Karanlıkların Ötesinden Çıkıp gelen Jan Valtin… (Semin Tan)

Jan Valtin, Karanlığın Ötesinde, çev: Gün Zileli, Kibele Yayınları, Temmuz 2009, 840 sayfa, 35 ytl

Jan Valtin’in karanlıkların ötesinde kalmış kitabının Gün Zileli tarafından İngilizceye çevrildiğini duyduğum zaman çok heyecanlanmıştım. Çünkü, sadece karanlıkların değil, yılların da ötesinde kalmış, unutulup gitmişti Jan Valtin’in kitabı. Gözleri kamaştıran bir parlaklık verdikten sonra sönüp giden bir yıldız gibi, Valtin’in genç sayılabilecek bir yaşta ölümünü sembolize eder gibi, Firelei’nin ismine çok yakışan aşk ateşi gibi…

Valtin hakkında yaptığım ön araştırmalar beni hayal kırıklığına uğrattı. Stalinistler bu konuda tam bir sessizlik içindeydi, her zamanki görmezden gelme tutumu. Troçkistlerin tavrı ise sadece “tuhaf” sözlüğüyle karşılanabilirdi. Troçkistler, Valtin’den de, anılarından da hoşlanmamışlardı. Üstelik, 1987 yılı baskısını, İngiltere’de, Labour Party içinde çalışmakta olan Militant grubu yaptığı halde. Peki neden? Dedikleri kısaca şöyle özetlenebilir: Bu Stalinistler yaparlar ederler, en sonunda da pişmanlık getirirler. Yani anlayacağınız, Troçkistler, “akideciden” daha çok “akideci”.

Üstelik Jan Valtin, hiç de Troçkistlerin sandığı gibi pişmanlık getirmiş değil. Kitabını okuyan herkes bunu net bir şekilde görebilecektir. O, komintern’in en tehlikeli görevlerini fedakarca yerine getiren yoldaşlarına hâlâ bağlıdır, onları sevgiyle anmaktadır. Hatta Avatin gibi, acımasız ajan avcılarına, kişisel özellikleri, kahramanca davranışları dolayısıyla gereken saygıyı da göstermektedir. Onun derdi, Komintern’in ya da Alman Komünist Partisi’nin başına çöreklenen Dimitrovlarla, Ernst Wolweberlerle, Thaelmannlarlardır. Oraya gelince lafını esirgememekte, örneğin, 1923 Hamburg ayaklanmasının –Blanquist bir ayaklanmadır bu- emrini sorumsuzca veren Thaelmann için “taşkafa” deyivermektedir. Berlin’de, şimdi Sol Parti’nin merkezi olan, Valtin’in sık sık sözünü ettiği, o zamanki, beş milyon seçmenli, bir milyon üyeli  Alman Komünist Partisi’nin merkez karargâhı Karl Liebknecht House’un ön kapısında Thaelmann’ın taştan kafasını görünce Valtin’i hatırlayıp gülümsedim. Tabii bu büstü buraya dikenler, Valtin’in nitelemesini dikkate almış değillerdi.

Hatta Valtin o kadar objektif ve vicdanlıdır ki, kariyerist ve şeytani planları uğruna kendisini bile bile Nazilerin kucağına atan ve daha sonra da karısı Firelei’nin Nazilerin elinden kurtarılması talebini elinin tersiyle bir kenara iten Ernst Wollweber’e bile oldukça objektif davranmış, onun I. Dünya Savaşından sonra meydana gelen ilk donanma isyanındaki kahramanca rolüne daha kitabın başında yer vermiştir. Valtin’in anılarını inandırıcı kılan bu objektifliktir.

Troçkistlerin Valtin’e neden burun kıvırdıklarını, Açık Gazete’de cereyan eden ve daha sonra Gün Zileli’nin özel sitesine “Valtin Tartışması” adıyla aldığı tartışmayı okuduktan sonra daha iyi anladım. Bu tartışma, kitabı o sıralarda henüz çevirmekte olan Gün Zileli’nin, Açık Gazete’deki bir makalesinde Valtin’den söz etmesi üzerine başlamıştı. Yaşarcan adlı, getirdiği argümanlardan Troçkist olduğu tahmin edilebilecek biri, Valtin’e şiddetle saldırıyor  ve Valtin’i, Amerikan soğuk savaş politikalarının aleti olmakla suçluyordu. Yaşarcan’ın iddialarının arasında, bu kitabın Valtin’e, Amerika’da bir Yahudi yazar tarafından “yazdırıldığı” da vardı. Bu o kadar önemli değil, Valtin’in gerçekte var olmadığını, kitabının bir “fiction” olduğunu ileri süren paranoyaklar bile olduğunu duymuştum.

Yaşarcan’ın Valtin’e karşıtlığı nereden kaynaklanmaktaydı? “Valtin tartışması”nı okuduğumuz zaman (bkz. Aşk ve Devrim sitesi –www.gunzileli.com-) bunu daha net anlamak mümkün oluyor. Yaşarcan, Valtin’in, soğuk savaş öncesi bir soruşturma kuruluna ifade vermesini en büyük suç olarak görüyor. Meğer Troçki de aynı kurula çağrılmış ama o ifade vermemiş. Tartışmacılar haklı olarak, Yaşarcan’a, Troçki ile Valtin’in konumlarının aynı olmadığını hatırlatmak zorunda kalmışlar.

Neyse, kimin neye nasıl baktığından, nasıl değerlendirdiğinden daha önemli olanı Valtin’in kitabı ve bu kitapta anlatılanlardır. Beni İngilizcesinden ilk okuduğumda da çarpan bu oldu zaten. Müthiş bir tarihi dönemin, müthiş bir anlatımı. Kişisel bir hayat hikâyesinin bir döneme böylesine tanıklık etmesi olacak şey değil. Olmuş işte. Valtin otobiyografisi bunu gerçekleştirmiş. Yirmili ve otuzlu yıllarda insanlığın kaderini belirleyen iki dev karşı karşıya. Sovyet ve Alman devletleri. SBKP ve Nazi Partisi, GPU ve Gestapo. Ve Valtin, bu iki devin en çekirdek örgütlerinde, en kritik görevlerinde her ikisini de tanıma ve gözleme imkanına sahip olmuş. Ve daha önemlisi bunları büyük bir gözlem gücüyle ve dürüstlükle anlatmış. Kitabın arkakapak yazısında belirtildiği gibi, Naziler ve Komintern hakkındaki tarihsel incelemelerin anlattıklarından çok daha fazlasını öğreniyoruz ondan. Örneğin, komünistlerle Nazilerin, sosyal demokratların ya da liberal Demir Cephe’nin toplantılarını birlikte bastıklarını, örneğin, Nazilerin, iktidara geldikten altı ay sonra dahi Hamburg’un Altona bölgesine giremediklerini ve Altona’da kızıl bayrakların dalgalanmaya devam ettiğini, örneğin, Hitler’in, Fransız icadı olduğu için giyotini tercih etmeyip, devrimci işçilerin kafasını baltayla vurdurduğunu… örneğin… örneğin…

Türkçe okuyan okuyucuya yıllarca tartışılacak ve okunacak büyük bir kitap kazandırmış Eşber Yağmurdereli’nin Kibele yayınları. Aynı Ağaoğlu yayınlarının kazandırdığı, İsaac Deutscher’in  Troçki’leri gibi.

Semin Tan
1 Ağustos 2009

Bu Yazı, Virgül Dergisi’nde yayınlanmıştır  (Kasım-Aralık 2009 – Sayı 131)

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI