Devrimi Yeniden Düşünmek – III

Lenin’in, geçmiş devrimlerden çıkarttığı merkeziyetçi sonuçları ele almadan önce, I. Enternasyonal’de Marx ile Bakunin arasında cereyan eden mücadelenin içeriği üzerinde durmamız gerekiyor.

Birinci Enternasyonal, bir Avrupa işçi birliği örgütü olarak kurulmuştu. Bu işçi birliğinde henüz “işçi sınıfının partisi” gibi bir kavram yoktu. Devrim, bir Avrupa devrimi olarak düşünülüyor, dolayısıyla ülkelere göre oluşan temsilcilikler bu enternasyonal birliğin o ülkedeki şubeleri olarak kabul ediliyordu. Bu, II. Enternasyonel’deki, ulusal birimlerde örgütlenmiş Sosyal Demokrat Partilere ve III. Enternasyonal’deki ulusal ölçekli Komünist Partilere göre daha ileri bir anlayıştı. Çünkü işçiler arasında ulusal sınırlar koymuyordu en azından. I. Enternasyonal’de henüz gerçek anlamda uluslar ötesi bir işçi dayanışması anlayışı hakimdi. Bu anlayış, daha sonra giderek ulusal sınırların egemenliğini tanıyan bir anlayışa doğru evrilecekti.

Birinci Enternasyonal’de, Marksistler ile Bakuninistler arasında çetin bir mücadele cereyan etti. Neydi bu mücadelenin esası? Bu mücadelenin, politik devrim/toplumsal devrim mücadelesi çerçevesinde cereyan ettiğini ve devlet meselesinde düğümlendiğini söyleyebiliriz.

Marksist komünistlerle Bakuninist anarşistler arasında toplumsal devrim konusunda bir ayrılık söz konusu değildi. Her iki kesim de kapitalizme karşı bir toplumsal devrimin zorunlu ve bu toplumsal devrimin belirleyici öznesinin işçi sınıfı olduğunu kabul ediyordu. Anlaşmazlık, toplumsal devrimin hangi araçlarla gerçekleşeceği noktasındaydı. Marksistler, toplumsal devrime bir politik devrim aracılığıyla ulaşılacağını düşünüyorlardı. Yani toplumsal devrimin manivelası politik devrim olacaktı. Politik devrimin anlamı devlet aygıtını ele geçirmekti. Bir ayaklanmayla ya da seçim yoluyla işçi sınıfı burjuvazinin hakimiyetindeki politik devlet aygıtını ele geçirecek, bu aygıtı parçalayarak ona yeni bir biçim verecek ve onun vasıtasıyla, yukardan aşağı ekonomik ve toplumsal devrimi gerçekleştirecek, bir geçiş döneminin ardından sınıfsız komünist topluma geçecek ve bu aşamada devlet giderek sönerek gereksiz hale gelip ortadan kalkacaktı.

Bakuninist anarşistler, toplumsal devrim için politik devrimin önceliğini reddediyorlardı. Onlara göre devrim başından itibaren politik devrimi ve devlet aygıtını kullanmaya reddetmeli, bu aygıtı toptan ve bütünüyle parçalamalı ve devlet aygıtı yerine toplumsal devrimin kendi aygıtlarını, komünleri ya da ona benzer toplumsal devrim organlarını koymalıydı. Toplumsal devrimin, kendine yabancı aygıtlarla, örneğin bir baskı aracı olan devletle gerçekleşmesi ya da devlet gibi bir yabancılaşma aygıtının toplumsal devrimde kullanılması mümkün değildi.

Marksistler, anarşistleri, ekonomik dönüşümün önemini kavramamakla eleştiriyorlardı. Toplumsal devrim demek, koca kapitalist ekonomik yapıyı değiştirmek ve yerine sosyalist bir ekonomik yapı inşa etmek demekti. Bu kolay bir iş değildi. Bunun yapılabilmesi için, yıkılan sınıfların direnişini baskı altında tutacak, üretici güçlerin gelişmesine ve yeni üretim ilişkilerinin kurulmasına yardımcı olacak, adına “proletarya diktatörlüğü” denen bir devlet mekanizması zorunluydu. Ancak eski sınıfların direnişi tamamen ortadan kaldırıldıktan ve ekonominin dönüşümü yolunda devlet gücü aracılığıyla belli temel adımlar atıldıktan sonra devlet aygıtı giderek gereksiz hale gelecekti.

Anarşistlerin buna temel itirazı şuydu: Eğer yeni bir devlet iktidarı kurarsanız, bu iktidar aygıtı, birincisi, bir yabancılaşma aygıtı olarak yeni bir bürokrat efendiler sınıfını doğuracak ve devrim yapan kitleleri baskı altına alacaktı; ikincisi, bu aygıt toplumsal devrimi geliştirmek şöyle dursun, onun önüne bir engel olarak çıkacaktı; üçüncüsü, bu aygıt hiçbir zaman kendi kendine sönüşe gitmeyecek ve kendini tahkim edecekti; dördüncüsü, bu aygıt, silahlı güçlere sahip olacağı için, ayrıcalıklı bürokrasiyi korumak için kitleleri silahlı güçleriyle bastıracak ve toplumsal devrime son verecekti.

Bu tartışmanın bir yan unsuru da, parti meselesi olmuştur. Marksistler politik devrime ağırlık verdiklerinden devlet aygıtını ele geçirecek “bilinçli” bir “proletarya partisi”nin zorunlu olduğunu ileri sürmüşlerdir. Anarşistler ise, ideolojik yönelimli bir partinin bu işe öncülük etmesine karşı çıkmış ve işçi sınıfının doğrudan özyönetim organlarının sorunu çözebileceğini ileri sürmüşlerdir. Bunun temelinde, işçi sınıfına güven, bilinç sorunu gibi tartışmalar yatmaktadır.

Bu tartışmada Marx ve Engels, kendilerinin ekonomik dönüşümün üzerinde durduklarını, anarşistlerin ise ekonomik dönüşümün önemini kavramadıklarını ileri sürmüşler ve yazılarıyla genel olarak böyle bir izlenimi egemen kılabilmişlerdir. Oysa işin esasına bakıldığında, anarşistlerin ekonomik dönüşüme daha fazla önem verdikleri için politik devrimi reddettiklerini görmek mümkündür.

Bu tartışmaya bağlı  olarak Marksistlerle Bakuninistler arasında başka alt tartışmalar da cereyan etmiştir. Örneğin Bakuninistlerin İspanya’daki yerel devrim girişimleri sırasında hapishaneleri boşaltarak buradaki insanları serbest bırakmaları ve devrim güçlerine katma çabaları Engels tarafından aşağılanmayla karşılanmıştır.

Birinci Enternasyonal’de Marksistler hakimdi. Özellikle merkezi Avrupa’da (İsviçre hariç) ve Almanya’da Marksist etki güçlüydü. Bakuninistler ise Avrupa’nın güneyinde, Fransa, İspanya ve İtalya gibi ülkelerde ve bir de İsviçre’nin Jura bölgesinde güçlüydüler. Bunda, Marx’ın Alman işçilerinin disiplinine ve gelişmişliğine, Bakunin’in ise İspanyol işçilerinin isyancılığına ve Jura zenaatkar-işçilerinin kapitalizm aleyhtarlığına vurgu yapmalarının rolü olsa gerektir.

Ne var ki. I. Enternasyonal’in son dönemlerine doğru Bakuninist muhalefet gittikçe etkili olmaya ve Marx’ın diktatörce yönetiminden rahatsızlık duyan Belçikalı Marksistler arasında bile taraftar bulmaya başladı. Bundan telaşa kapılan Marx ve Engels, I. Enternasyonal’in merkezini Amerika’ya taşımaya karar verdiler. Bu, aynı zamanda I. Enternasyonal’in sonunun ilanıydı.

Bundan sonraki seminerde II. Enternasyonal’i ve bu enternasyonal içinde Lenin’in önderlik ettiği Bolşeviklerle, Martov’un önderliğindeki Menşevikler arasındaki mücadelenin anlamını ve giderek Marksist hareket içinde Lenin’in başını çektiği merkeziyetçi eğilimi ele alacağız.
Gün Zileli

2 Kasım 2009

Özgür Üniversite/İstanbul

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI