mariette’yi görmek için. Onunla da iyi arkadaştırlar.

“Mariette kız öldü” der Bandura ve sürdürür konuşmasını:

“Ren’in batısına düşen kızlar içinde ondan daha cana yakını yoktu. Onun için güzel bir cenaze töreni düzenledik.”

Çok üzülür ve Mariette için Bandura’yla birlikte kadeh kaldırırlar.

Artık “kesinlikle komünisttir.” Ve partilidir.

Ama ortada “küçük” bir sorun vardır:

Parti Bandura’dan rahatsızdır.

Bandura’yla ilgili  inanılmaz iddialar ortaya atılmaktadır. Bandura’nın “rezil ve soysuz” olduğu bile söylenir J. Valtın’e. Ama O Bandura’ya güvenir, hatta ona “hayranlık” duyar.

“Tam bir kafa karışıklığı içindedir.”

…….

Bandura’yla konuşmaya karar verir ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:

-Rusya’daki işçi iktidarından yana mısın?

-Bunu niye sorduğunu biliyorum. Evet, işçilerin özgür toplumundan yanayım. Fakat Rusya’da işçiler iktidarda değil ve gerçekten özgür değiller. İşçilere özgürlüğü hiçbir parti veremez. Özgürlük için kendilerinin mücadele etmesi gerek.

-Komünistler bu mücadeleye önderlik ediyor.

-Çoğu komünistin iyi, cesur insanlar olduklarını biliyorum. Ama liderleri pof! Hepsi hazır yiyici.”

Olaylara, insan ilişkilerine, işçilerin özgürlük mücadelesine partiden farklı baktığı için Bandura “hain” ilan edilir. Bunun farkına varan Bandura bir süre “parti disiplinine boyun eğmiş gibi” görünür.

J. Valtin ve Bandura arasındaki dostluk pekişerek sürmektedir. Bandura, Valtin’in eşi Firelei ile de yakın arkadaştır.

Ama bir gün, J. Valtin’in örgüt içindeki “amiri” Hugo Marx, Bandura için şöyle der:

“-Bandura’yı avlamak zorundayız..

-Nedenmiş o?

-Onu yakından izliyoruz. Yıllardır bize ne zorluklar çıkarttı. Nereden bileceksin adamın Troçki’den maaş almadığını.

J.Valtin dalga geçer:

-Eğer Bandura Troçkistse, ben de hristiyan bilimciyim.

H. Marx (bir anlamda parti) Bandura’nın Sovyet gemilerine ajitasyon yaptığına inanmaktadır.

-Peki ne yapacaksınız ona; Partiden mi atacaksınız?

-Hayır uzaklara göndereceğiz.”

……

Sonra yeniden J. Valtin Bandura’yla konuşmaya karar verir:

“-G.P.U’nun elinde senin Rus gemilerindeki denizcilerle yaptığın konuşmalara ilişkin raporlar var. G:P.U’lular durumdan hoşnut değil. Ortadan yok olsan iyi edersin.

….

-Hain olan ben değilim, onlar.

-Ne olursa olsun iktidarda onlar var.

-Ben inanmış bir insanım yoldaş. Sen daha doğmadan ben inanmıştım davaya. Karın nerede?

-Firelei mi?

-Onu görmek istiyorum.

-Göremezsin.

-Anlıyorum ben mikrop saçan bir adamım. Ben özgürlüğe inanıyorum. Sen ise köpek sürüsüyle birlikte ulumaya inanıyorsun. Hoşça kal. Karına gösterdiği hüsnü kabulden dolayı teşekkürlerimi ilet.

-Ayrılırken seni kimsenin görmemesine dikkat et.”

Ve Bandura gider.

Ardından söylenenler şöyledir:

Parti onu Polonya’nın Gdynia kasabasına gönderdi, orada da Polonya Polisi Bandura’yı tutukladı. Oysa, tutuklanıp bir gemiyle Sovyetler Birliği’ne gönderilmiştir.

Bir daha da kendisinden haber alınmaz.

İşte gerçekten “ibret” dolu bir insan öyküsü size. Bandura ve onun güzel duruşu.

FİRELEİ:

AŞKIN ÖTELERİNE GEÇEN BİR GÜZEL KIZ

Firelei, kitabın 248. sayfasında karşımıza çıkıyor. J. Valtin, onu ilk kez, Antwerp’te, Sanat Müzesinde görmüştür, ikinci kez rıhtımda rastlaşırlar.

Jan Valtin o an’ı şöyle anlatıyor:

“Tam bir haşinlik içindeki Hollandalı efendilerin arasında oturmuş, korkusuz ve küstah bir çağın kızı olarak güzelliğin ve renklerin zevkini çıkarıyordu….”

Sonra tanışırlar. Firelei, bir Fransız Ren mavnasının kıç tarafınının resmini yapmaktadır. J. Valtin  kızın yanına yaklaşır ve laf atar:

“-Gerçek gibi görünüyor.

-Rıhtımın ruhunu kavramak o kadar zor ki.

-Rıhtımın ruhu mu var?

…..

-Sanatçı mısınız?

-Yo hayır. Hâlâ gözlerimi ve ellerimi kullanmayı öğrenme aşamasındayım. Sesler ve ruhlar gibi anlamı olan çizgi ve renkleri seviyorum. Paris’te okumak istiyorum ama ebeveynlerim izin vermiyor. Bu yüzden Kuzey Belçika’ya Flanders’e geldim.

-Flaman kızlarına benziyorsun.

-Annem Flaman…”

Ona Firelei adını J. Valtin vermiştir.

Kitaptan Firelei hakkında şunları da öğreniyoruz.

“Firelei yarı Alman, yarı Flamandı. Babası Ren üzerindeki Mainz’da işadamıydı. 1918 Alman devriminden iki ay sonra on bir yaşına girmişti Firelei. Liseden mezun olduktan sonra  Frankfurt’ta Güzel Sanatlar okuluna devam etmiş, sonra da bir mühendislik öğrencisiyle Alp dağlarında tura çıktığı Münih’e gitmişti. Firelei’nin peşini bırakmayan babası onu alıp Mainz’a getirmişti….”

Firelei, “duyarlı ve inatçıdır”

Ailesiyle hemen hiçbir konuda anlaşamamaktadır. O, özgürlük delisi genç bir kızdır, evden kaçmaları zaman zaman tekrarlanır ama ailesi de onun peşini hiç bırakmaz.

…..

Firelei ve J. Valtin artık beraberdirler. J. Valtin, ondan “devrimci” olmasını istemektedir. Firelei, özgürlük yanlısıdır belki ama yine de ilk başlarda devrimci mücadeleye uzak bakar. Uzun tartışmalardan sonra Firelei, J. Valtin’e ve onun mücadelesine inanır, birlikte yaşamaya başlarlar.

…..

Aradan yıllar geçer ve Firelei, zamanla belki de J. Valtin’den daha çok “devrimci”  ve daha çok “yoldaş” olur.

Ve Gestapo hapishanesinde de ölür.

Kitabı dilimize türkçeyi olağanüstü doğru ve güzel kullanarak çeviren Gün Zileli’ye kendi adıma teşekkür borçluyum. 840 sayfalık bu önemli kitabı yayınlayan Eşber Yağmurdereli’yi de kutlamalıyım.

Neden?

Şundan efendim!

Bu kitap bana, gençlik yıllarımda sosyalizm adına öğrendiğim çok şeyin aslında sosyalizme zarar veren şeyler olduğunu öğretti.

Bu kitap bana, Stalinist Politikaların ve o eğilimin ardılı olan insanların(örneğin G. Dimitrov’un) hiç de peşinden gidilecek değerde olmadığını öğretti.

Bu kitap bana, insanı ve insan özgürlüğünün ne kadar önemli olduğunu öğretti.

Ve bu kitap bana, yaşamı öğretti.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI