Devrimi Yeniden Düşünmek – I

Fikret Başkaya’nın belirttiği, devrimin esasen bir emansipasyon olduğu görüşü, bu seminere gelmeden önce hazırladığım anlatım planını bir ölçüde değiştirip beni de devrimin ne olup ne olmadığı üzerinde biraz durmaya teşvik etti. Emansipasyon görüşünü çok önemli buluyorum, gerçekten emansipasyonun Türkçede tam karşılığı yok ve bu, kurtuluşla kısıtlı bir kavram değil. Hatta kurtulanların kurtarıcılarından kurtulmasıyla da kısıtlanamaz. Bu, ezilenlerin kendi eski kabuklarından da kurtulmasını, dönüşümünü kapsar ki, tam bir devrimci dönüşüme tekabül eder.

Bu çok temel noktayı  saptadıktan sonra, kısaca devrimi kim yapar noktası üzerinde de durmak istiyorum. Fikret Başkaya benden önce bu noktaya yine çok güzel değindi. Gerçekten de devrimi, kitleler, bireyler, ezilen insanlar yapar. Yoksa, planlar, partiler, “öncü”ler, programlar, 1970’lerde bize öğretilen ve bizim de tekrarladığımız gibi “proletaryanın bilinçli öncüsü” değil. Hatta tersine bunlar bugüne kadar hep devrimin önüne engel olarak dikilmişlerdir.

Tarihteki en büyük devrimlerden biri olan 1917 devrimine baktığımız zaman da bunu görüyoruz. Lenin, 1905 devrimi sırasında kendi parti hücrelerinde pinekleyen ve işçilerin kendiliğinden yarattığı Sovyet olayını kavrayamayan parti üyelerini “hücrelerinizde uyuklayacağınızı çıkın sokağa, devrim orada” diye haşlamıştı. Haklıydı da. Nitekim aynı Bolşevik Partisi, Nisan ayındaki Lenin’in müdahalesine kadar uyuklamaya devam etmiş, kitlelerin devrimini kavramamış, Sovyetlerin gücünü değerlendirememiş ve burjuva geçici hükümetlerini desteklemeye devam etmiştir.

1917 Şubat’ında devrim partilerin kararıyla değil, kadınların fırınlara yürümesiyle fiilen başlamıştır. İşçiler fabrikaları işgal etmiş, köylüler, herhangi bir hükümet kararnamesini dinlemeden bey topraklarını ele geçirip paylaşmaya, askerler komutanlarının emirlerini dinlemeyi reddederek savaş cephesinden çekilmeye girişmiştir. Bu büyük bir devrimci fırtınadır. Burada en önemli nokta, kitlelerin artık eski toplum düzeninde yaşamamaya karar vermiş olmasıdır.

Bu karar veriş  aynı zamanda ölümü ve korkuyu küçümsemekle el ele gider. Bütün devrimlerde böyle olmuştur. 1979 yılındaki İran devriminde de böyle olmuştur. İnsanlar ölümü ve korkuyu küçümsedikleri an otoritenin korkuya dayanan gücü ve iktidarı bir anında tuzla buz olur. İran’da insanlar kitleler halinde makineli tüfeklerin üzerine yürüdüler ve otorite en büyük silahının, ölüm korkusunun, otorite korkusunun geçersiz olduğunu gördü ve o anda da yıkılıp gitti. İşte devrim bu ruh halinin ürünüdür. Rusya’da da böyle oldu devrim ve 1917 Ekim’inde, Nisan’dan itibaren devrime omuz veren Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle zirve noktasına ulaştı. Ne varki, “bütün iktidar Sovyetlere” sloganıyla iktidara gelen Bolşeviklerin yaptığı ilk iş “Sovyetlerden bütün iktidarı” almak oldu. Bu aynı zamanda devrimin sona erdirilişinin başlangıcının ilanıydı. Buna ileriki seminerlerde daha etraflı değineceğiz.

Şimdi, Fikret Başkaya’nın söylediklerinden etkilenerek yaptığım bu girişten sonra benim kendi seminer programıma geçebilirim. Burada, ileriki haftalarda yapacağımız seminerlerden çıkacak sonuçların bir anlamda kısa bir özetini vermek istiyorum.
1980 yılından itibaren, benim o zaman dahil olduğum parti çevresinde Stalin konusunda bir tartışma başlamıştı. Benim de içinde olduğum bir kesim artık Stalin kültünü sorgulamaya girişmişti. O zamanki parti lideri ile yaptığımız tartışmalarda, onun bizzat bana söylediği bir şey vardı. “Eğer” demişti, “Stalin’i sorgular ve küpeşteden aşağı atarsanız bu sizi Lenin’i de sorgulamaya ve ardından Marx’ı da yanlış bulmaya götürecektir.” Eeeee ne olmuş yani? Devrim dokunulmazlık tanımaz. Eğer Marx da yanlış yapmışsa elbette bu yanlışlık ortaya çıkarılacak ve irdelenecektir. Dokunulmazlığı olan kutsal hiçbir şey tanımıyoruz.

Kanımca teorik planda Marx’ın devrim tanımı yanlıştır. Yani devrim, üretim ilişkilerinin üretici güçlerle bağdaşmadığı noktada ortaya çıkan bir fenomen değildir. Marx, aydınlanmanın ilerlemeci mantığını  formüle etmiştir sadece. Kaldı ki, bu tanımı doğru kabul edecek olursak devrimler artık imkânsız hale gelmiş demektir. Çünkü kapitalizm üretici güçleri sürekli geliştirmektedir, hem de arkasından yetişilememesiye. Çünkü piyasa ve kâr toplumu, üretici güçlerin sürekli geliştirilmesiyle özdeştir. Tanımdaki birinci yanlışlık budur.

İkincisi, devrim, modern çağın ürünüdür. Bu yüzden Marksizmin tarihsel materyalizminin tarihte devrimler icat etmesinin gerçeklikle bir ilgisi yoktur. Tarihte elbette çok sayıda ayaklanma vardır ama bunlar devrim değildir. Çünkü ezilenlerin başkaldırısı olarak ortaya çıkan bu ayaklanmalar yeni bir eşitlikçi toplum kurma yeteneğinden de, entelektüel birikiminden de yoksundur. Her ayaklanma devrim olarak görülemez.

Hele hele, Marx’ın üretici güçler ve ilerleme mantığına uygun olarak tarihteki kimi toplumsal değişiklikleri, örneğin Muhammed’in katliamlarını devrim diye nitelemek iyice komiktir ve tarihsel materyalizmin zavallıca argümanlarından başka bir şey değildir,

Yukarda söylediklerimi biraz daha açayım.

Marx, Ekonomi Politik’in Eleştirisine Katkıya Önsöz’de şöyle der:

“Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üst yapıyı büyük ya da az bir hızla alt üst eder.”

Marx bu tanımı, tamamen Fransız devrimi örneğine bakarak üretmiştir. Ne var ki, bu tanım doğru olmadığı gibi, Fransız devrimi gerçekliğini açıklamakta bile yetersiz kalır.

1. Fransa’da üretici güçler o dönemde hiç de sanıldığı kadar büyük bir gelişmişlikte değildi ve çok büyük bir hızla gelişmiyordu. Fransa o dönem hâlâ kapitalizmin ilk gelişme aşamalarında olan bir tarım ülkesiydi. Ticaret kapitalizmi bile daha geri bir aşamadaydı ve Fransa sanayi toplumu aşamasına bile daha yeni yeni adım atmaktaydı.

2. Öte yandan, Fransa, artık kapitalist bir toplumdu ve kapitalist üretim ilişkileri esasen hakim durumdaydı. Bu yüzden, “gelişmiş üretici güçlerin”, kadim üretim ilişkilerini ya da mülkiyet ilişkilerini zorlaması söz konusu değildi. Yani “üretim ilişkileri elbisesi” Fransız toplumuna ya da Fransa’daki üretici güçlere hiç de dar geliyor değildi. Hatta üst yapı bile neredeyse bütünüyle bu kapitalist gelişmeye uyum sağlamıştı. Aristokrat sınıf bile ünvanlarını burjuvaziye satarak kapitalizme uyum sağlamıştı. Bu yüzden, üretim ilişkilerini ve üst yapıyı değiştirecek bir devasa devrime ihtiyaç yoktu.

3. Hele, 1648 İngiliz devrimi olduğunda, üretici güçler hiç de bir devrimi zorunlu kılacak kadar gelişmiş değildi. Dahası, İngiltere’de 19. yüzyılda üretici güçler devasa ölçüde geliştiği halde (“Sanayi devrimi”) üst yapıyı ya da mülkiyet ilişkilerini alt üst eden bir devrim olmamıştı.

4. Rus devriminin sonucunda iktidara gelen Bolşevikler,  üretici güçlerin gelişip üretim ilişkilerini değişmeye zorlamasının değil, tersine, üretim ve mülkiyet ilişkileri (çarlığa rağmen) bir hayli geliştiği halde üretici güçlerin geri kalmasının yol açtığı bir olgudur. Burjuvazi üretici güçleri geliştirmekte, sanayileşmeyi gerçekleştirmekte acizdi. Bu göreve, devrimle işbaşına gelen Bolşevikler talip oldu. Daha sonra ise, Bolşeviklerden ve devrimin anılarından bütünüyle kurtulmak isteyen Stalinist bürokrasi talip oldu ve gerçekleştirdi. Çünkü Bolşeviklerin dünya devrimi idealleri ve her şeye rağmen köylülüğü gözden çıkartmayan tutumları bürokrasinin önünde büyük bir engel oluşturuyordu. Stalin, geri üretici güçleri ilerleten ve bir karşıdevrimle (zorla kolektifleştirme ve hızlı sanayileşme) üretici güçlerle üretim ilişkilerini uyumlu hale getirdi.

5. Marx’ın bu tanımını  doğru kabul edenler, örneğin Bernstein ve daha sonraki revizyonistler, devrim için üretici güçleri geliştirme görevine sarılmışlardır. Bu mantık, giderek devrimi de gereksiz kılmıştır. Nasıl olsa üretici güçler gelişir ve üretim ilişkilerini de değiştirir mantığı hakim olmuştur.

6. “Burjuva devrimi” modeli, kapitalizme uygun üretici güçlerin feodal üstyapı kabuğu içinde geliştiği önkabulünden hareket eder. Öyle ki, bu kabule göre, bırakın üretici güçleri, kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri bir hayli gelişir, hatta hakim olur.

Peki, kapitalizm altında, sosyalizme uygun üretici güçler ve “sosyalist üretim ilişkileri” nasıl gelişecektir? İleri üretici güçlerin kapitalist üretim ilişkileriyle, kapitalist üsyapıyla çelişen bir yanı yoktur. Sosyalist üretim ilişkilerinin, bir para ekonomisi olan kapitalizm altında gelişmesi mümkün değildir. O halde, “burjuva devrim” modeli ile “proleter devrim” modeli arasında uyumsuzluk vardır.

7. Kapitalist üretim ilişkileri üretici güçleri engellememekte, tersine durmadan geliştirmektedir. Kendi üretim ilişkilerini bu gelişen üretici güçlere durmadan adapte etmektedir. Yeni üretim ilişkileri oluşturma yönündeki deneyleri (anarşist koloniler) yozlaştırıp kendine uydurmakta ve tabi kılmaktadır. Bir takım devrimci girişimlerle ortaya çıkan, “Özel mülkiyeti lağvetmiş” biçim ve uygulamalara bile (sosyalist devletler ve sosyalist devletçilik) kendini uydurmakta, en kolektivist uygulamalara bile bürokratik kapitalist bir biçim verebilmektedir.

Bu bakımdan, Marx’ın yukardaki tanımına bağlı kalmak, bugün gerçek bir devrimin olanaksızlığını kabul etmekle özdeştir.

8. Kapitalizm tek tek ülkeler çerçevesinde düşünülmemelidir. Kapitalizm paraya dayanan bir dünya ekonomisidir. Bu dünya ekonomisinin eşitsiz gelişme yasası, ister istemez kaynakların gelişmiş bölge ve ülkelere aktarımını ve dolayısıyla da devrimin, acının ve sömürünün daha yoğun yaşandığı gelişmemiş bölgelerde ortaya çıkmasını getirmiştir. Yani devrimin öncelikle Rusya ya da Çin gibi ülkelerde ortaya çıkmasında şaşılacak bir şey yoktur. Bunda bir çarpıklık da söz konusu değildir. Çarpıklık, Marx’ın Avrupa merkezci düşünce tarzındadır. Marx kapitalizmi dünya çapında değil, sadece Avrupa çapında düşünmüştür. Bu yüzden de devrimin gelişmiş bölgelerde olacağını öngörmüştür. Oysa dünya çapında devrim gelişmiş yerlerde  değil, doğal olarak bu gelişmeyi sağlayan en yoğun sömürünün olduğu gelişmemiş yerlerde olacaktı.

9. Burjuvazinin “devrimci barutunu” bitirmesi söz konusu değildir. Burjuvazi başından beri devrime karşıydı. Burjuva devriminin örneği olarak gösterilen Fransız devriminde de böyleydi bu durum. Burjuvazinin bir zamanlar devrimci olduğunu düşünmek, devrimi üretici güçlerin geliştirilmesiyle özdeş görmekten kaynaklanır. Oysa sömürücü bir sınıf hiçbir zaman devrimci olamaz.

Devrim, sömürülen ve ezilenlerin topyekûn ayağa kalkışıyla gerçekleşen bir olgudur. Fransız devrimi de bu konuda istisna değildir.

Gelecek seminerde, Fransız devrimini, 1848 Avrupa devrimini ve Paris komününü  inceleyerek burjuvazinin, işçi sınıfının, köylülerin ve zenaatkârların devrim karşısındaki tutumunu inceleyeceğiz.

Gün Zileli,
24 Ekim 2009

Özgür Üniversite/İstanbul

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI