Devrimi Yeniden Düşünmek – IV

Geçen hafta I. Enternasyonal’de Marksistlerle Bakuninistler arasında, politik devrim/toplumsal devrim, devlet ve proletarya diktatörlüğü konularında cereyan eden mücadeleyi ana hatlarıyla incelemiş ve II. Enternasyonal’e kadar gelmiştik. Bu hafta, II. Enternasyonal’i, bu örgüt içinde “revizyonist” adı verilen Bernsteincı eğilimi, RSDİP içinde ortaya çıkan Bolşevik/Menşevik bölünmesini, Leninist parti teorisini, Rusya’daki 1905 devrimini kısaca inceleyecek ve I. Dünya Savaşında II. Enternasyonal içinde ortaya çıkan savaşa karşı tutum konusundaki büyük bölünmeyi ele alacağız.

Bir önceki seminer [Devrimi Yeniden Düşünmek (III)]  notlarında, I. Enternasyonal’le, II. Enternasyonal arasında görünen belirgin bir örgütlenme farkına değinmiştim. I. Enternasyonal, ulusal birimlere dayanan örgütlenmeden daha uzaktı, daha çok Avrupa’daki ülkelerde yaşayan işçilerin ulusal sınırları aşan bir örgütlenmesi konumundaydı. Ülke seksiyonları, sadece o ülkede yaşıyor olmaları açısından bir anlam taşıyor gibiydi ve bu seksiyonlar ulusal partiler biçiminde örgütlenmemişti. II. Enternasyonal’de ise bunun zıddını görüyoruz. O dönemde “Sosyal Demokrat Parti” adını alan partiler ulusal birimler biçiminde örgütlenmişlerdi ve her birinin başında, dahil oldukları ulusal birimin adı bulunmaktaydı artık: Alman Sosyal Demokrat Partisi, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi, Belçika Sosyal Demokrat Partisi vb. gibi. Bu gelişme, ulusal savaşların yoğunlaştığı ve I, Dünya Savaşında genel bir hal aldığı ortamda belirleyici olacaktı. Bunu metnin sonlarına doğru göreceğiz.

II. Enternasyonal’in I. Enternasyonal’den bir diğer önemli farkı, bu örgüt içindeki partilerin artık tamamen Marksist teoriyi benimsemiş olmalarıydı. Artık II. Enternasyonal’de anarşistler bir fraksiyon olarak bile yer almıyorlardı. Marx ölmüş ve onun görüşlerinin temsilciliğini arkadaşı Engels üstlenmişti. Bu dönemde Marksizm gittikçe köşeli hale getirildi ve doktrine edildi. Bir bakıma örgütün tek bir teori ya da ideolojiyle monolitekleştirilmesiyle teorinin doktrine edilmesi birbirine paralel gelişmelerdi.

Gerçi II. Enternasyonal’deki monolitikleştirmeyle, daha sonraki dönemde, Bolşevik Partisinin monolitikleştirilmesi, özellikle Stalin döneminin tek merkez, tek çizgi, tek şef anlayışı karşılaştırıldığında II. Enternasyonal hâlâ çoğulcu bir örgüt olarak görülebilir. Bu örgüt içinde çeşitli farklı fikirler çıkabiliyor ve kimse kimseyi tasfiye etmeden fikirler tartışılabiliyordu.

Engels’in öğrencisi Bernstein, kanımca, bir revizyonistten çok, akideye fazlasıyla bağlı kaldığı için örgütle ya da örgütteki daha radikal kesimle ters düşen bir doktrinerdi. Doktrinerdi çünkü Bernstein’in yaptığı, Marx ve Engels’in “üretici güçler”e ilişkin teorilerini en son sınırına kadar götürmekten ibaretti. Bernstein’a göre, madem sosyalizmin gerçekleşmesi için üretici güçlerin gelişmesi gerekiyordu, o halde kapitalizm koşullarında üretici güçlerin sonuna kadar gelişmesini istemek, bunu gerçekleştirecek olan burjuvaziyi desteklemek son derece mantıkiydi. Bernste’ın görüşleri, Marx ve Engels’in görüşlerinin karikatürleştirilmesi miydi, yoksa onların görüşlerinin absürd bir noktaya götürülmesi miydi, bu bir tartışma konusudur ama görüşlerinin temelinde ustalarının üretici güçler anlayışının olduğu kesindir.

Sanıldığının tersine, Bernstein’ın görüşleri II. Enternasyonal’de büyük bir destek bulmamıştır. Daha sonra “revizyonist” olarak damgalanan, örneğin Karl Kautsky gibi II. Enternasyonal teorisyenleri belki Lenin ve Rosa Luxemburg’dan da önce Bernstein’ı revizyonistlikle suçlamışlardır. II. Enternasyonal içindeki radikal kesimler ise Bernstein’ı, boksörlerin kum torbası gibi antrenman yapmak ve pazılarını geliştirmek için kullanmışlardır.

XX. Yüzyılın başlarında, II. Enternasyonal’e bağlı bir parti olan RSDİP’de, yaşandığı dönemde o kadar yankı bulmasa ve anlamlandırılmasa da yaklaşık yirmi yıl sonra büyük  anlam kazanan bir başka mücadele ve bölünme yaşanmıştır. Bu, daha sonra Bolşevikler adını alacak Lenin taraftarlarıyla, Menşevikler adını alacak Martov taraftarları arasındaki mücadeledir.

Lenin’in en sıkıcı kitaplarından biri olan Ne Yapmalı’da bu mücadele anlatılmaktadır. Bu kadar kılı kırk yaran sıkıcı bir kitapta geleceğin yönelimlerinin ve devrimlerin kaderini belirleyecek öğelerin rüşeym halinde bulunması oldukça ironiktir.

Nedir bu mücadelenin esası? Neden parti üyeliği gibi “basit” bir konuda cereyan eder gibi görünen bu mücadele bu kadar tayin edici olmuştur. Lenin, parti üyelerinin aidat ödemenin dışında, mutlaka herhangi bir parti organında görev almaları gerektiğinde ısrar ediyordu. Martov ise, parti üyesinin aidat ödemesinin yeterli olacağını ileri sürüyordu.

Bu mücadelede Leninist parti teorisinin esasını bulmak mümkündür. Lenin, parti üyelerinin mutlaka bir parti organında görev alması gerektiğini ileri sürerken, daha sıkı, daha disiplinli bir partiyi savunuyordu. Ama Leninist parti teorisini kavramak için bu kadarı yeterli değildir. Lenin, küçük ve dar bir merkeze (merkez komitesi veya politbüro) sıkı sıkıya bağlı bir parti tasarlıyordu. Bu merkezin hemen altında özel bir “profesyonel devrimciler” örgütü yer alacaktı. Bunlar, geçimleri parti tarafından sağlanan ve bütün mesailerini parti örgütlenmesine harcayan parti kadroları olacaktı. En altta da, üretim birimlerinde hücreler biçiminde örgütlenmiş, partiye sıkı sıkıya bağlı üyeler bulunacaktı.

Lenin, devrim için böyle bir parti önerirken, geçmişin deneylerinden ders çıkartmış görünüyordu. Geçmişteki devrimler, sıkı bir şekilde örgütlenmiş devlet mekanizmaları tarafından her seferinde yenilgiye uğratılmışlardı. O halde, devrimin başarısını  garanti etmek için, en az düşman devlet ya da devletler kadar sıkı bir şekilde örgütlenmiş “çelik” gibi bir örgüte ihtiyaç vardı. Ancak böyle bir örgüt devrimin başarısını sağlayabilir ve yaşamasını garanti altına alabilirdi.

Aslında Lenin’in parti teorisi, daha bu günden geleceğin devletinin rüşeymini örgütlemekten ibaretti. Geleceğin devleti daha bugünden sıkı, küçük bir devlet gibi örgütlenmeli ve adım adım iktidara yürümeliydi. İktidarı ele geçirdiğinde ise tüm iktidarı elinde toplamalı ve merkeziyetçi bir devlet olarak işlemeliydi. Lenin’in tasarladığı bu merkeziyetçi devlet, 1917 Ekim’inden sonra hayata geçmiştir. Bu Leninist örgüt, iktidar olduktan sonra baskıcı bir devlet olarak yaşamış, ne var ki, onun yaşaması, gerçek devrimin ölmesi veya öldürülmesi anlamına gelmiştir. Devrim adına kurulan merkeziyetçi devlet 75 yıl gibi uzun sayılabilecek bir süre ayakta kalabilmiş, ancak bu sefer devrim, bizzat bu merkeziyetçi devlet tarafından ezilmiştir. Bu dilemmaya “Devrimi Yeniden Düşünmek (I)”de kısaca değinmiştim.

Gerçi Leninist örgüt, SBKP tarihlerinde ya da bu örgütü idealize eden Leninist iddialı küçük fraksiyon örgütlerinin metinlerinde anlatıldığı gibi tıkır tıkır işleyen, kuş uçurtmayan, polis ajanlarını anında avlayan bir örgüt olmamıştır hiçbir zaman. Hiçbir tasarım hayatla tam uyum içinde olamaz. Üstelik böylesi “çelik” bir örgütü hayatın içinde yaşatmak mümkün değildir. Dolayısıyla Lenin’in örgütünde (bütün gizli örgütlerde olduğu gibi) her zaman polis ajanları cirit atmış, Manuilski gibi ajanlar merkez komitesine kadar yükselip yayın seksiyonunu ele geçirmiş, Bolşevik devrimciler bütün “çelik” disiplin iddialarına rağmen Okhrana ajanlarının tuzağına düşüp Sibirya’nın yolunu tutmak zorunda kalmışlardır.

Bu bir yana, son derece zeki ve her an yön değiştirme özelliği olan Lenin’in kendisi de “çelik” disiplinli örgütünden şikayetçiydi. Çünkü bu örgütün hücreleri sık sık hayatın ve sınıf hareketinin dışına düşüyordu. 1905 devrimi başladığında bu üyeler, Lenin’in deyişiyle “hücrelerinde uyukluyor”lardı. Lenin bu uyuklamadan şikayetçiydi. “Sokağa çıkın ve işçilerle birleşin” diyordu onlara. Sıradan işçiler çoktan sokağa çıkmış, bununla da yetinmeyip kendi özörgüt organlarını, Sovyetleri de yaratmışlardı. Anarşist Volin Unknown Revolution (Bilinmeyen Devrim) adlı kapsamlı kitabında Sovyetlerin ilk doğuşunu ayrıntısıyla anlatır. Sovyetler önce işçi dayanışma örgütleri olarak ortaya çıkmış, daha sonra toplumsal devrim organlarına dönüşmüşlerdir. O zamanlar Leninist olmayan Troçki Sovyetlerde önemli görevler yerine getirmiştir ama Bolşevikler bu organların önemini kavramakta Menşeviklerden bile geri kalmışlardır.

Bolşeviklerle Menşevikler arasında, Rusya’daki devrimin burjuva demokratik devrim olacağı konusunda bir anlaşmazlık yoktu. Her iki fraksiyon da bu konuda Marksist akideye sıkı sıkıya bağlıydı. Marx’ın teorisine göre, sosyalist devrim ancak burjuva demokratik devrim aşaması tamamlanıp üretici güçler belli bir seviyeye geldikten sonra gerçekleşebilirdi. Bolşeviklerle Menşevikler arasındaki farklılık bu burjuva demokratik devriminde işçi sınıfının ve onun “partisinin” oynayacağı rol konusunda ortaya çıkıyordu. Lenin İki Taktik adlı kitabında bu farklılığı anlatır. Lenin’e göre, işçi sınıfının burjuva demokratik devrim aşamasının gerçekleşmesi için burjuvazinin keyfini beklemesi gerekmezdi. Burjuvazinin atıl kaldığı noktada işçi sınıfı köylülerle ittifak yaparak burjuva demokratik devrimi bizzat gerçekleştirmeliydi. Troçki, bu konuda Lenin’den de ileri gidiyor, böyle bir devrimin sosyalist devrim olacağını, sosyalist devrimin burjuva demokratik devrimin görevlerini yerine getireceğini ileri sürüyordu. Lenin ve Troçki’nin bu noktada Menşeviklerden farkı, iktidarı bizzat ele almaya ve burjuva demokratik devrimin görevlerini bu iktidar mekanizması aracılığıyla yerine getirmeye cesaret etmeleridir. Elbette, bu cesaretin, aynı zamanda diktatörce zorlayıcı önlemleri almaktan çekinmeyen bir cesaret olduğunu görmek gerekir. Anarşistler ise, Marksistlerin bütününden farklı olarak devrimi, üretici güçlerin gelişme düzeyine göre aşamalara ayırmayı reddediyorlardı. Onlar tek ve bütünsel bir toplumsal devrim savunuyorlardı. Onlara göre, işçiler, köylüler el ele vererek devrim yapmalı ve toplumsal dönüşümü gerçekleştirmeliydiler. Anarşistler için üretici güçlerin gelişmişliğinin ya da gelişmemişliğinin bir önemi yoktu. Ben bu görüşün doğru olduğu kanısındayım.

II. Enternasyonal’deki büyük bölünme, I. Dünya Savaşının patlak vermesiyle ortaya çıkmıştır. Alman Sosyal Demokrat Partisi liderliği, sosyal-yurtsever bir çizgi izleyerek parlamentoda savaş giderlerinin onaylanması yönünde oy verince II. enternasyonal’de kıyamet kopmuş, Lenin, Troçki, Rosa Luxemburg gibi radikallerin başını çektiği savaş karşıtı sosyal demokratlar Zimmervalt solunu oluşturarak II. Enternasyonal liderliğinden ruhen kopmuşlardır. Fiili kopuş ise 1917 Sovyet devriminden sonra ortaya çıkacaktır. Bugünden bakınca savaş yanlılarına karşı çıkmak kolaymış gibi görünüyor ama o yaşanan günlerde bu hiç de kolay değildi ve savaş karşıtları II. Enternasyonal’de güçlü olmakla birlikte azınlığı oluşturuyorlardı. Bırakın sosyal demokratları, anarşist hareketin saygın fikri önderi Kropotkin bile sosyal-yurtsever bir tutum almış, savaşta Rusya’nın desteklenmesini istemiş ve kendi yoldaşları tarafından kınanmıştır.

Böylece 1917 Sovyet ve Alman devrimlerinin kapısına gelip dayanmış bulunuyoruz.

Gün Zileli

9 Kasım 2009

Özgür Üniversite/İstanbul

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI