Karanlığın Ötesi 70 yıl sonra da Saldırı Altında Çalakalem Bir Karalama Yazısı Üzerine Notlar! (Gün Zileli, 25.09.2009)

Emrah Cilasun’un Aşk ve Devrim sitesinde geçenlerde yayımlanan “Karanlık Bir Kitaba Dair” yazısının sonunda, “proletarya diktatörlüğünde, muhalefetin teşvik edilmesi ve hatta Karanlığın Ötesinde gibi kitapların okunabilmesi ve tartışılması gereklidir” deniyor.

Bugüne kadarki “proletarya diktatörlüğü” örnekleri ve Emrah Cilasun’un, bu “kötü örnekleri” (belki de “iyi”, bakışa göre değişir) her ne pahasına olursa olsun savunmak için çalakalem yazılar yazma gayreti, böylesi vaadlere inanmayı pek teşvik etmediği gibi, Kırk altı yıllık ömrünün yarısından fazlasını komünizm için mücadeleye adamış Jan Valtin’e yazısı boyunca yaptığı açıktan ve üstü kapalı belden aşağı saldırılar, kandırılmamız olanağını ortadan kaldırmaktadır. “Proletarya diktatörlüğü” diye sunduğu “özgürlük cenneti”nin inandırıcı olmaması değil önemli olan; bizzat Emrah Cilasun’un yazısında da (ve Karanlığın Ötesinde de) göreceğimiz gibi, onca badire yaşamasına rağmen, Gestapo’da gördüğü işkence sonucunda evinde kaldığı çiftin dışında (onların da hiçbir şeyle ilgili olmadığını, kendisini gazeteci olarak tanıdıklarını, eve kiracı olarak girdiğini söylemiştir) hayatında hiç kimseyi ele vermemiş bir devrimciyle, polisin önüne düşerek yoldaşlarının yerlerini tek tek gösteren, onları vurduran, devrime ve devrimcilere ilişkin en iğrenç polisiye karalamaları papağan gibi tekrarlayan, vurulmaktan korkmaktan çok artık insan içine çıkamayacağı için devletin estetik ameliyatlarıyla yok edilen Şemsi Özkan’ı bir çırpıda özdeşleştiren sözlü şiddet, düşüncesizlik ve suçlama kolaycılığı Emrah Cilasun’un “özgürlükçü proletarya diktatörlüğü”nü daha şimdiden inandırıcı olmaktan çıkartmış bulunmaktadır.

Kavramlar ve Karalamalar

Emrah Cilasun’da kavramlar karmakarışıktır ya da ortaya atılan kavramların ya karşılığı yoktur ya da temeli. Örneğin yazısının başlığına “karanlık kitap” adını vermiş ama yazının hiçbir yerinde bu büyük iddiayı kanıtlayacak bir şey, bir iddia yok. Emrah Cilasun kitabın adının “Karanlığın Ötesinde” olmasından yararlanmış sadece. Kitabın orijinal adı “Out of the Night”tı. Eğer “Gecenin Ötesinde” diye çevirseydim, bu pek zekice sözcük oyunundan yararlanamayacak, örneğin “gecenin kitabı” diyemeyecekti.

Emrah Cilasun’a göre, Valtin’in otobiyografisi “90’ların başında yayımlanan komünizmin kara kitabına rahmet okutturmaktadır.” Bu tür lüzumsuz kitaplar okumam ama anladığım kadarıyla komünizmi karalayan o bildik kitaplardan biri bu. Keşke o kitaptan birkaç örnek verip bizi tenvir etseydi Emrah Cilasun. Kendisinin bu tür lüzumsuz kitaplar ve köşe yazıları okumaya pek meraklı olduğunu biliyorum.

Yine yazısının sonlarına doğru, Valtin için, “Amerikan değerlerinin yılmaz savunucusu, kararlı bir anti-komünistti” demiş. Başka bir yerde de, “Valtin’e göre, Komünizm eşittir Faşizm”dir iddiasını ileri sürmüş.

İşte şimdi burada duralım bakalım. Sanıyorum burada bir kavram karışıklığı söz konusu. “Amerikan değerlerinin yılmaz savunuculuğu” iddiasına, yazının, Valtin’in Amerika’da yaşadıklarıyla ilgili bölümüne gelince kısaca değineceğim. Burada sadece, “anti-komünist”lik ve “komünizm eşittir faşizm” üzerinde duracağım.

Karanlığın Ötesinde’yi açın, okuyun. 840 sayfalık kitapta komünizmin aleyhinde tek cümle bulup gösterin, ben yazarlığı da, çevirmenliği de bırakacağım. İddia ediyorum, tek bir cümle yoktur. Tersine, Jan Valtin (yani Richard Krebs) bu kitabı yazdığı ve yayımladığı 1940’ların başlarında bile devrime ve komünizme son derece bağlı bir insandır. Hatta bunu bırakalım, kendisine onca acı yaşatmış Komintern’in ideolojik etkisinden bile tam kurtulamamıştır. Bazı değerlendirmelerinde hâlâ Komintern’in bakış açısını yakalamak mümkündür. Bazı olayları anlatırken, yine o eski Komintern aparatı oluvermekte, yer yer, eskiden haşladığı parti yöneticilerinin üstündeki Komintern müfettişi havalarına bile bürünebilmektedir.

Hatta Valtin’in doğrudan yaptığı Stalin eleştirileri bile yetersizdir. 1940 yıllarının başlarında henüz “reel sosyalizmi” eleştirecek teorik donanımdan yoksundur.

Bununla birlikte anlattıkları, Stalinist diktatörlüğün ve Stalinist örgüt mekanizmalarının nasıl bir ölüm çarkı olduğunu ortaya koymaktadır. Zaten Emrah Cilasun’u ve onun gibilerini esas rahatsız eden de budur. Jan Valtin, tonlarca anti-Stalinist laf etse, teorik yazı yazsa, Cilasun ve benzerleri şu günkü ortamda başlarını çevirip bakmazlardı bile. Ama Valtin’in gücü ve inandırıcılığı, tamamen somut olaylara dayanmasından gelmektedir. Emrah Cilasun, Richard Krebs’in (yani Jan Valtin’in) yazdıklarının anı değil, roman olduğunu söylemektedir. Eğer öyle olsaydı gerçekten, hayatında tek bir roman bile okumamış Emrah Cilasun bu kitabı da okumayacaktı.

Şimdi gelelim Cilasun’un Valtin’le ilgili anti-komünizm ve komünizm eşittir faşizm iddialarına…

Aşama aşama gidelim. Stalin’i eleştiren herkes anti-komünist değildir. Stalin’i eleştiren çok sayıda komünist, anarşist ve devrimci vardır ve bu insanlar bu eleştiriyi üstelik komünizm ya da toplumsal devrim adına yaparlar. Öte yandan, her komünist olmayan da anti-komünist değildir. Komünist olmadığı halde komünizmle herhangi bir sorunu olmayan çok sayıda insan vardır. Hatta komünizme karşı olan, Stalin’in şahsında ya da değil, komünizmi eleştiren herkese de anti-komünist denemez. Örneğin birçok liberal vardır komünizmi şiddetle eleştiren, (aynı Emrah Cilasun’un yaptığı gibi) Stalinizmi komünizmle özdeşleştirip yerden yere vuran. Bu tür insanlar dahi anti-komünist olarak değerlendirilemez, onlara “sen anti-komünistsin” denemez. Anti-komünizm, daha çok 1950’lerdeki soğuk savaş döneminde yaygınlık kazanmış özel bir deyimdir. Anti-komünizm, faşistliğe yakın aktif bir komünizm karşıtlığıdır. Örneğin faşistlerin ve nasyonal sosyalistlerin hepsi anti-komünisttir. Faşizme yakın duran muhafazakar sağcıların bir bölümü de aktif komünizm aleyhtarlıkları dolayısıyla anti-komünisttirler. İşin daha da ilginci, bu anti-komünistler, tersinden bir yol kat ederek Emrah Cilasun ve benzerlerinin vardığı yere varırlar ve işlerine öyle geldiği için Stalin’le komünizmi özdeşleştirirler. Neden işlerine öyle gelir? Çünkü Stalin, onların saldırmak istediği komünizmin aşil topuğudur. Stalin’le komünizmi özdeşleştireceklerdir ki, Stalin’in bütün suçları komünizme bulaşsın ve Stalin’le birlikte komünizm de yıkılıp gitsin, bir taşla iki kuş vurmuş olsunlar. Komünizmi gerçekten yaşatmak isteyenler ise, komünizmin Stalin’le ilgisiz olduğunu savunurlar. Çünkü komünizmi kurtarmanın başka çaresi yoktur.

Konumuza dönecek olursak. Jan Valtin, kitabında, davaya bağlı bir komünist olarak çıkmaktadır karşımıza, komünizme yönelik herhangi bir olumsuz söz etmemektedir. Bu yüzden de anti-komünizmle yakından uzaktan bir alâkası yoktur. Valtin’e ve benzerlerine “anti-komünist” diye saldırmak, Stalinistlerin, Stalin’e yapılan her eleştiriyi anti-komünizmle özdeşleştirme taktiğinin ürünüdür (örneğin bir Stalinist, kitabı çevirmeye başladığım günlerde, bana, “Gün, sen anti-komünist ve karşıdevrimcisin, seninle tartışmam” demişti. Emrah Cilasun, sanırım, tüm dünya çapındaki devrimci kalkışmalarda yer aldığı çok açık olduğu için, Valtin’le ilgili olarak “karşıdevrimci” deyimini kullanmaktan kaçınmış ama zaten anti-komünist, otomatikman karşıdevrimci anlamına gelmektedir).

Komünizmi faşizmle eşit görenler ise sadece liberallerdir, yani bu özel bir liberal teoridir. Öte yandan, Stalinizmle komünizmi özdeşleştirmeyen, hatta tersine ayırt etmeye önem veren, anarşistler, sol komünistler, Troçkistler, bilumum Stalin karşıtı komünist ve devrimciler arasında, Stalin’le faşizmi eşit görüp görmeme konusunda görüş ayrılıkları vardır. Örneğin Troçkistler, Stalinizmle faşizmin eşit görülmesine karşı çıkarlar. Bir kısım anarşist Stalinizmle faşizmi eşit görür, bir kısmı ise bu ikisini tefrik etmekten yanadır. Şahsi fikrimi söyleyecek olursam, Stalinizmi, bırakın faşizmle özdeş görmeyi, faşizmden daha da beter bir şey olarak görürüm. Bu, daha uzun ve ayrı bir makalenin konusudur ama kısaca görüşümü belirteyim: Mussolini ve Hitler’in öldürdüğü komünistlerin sayısı, Stalin’in öldürdüğü komünistlerin sayısının onda birine bile yetişemez. Stalin’in komünist katliamı milyonlara varır, tüm Bolşevik Partisini fiziki olarak ortadan kaldırmıştır. Hitler’in kendi partisi içindeki rakiplerine karşı yürüttüğü “uzun bıçaklar gecesi” operasyonu ise sadece yüz elli kadar Nazi’nin öldürülmesiyle sonuçlanmıştır. Keza, anarşist, devrimci, çingene, eşcinsel katlamında Stalin’in Hitler’den hiç geri kalır yanı yoktur. Hitler’in Stalin’e tek “üstünlüğü” Yahudi katliamıdır. Bu konuda gerçekten Stalin Hitler’le yarışamaz ama 1950’lerin başlarında, Sovyetler Birliği’ndeki anti-semitist kampanya, Sovyetler Birliği’nde ve diğer Doğu Bloku ülkelerinde, özellikle komünist partiler içindeki Yahudi temizlikleri, Hitler’in bu konuda Stalin’den ancak birkaç gömlek üstün olduğunu ve zihniyette aslında pek bir fark olmadığını göstermektedir. Stalin rejimi, insanların fısıltıyla da olsa konuşma, gizlice de olsa örgütlenme, kısacası soluk alma olanakları açısından Hitler rejiminden çok daha sıkı bir rejimdir. Toplumu cendere altına almakta, Stalin’in GPU’sunun yanında Hitler’in Gestapo’su solda sıfır kalır. İşkencede her iki rejim de birbiriyle yarışır. Gestapo kaba işkencede daha ileri olmakla birlikte, tutuklulardan ifade alma teknikleri açısından yine GPU’nun epeyce gerisindedir.

Valtin’in komünizmle faşizmi özdeş gördüğü ise tam bir iftiradır. Emrah Cilasun, Stalin’le komünizmi özdeş gördüğü için böyle değerlendiriyor durumu. Oysa bunun gerçekle ilgisi yok. Valtin, evet her iki diktatörlüğü, yani Nazi ve Stalinist diktatörlüğünü bir arada suçluyor ki, bence bunda hiçbir yanlışlık yok. Yanlışlık sadece, Valtin’in kitabında da yer yer yansıyan, diktatörlükler-demokrasiler paradigmasıdır. Bu noktada Valtin, belki de Amerika’da yaşıyor olmasının etkisiyle zaman zaman liberal bir bakışaçısına kayar gibidir. Bu nokta eleştirilebilir ama bu kadar. Bunun ötesinde, Valtin’in bakışaçısı genelde devrimcidir.

Ne var ki, Emrah Cilasun, Valtin’i kötü göstermeyi kafaya koymuştur bir kere. Ne akıl, ne izan, hiçbir şey onu durduramayacaktır. İşte örneği: “Richard Krebs…SSCB’nin, Komintern’in, Alman Komünist Partisi’nin ve bunların kadrolarının ne denli üçkâğıtçı, hilebaz, despot, seks düşkünü, entrikacı olduğunu iddia etmekle kalmamakta…” “Richard Krebs, Karanlığın Ötesinde, Wollweber’i, çizilebilecek en kara portrelerle okuyucuya takdim edecekti.”

Kitabı okuyanlar görecektir. Hiç de öyle değildir. Jan Valtin, çektiği onca acılara rağmen, olabildiğince objektif kalabilmesini bilmiş bir otobiyografi yazarıdır. Wollweber’i hiç de tamamen kara bir tablo olarak resmetmemiştir. Alman Komünist Partisi’nin neredeyse tüm önderliği Hitler iktidara geldikten sonra kaçarken, onun, o zor koşullarda nasıl cesaretle partiyi toparladığını, Nazilerin tren istasyonundaki aramaları sırasında, ülke çapında şiddetle arandığı halde soğukkanlılığıyla nasıl kurtulduğunu dürüstçe anlatmaktan geri kalmaz Valtin. Bu konuda takdiri hak edecek kadar objektif olmasını bildiği halde, ne yazık ki, objektiflikten nasibini almamış, ne pahasına olursa olsun karalama peşinde koşan Emrah Cilasun tarafından bir çırpıda üstü çizilmiştir. Hatta, Valtin’in, Wollweber’i, Donanma ayaklanmasında kahraman bir işçi önderi olarak gösteren tasviri bile, şehir yanlışlığı bahanesiyle kınama nedeni olmuştur.

Diğer yandan, Valtin, hiç de Komintern’i, Alman Komünist Partisini ve kadrolarını, Emrah Cilasun’un yakıştırdığı deyimlerle karalama çabasında olmamıştır. Ben şahsen Jan Valtin’den çok şey öğrendim Komintern ve Alman Komünist Partisi hakkında. Keza, Almanya’da 1920’lerdeki devrimci durum ve işçi sınıfının kahramanca mücadeleleri hakkında da.

Gerçekten bilmiyordum Komintern’in dünyanın her yerinde faaliyet yürüten bu kadar güçlü bir örgüt olduğunu. İnsanların devrim isteğinin yarattığı bu örgütün her yana böylesine dal budak saldığını.

Tamamen 1920 yıllarının büyük devrimci coşkusuna dayanarak büyüyen Alman Komünist Partisi’nin, 6 milyon seçmeni ve 1 milyon üyesiyle bu kadar güçlü bir parti olduğunu da Valtin’den öğrendim. Yöneticilerinin hata ve beceriksizlikleri, yapısındaki bozukluklar ne olursa olsun bu partinin o yıllarda devrimi temsil ettiği kesindir, bunu da Valtin öğretiyor bize.

Üstelik Valtin’in “kadroları” karaladığı tam bir iftiradır. Hatta Valtin, yeri geldiğinde gadre uğrayan yöneticileri de savunur. İleride adlarını vereceğim, Alman Komünist Partisi’nin Stalin tarafından ölüme gönderilen yöneticilerinin adlarını bildiği kadarıyla tek tek sıralar. Jan Valtin, bu konuda, iyi bir hatırat yazarından beklenebilecek en yüksek duyarlılığı göstermiş ve tefrikçi davranmıştır. Olumsuz gördüğü kadroların bile yeri geldiğinde hakkını vermekden geri kalmadığı gibi, iyi kadroları yoldaşça bir sevgiyle, hayırla anmıştır. İşte bunun en güzel örneği Edgar Andree’dir. Edgar Andree, Alman Komünist Partisi’nin en üst yönetici kadrosundan, Partinin silahlı birimlerinin baş örgütçüsüdür. Ölümünden sonra adı, İspanya’da çarpışan enternasyonal brigadelerden birine verilmiş komünist bir kahramandır. Onu bütün kitabı boyunca sevgiyle anmış ve Hitler’in cellatları tarafından başının baltayla vuruluşunu edebi bir anlatımla ölümsüzleştirmiştir. Stalinist bürokrasiler tarafından yazılmış hangi kitapta vardır komünist kahraman Edgar Andree’nin cellatları karşısında gülerek ölüme gidişinin o yürek yakan heroik anlatımı? Buna yanıt vermediğin zaman sadece iftiracı bir “tarih yapıcı” olarak kalmaktan kurtulamayacaksın Emrah Cilasun.

Öte yandan Jan Valtin çok güzel bir şey yapmış, kâzıp şöhretlerin ve sahte kahramanların (örneğin Dimitrov’un), hepimizin başının üstünde bir yerlere konmuş beton heykellerini oradan alıp yere indirirken, tarihte yok edilmiş gerçek kahramanları hak ettikleri mertebeye yükseltmiştir. İşte Stalin’i eleştirdi diye GPU tarafından gemiyle Sovyetler Birliğine kaçırılan anarşist Bandura, işte Dimitrov’a kafa tuttu diye Sovyet toplama kamplarında yok edilen komünist işçi Arthur Samsing, işte Hitler’in cellatları tarafından baltayla başı vurulan kızıl denizci johhny Dettmer, işte Gestapo canileriyle boğuşarak kendini altıncı kattan aşağı atan işçi Karl Burmeister, işte tüm organları paramparça edilinceye kadar Gestapo tarafından işkenceye çekilip öldürülen Jan Templin, işte Nazilere karşı kurulmuş gizli matbaada kendini feda ederek yoldaşlarının kaçmasını sağlayan Alexander Popovics, işte  işçilerden ve işsizlerden yana el koyma eylemleri nedeniyle Almanya’da “kızıl Robin Hood” diye tanınıp, “işçi devleti” diye bildiği Sovyetler Birliği’ne gittiğinde işçilerin içler acısı durumuna açıkça karşı çıktığı için GPU tarafından boğularak öldürülen Max Hoelz, işte Nazilerden kaçmak için gittiği Fransa’da GPU tarafından ağaca asılarak öldürülen Willy Muenzenberg… ve başkaları ve başkaları…

Bununla da kalmıyor Jan Valtin, “gerçek kahraman kitlelerdir” düsturunu hatırlatırcasına kitabının her satırında ezilen işçilerin fedakarca mücadelelerine yer veriyor. İnsan Jan Valtin’i okuyunca, sınıfa ilişkin zayıflamış inancını güçlendiriyor. Denizcilerin, omuzlarındaki tüfeklerinin namlularını yere doğrultarak savaşı reddetmeleri ve ayaklanmaları Jan Valtin’de destansı bir şekilde anlatılmaktadır. Ben Jan Valtin’den öğrendim Almanya’da da Rusya’dakine benzer bir devrim olduğunu; şehirlerdeki işçi ve asker ayaklanmasının bu kadar büyük boyutlarda olduğunu gerçekten bilmiyordum. Hamburg’da işçilerin molotof kokteyliyle kendilerini polis zırhlılarının altına atışlarını da Jan Valtin anlatıyor, Emrah Cilasun. Gördüğüm kadarıyla bunlar yüreğinizde en ufak bir kıpırtı yaratmamış. Sayısız deniz isyanında işçilerin nasıl ölümü göze aldığını ve geri adım atmadığını da Valtin’den öğreniyoruz. Ama elbette, bu grevlerin dar politik çıkarlarla satıldığını da öğreniyoruz sizin duraksamaksızın “karanlık kitap” ilan ettiğiniz Karanlığın Ötesi’nden. Kitapta anlatılan Murmansk’taki manzaraların yüreğimizi yakması da çok doğal. Üstelik bunlar sosyalizm adına yapıldığı için daha da acı verici oluyor. Murmansk’ta gece gündüz çalışan ve yorgunluktan kaldırımlara yığılan işçileri anlatmasa mıydı Jan Valtin? Gözlerini mi yumsaydı, ağır iş koşulları dolayısıyla iş yavaşlatmaya giden Murmansk işçilerinin dört yüzünün tutuklanıp, önderlerinin GPU tarafından kurşuna dizilmesine, kendine sansür mü koysaydı?

Hayal Mahsulü Olan Ne?

Emrah Cilasun’un, Jan Valtin’in yazdıklarını yalanlamak için dayandığı tek kaynak var: Bizzat kendisinin “anti-komünist” bir yazar olduğunu söylediği Ernst von Waldenfels adlı Alman yazarın kitabı. Waldenfels’in yukarda açıkladığım ölçüler açısından gerçekten anti-komünist olup olmadığını bilmem mümkün değil elbette. Almanca bilmiyorum ve sanırım bu kitabın İngilizce ya da başka dillerde bir baskısı yok. Emrah Cilasun, kitabı özetleyerek bize aktarmak yerine Türkçeye çevirirse biz de bu kaynağı doğrudan inceleme olanağına kavuşuruz. Diyelim ki, Waldenfels gerçekten anti-komünist bir yazar olsun. O zaman, komünizmin “yılmaz savunucusu” Emrah Cilasun’un, aşağı yukarı kırk sayfa tutan uzun yazısında tek kaynak olarak Waldenfels’e dayanması (iddia ettiği gibi Jan Valtin üzerine “yegane” değildir Waldenfels’in çalışması. Bu konuda, İngilizcede başka kaynaklar da vardır. Örneğin, Lynn Walsh’ın Fortress Books’tan yayımlanmış çalışması) iyice tuhaf ve düşündürücüdür. Jan Valtin’i anti-komünist bir “roman” yazmakla suçlayan Emrah Cilasun’un Valtin’i yalanlamak için dayandığı ve kanıtlar getirmeye çalıştığı tek kaynak, anti-komünist bir yazara aittir! Hani olmaz değil, anti-komünist bir yazardan birkaç kanıt da bulunup gösterilebilir ama dayanılan tek kaynak “anti-komünist” olunca, insanın aklına, acaba yalanlanan ne sorusu gelmiyor değil. Eğer Waldenfels gerçekten anti-komünistse, sakın çabası, bal gibi de komünist olan ve hayatını bu uğurda harcamış bir komünisti yere sermek olmasın?

Kaldı ki, “anti-komünist” yazar Wandelfels’ten Emrah Cilasun’un yaptığı aktarmalar, Karanlığın Ötesinde’de anlatılan olayları, yer, zaman ve isimler de dahil olmak üzere neredeyse yüzde seksen ölçüsünde doğruluyor. Emrah Cilasun, Jan Valtin’in anlattıklarını, bir yaşam öyküsünü özet halinde yeniden anlatmak hevesine kapılıp yazısını bu kadar uzatmasaydı, aktardıklarının yüzde sekseni gereksiz olacaktı. Çünkü bunlar zaten Valtin’in kitabında aynısıyla vardı.

Ne var ki, Emrah Cilasun, “anti-komünist” yazar Waldenfels’in yalnızca somut olaylara ilişkin belgelerine vb. yer vermekle kalmamış, onun kanaatlerine de yer vermekte, hadi Cilasun’un pek sevdiği ve sık sık kullandığı bir deyişle belirtelim, beis görmemiş. “Waldenfels’e göre kitap, otobiyografiden çok doğru bilgilerle hayal mahsullerinin iç içe geçtiği bir romandır.”

Waldenfels yine insaflıymış. Stalinizmin yılmaz savunucusu Emrah Cilasun’u, yazısını yazdıktan sonra bilgilendiren bazı “anarşist dostlarına” göre, İngiltere’deki bazı “elit” komünistler bu kitabın tamamen “fiction” olduğu kanısındaymışlar ve onların bu yüksek kanaatleri, daha çeviriye başlamadan önce Gün Zileli’ye “uyarı babında” aktarılmış. Yalancının mumu ne zamana kadar yanar, bu konudaki atasözü doğru mudur bilemem ama bana bu konuda bir “uyarı” gelmedi, bu “anarşist dost” bu “bilgiyi” bana kitap yayımlandıktan sonra ulaştırma gereğini duydu. Bu gereği duymasının tek nedeni de beni kişisel nedenlerle demoralize etmekti. Tabii ki, demoralize olmadım, yok bir bakıma oldum denebilir. Bu “anarşist dost”un ahlâk ölçülerini açık seçik görmüş olmaktan demoralize oldum bir ölçüde. Öte yandan, “uyarı” zamanında yapılsaydı da elbette dikkate almayacaktım. Aklını kaçırmış “elit”lerin saçmalıklarına kulak asmayacak kadar aklım vardı ve kitabı okuduğumdan, onun “fiction” ya da “bestseller roman” olduğu zırvalamalarını bir kenara itip kitabı yine çevirmeye girişirdim. Doğrusu ya ben bu kitabı, samimiyetten ve dürüstlükten uzak “anarşist Stalin dostları” ve iflah olmaz Stalinistler için çevirmedim.

Şimdi gelelim Waldenfels’in iddiasına. Bir kere, her otobiyografi veya biyografi biraz roman, her roman da biraz otobiyografi ve biyografidir. Çünkü her iki tür de insan yaşamları ve kişilikleri üzerine kuruludur, her ikisinde de doğru bilgilerle hayal mahsulü unsurların iç içe geçmesi doğaldır. Öte yandan, her iki tür de önemli bir sübjektiflik unsuru taşır. Yazarın kendi bakış açısı ve değerlendirmeleri ister istemez her iki türde de yansır. Diğer türlere göre daha çok yansır demek istiyorum. Burada önemli olan, olayların esas akışının, ana doğrultunun gerçeğe uygun olmasıdır. Hele Karanlığın Ötesinde gibi savaşın göbeğinde, 1941 yılında yayımlanmış, suçladığı iki tarafın, Stalin Rusya’sı ile Nazi Almanya’sının kapışmak üzere olduğu olduğu bir dönemde yazılmış bir kitabın bazı noktalarda “hayal mahsulü” şeyleri devreye sokması kaçınılmazdır. Çünkü olaylarda rol alanlar henüz aynı rollerini oynamaktadır, bir kısmı hâlâ Nazi ya da GPU hapishanelerinde tutuklu bulunmaktadır, bir kısmı, bu iki ölümcül mekanizma tarafından aranmaktadır. Bu durumda Jan Valtin’in bazı olayları ve isimleri şu ya da bu ölçüde gölgelemesi, işin içine “hayal mahsulü” şeyler katması, bazen zorunluluk dolayısıyla mekân ve zaman değişiklikleri yapması, tahmin etmek güç değildir ki, kaçınılmaz olmuştur. Buna rağmen Valtin’in elinden geldiğince gerçeğe sadık kalma çabası sadece takdire şayandır. Kitabı okuyanlar bunu çok iyi anlayacaklardır.

Geri kalanı değerlendirme meselesidir. Şimdi vereceğim örnekteki değerlendirmeyi “anti-komünist” Waldenfels mi, yoksa Emrah Cilasun mu yapmaktadır, belli değildir; şöyle deniyor: “Valtin’in… Firelei ile birlikte olmasını yasaklayan parti zorbalığı tamamen hayal mahsulüydü.”

Buyrun bakalım! Şimdi bunu, Firelei ile de parti ile de iç içe olan, olayları sıcağı sıcağına yaşamış Jan Valtin mi daha iyi bilir, yoksa daha o zaman belki de çocuk olan Waldenfels ya da bu dünyada bile olmayan Emrah Cilasun mu? “Hayır böyle bir şey yok” diyenin kesin kanıt getirmesi gerekir diyeceğim ama bunun da kanıtı olmaz ki! Ne yani, Stasi başkanı Wollweber’den gidip belge mi getireceklerdi, “vallahi billahi böyle bir baskı yapmadık” diye. Getirseler neden inanalım ki Wollweber’e? Jan Valtin, kitabında Avatin’in (ki onu sever aslında) Firelei ile ilk karşılaştığı an nasıl aşağılayıcı davrandığını anlatır. Böyle bir olayın olmadığını Emrah Cilasun nasıl iddia edebilir ki?

Kaldı ki, bizim geçmişte kendi yaşadıklarımız bunun olduğuna inanmamızı o kadar teşvik edici ki… Geçmişte (belki şu anda bile) çok sayıda insan parti emirleriyle evlendirilip, parti emirleriyle boşandırılmamış mıdır? Parti emirleriyle çiftlerin birleşmesine ya da ayrılmasına ya da evlenemeyeceklerine karar verilmemiş midir? Bırakın onu, benimHavariler’de anlattığım gibi, çocuk yapılıp yapılmamasına bile partiler karar vermemiş, anasının karnındaki çocuklar bile parti kararlarıyla aldırılmamış mıdır? Waldenfels’in komünist örgütler içinde böylesi bir deneyimi olmadığını tahmin edebiliriz. Peki ya Emrah Cilasun?

İnsanın sınıfsal kökenini ortaya koyuşu bile oldukça sübjektif bir bakışaçısı meselesidir. Bu yüzden böyle şeyleri sorun etmek, Waldenfels gibi, diyelim ki, orijinal tarihi buluşlar peşinde koşan meraklı bir yazar için hoşgörülebilir ama Emrah Cilasun gibi artık kırk yaşlarına dayanmış ve bu kırk yılın daha ağırlıklı bölümünü komünist çevreler içinde geçirmiş biri için biraz tuhaf kaçmaktadır. Öylesine sübjektif bir şeydir ki gerçekten bu sınıf meselesi, örneğin ben kendimi Osmanlı aristokrasisine mensup birisi olarak da tasvir edebilirim, Bulgaristan’daki aşağı sınıfların mezhebi Bogomillerden gelen kökten anarşist bir ailenin üyesi olarak da. Çünkü ikisinde de doğruluk payı var.

Ne “suç” işlemiş Jan Valtin? Babası orta sınıf mensubu bir kaptan olduğu halde, ailesini proleter bir aile olarak göstermiş. Ne var bunda? Diyelim ki, böyle bir çarpıtma yapmış olsun. Bu bile Valtin’in bir “kara kitap” yazmadığının delilidir aslında. Demek burjuva bir geçmişle övünmek istemiyor, hâlâ kadim komünist geleneklere bağlı. Belki “anti-komünist” yazar Waldenfels sınıfı adına buna alınmış olabilir. “Bak edepsize, benim gibi burjuva sınıfından olduğu halde, sınıfını inkâr edip kendini proleter gibi göstermeye çalışıyor” diyebilir. Evet ama “proletarya adına” mücadele ettiğini sandığım Emrah Cilasun’a ne oluyor? Ha evet anladım şimdi. Valtin’in ailesinin burjuva olduğunu kanıtlarsa onun “sınıf” güdülerinin peşinden gidip “anti-komünist” olduğunu da kanıtlamış olacak. Bana kalırsa Waldenfels’in zekası Emrah Cilasun’a göre bir gömlek daha üstün. Üstelik Waldenfels daha objektif. Sonunda Valtin’in ailesinin sefalete düştüğünü, proleterleştiğini, dolayısıyla Valtin’in de sıradan bir gemici olarak hayata atıldığını kabul etmiş. Emrah Cilasun da ustası Wandelfels’in bu bulgularını aktarmak zorunda kalmış ama biraz gönülsüz.

Üstelik Emrah Cilasun, bunca mücadele tecrübesine rağmen, Waldenfels’in ayak izlerinden ilerleyerek komünist hareketin uygulamaları konusunda onunla birlikte aynı hataları yapıyor. Şu Moskova’daki parti okulundan ya da Lenin okulundan söz ediyorum. Waldenfels, Komintern arşivlerinde Richard Krebs’in (Jan Valtin) adına rastlamamış. Yahu burayı Westminister College mi sandınız? Dünyanın dört bir yanında mücadele edecek komünist örgütçüler ve ajitatörler yetiştiren, en gizli görevlere atanan militanları eğiten, üstelik dünya çapında gerçekten kuşatılmışlık altında yaşayan ve bu kuşatılmışlığını kendi paranoyalarıyla on misli çoğaltan bir ülkede açılmış bir okulun mensupları açıkça isimleriyle kayıtlara geçecek, öyle mi? Waldenfels bir de gitmiş saf saf oralarda kayıtları aramış. O kayıtların sahte olduğuna, yani isimlerin hepsinin sahte olduğuna kalıbımı basarım. Haydi “anti-komünist dostu” Waldenfels böyle bir saflık yaptı, en kıçıkırık örgütlerin militanlarının bile, geçerliliği olsun olmasın kod adı kullanmadan şurdan şuraya adım atmadığını bilen Emrah Cilasun nasıl olup da bunu inandırıcı bir delil olarak önümüze getirmiştir? Galiba olay, Waldenfels’in biraz fazla safça, Emrah Cilasun’un ise eline geçen her şeyi kullanacak kadar kurnazca olmasından kaynaklanıyor.

Waldenfels değil ama dostu Emrah Cilasun “komünist önderler” konusunda oldukça alıngan. Alıngandan da öte, onları kondukları yüksek lahitlerden ve tanrılar katından yeryüzüne, normal insanların arasına indirmeye hiç de niyetli görünmüyor. Bilmiyorum, böyle bir zihniyet değişikliği olmadan bizlere vaat ettiği “özgürlükçü proletarya diktatörlüğü”nü nasıl gerçekleştirecek? Örneğin ne zaman Dimitrov’un adı geçse bir tuhaf oluyor Cilasun. “Komintern hiyararşisinin en tepesindeki (ah bu tepelere düşkünlük. Rahmetli Cengiz Çandar da gençliğinde aynı böyle düşkündü tepelere. Sonra Turgut Özal tepelerine çıktı) yetkili” Dimitrov’un yanına bile yaklaşamazmış Jan Valtin. Kardeşim, Dimitrov yaşadığı dönemde şimdiki gibi bir tanrı değildi ki, normal bir insandı, yöneticiydi falan ama bizim işçi Arthur Samsing bile gidip onu sevgilisiyle eğlendiği kumar merkezinde yakalayıp hesap sorabiliyordu. Stalin bile, inanın ki, yaşadığı dönemde, ölümünden sonraki kadar tanrı değildi. Eugenia Ginzburg,Anafora Doğru kitabında, Gorki’nin cenazesinde onu yakından gördüğünü yazıyor. Demek daha o zamanlar, yani daha tam tanrı olmadan sıradan fanilerin arasına karışabiliyormuş. Kaldı ki, Valtin’in sözünü ettiği dönemde Dimitrov “en tepede” değildi. Henüz Komintern’in “batı sekreterliği”nin başındaydı.

Ayrıca, ne kadar bürokrat, kadrolara karşı ne kadar lakayt olursa olsun, ben Jan Valtin’in anlattığı Dimitrov’u, sonraki tanrı Dimitrov’a yüz kere tercih ederim. Buram buram losyon kokan, sevgilisiyle tatile giden, gereğinde kahkaha atan bir Dimitrov yine de çok daha insandır. Valtin’in çizdiği tablolar, Wollweber ve Dimitrov da dahil, bir yandan onların bürokrat yüzlerini açığa çıkarırken, bir yandan da onları tüm insani zaaflarıyla insanlaştırıyor, daha tahammül edilir kılıyor. Emrah Cilasun bunun da farkında değil. Değil mi acaba?

Şu “şehvetli kadınlar” mevzuu da Cilasun’u çok rahatsız etmiş nedense. Bir kere belirtmeliyim ki, “şehvetli kadınlar” nitelemesi Emrah Cilasun’a aittir, Valtin’e değil. Valtin hiçbir yerde böyle bir nitelemede bulunmuyor. Öte yandan, kadının “şehvetli” olması neden kötü olsun ki? Erkek için nedense kullanılmaz bu niteleme. “Şehvetli erkek” biraz tuhaf kaçar. Oysa “şehvetli” olmak kadın için de, erkek için de son derece doğal, insani, hatta olması gereken, doğal bir durumdur. Partili kadınların sekreter olarak parti bürokratlarının ihtiyaçlarına koşulmasını ne kadar eleştirirsek eleştirelim, yine de o zamanki “şehvetli” partili kadınların, daha sonraki, örneğin bizim dönemimizdeki veya 1970’lerdeki erkek görünümlü “kız kurularına” göre çok daha olumlu olduğunu düşünüyorum. Örneğin bir Maria Shapiro… Hiç de yadırgamadım. Beğendiği genç bir erkeği yatağına alması neden kötü olsun ki. Bu onun en masum eylemidir. Kötülüğü, başka hinoğluhin davranışlarda değil de şehvette aramak hangi mantığın ürünüdür? Bence, Valtin’in bu alanda anlattıkları, o dönemde, demin belirttiğim bürokratların hizmetine sunulma mevzuu dışında, Komintern, hatta Stalinizm açısından olumlu bir puandır.

Öte yandan “şehvetli kadınlar” konusunda, dahil olduğu geleneğin tutucu anlayışlarının kurbanı olduğu anlaşılan Emrah Cilasun, bence yine aynı mantıkla, “şehvetlilik” silahını kullanmakta hiçbir beis görmemektedir. Örnek: “Alfred Bem, kadınlara olan meşhur zaafının kurbanı olmuştu.” Hele hele Firelei’yi gözden düşürmek için, hiç gereği yokken, onun Valtin dışında “başka bir yoldaşla” birlikte olduğunu hikâye etmesi, sadece Cilasun’un faullü bir oyun çıkardığına işaret eder. Kaldı ki, kitaptan da anlaşılacağı gibi, Firelei’ye Valtin’in öldüğü söylenmişti. Bu durumda kocasının öldüğünü düşünen bir kadının kendine başka bir eş araması gayet doğal değil midir? Hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmamaya dikkat eden “tarih yapıcı” Emrah Cilasun, en azından bu “ayrıntıyı” atlamasaydı, ona “kırmızı kart” göstermeyecektim ama hak etti.

Bu başlık altında son ve önemli bir nokta kaldı. “Krebs’in her zamanki yoldaşlarının hayatları, Jan Valtin’in anlatımıyla (anlatımıyla?), ya Hitler’in ya Stalin’in toplama kamplarında son bulacaktı.” Evet, Valtin yeri geldikçe bu tür kamplarda ya da mahzenlerde hayatlarına son verilenlerin isimlerini anıyor, doğru. Ne var ki, bunu yalnız o değil, kitaba çıkarttığım biyografik notlarla ben de belirtiyorum. Kabahat benim de değil. Google’dan ve Wikipedia’dan buldum ben bu bilgileri. “Gözlerimin içine değil”, aşağıda, bu biyografik notlardan, baştan başlayıp sayfa sırası izleyerek çıkarttığım isimlere, karşılarındaki doğum ve  ölüm tarihlerine ve bu tarihlerin yanına parantez içinde düştüğüm harflere bakın, ne demek istediğimi anlarsınız:

  1. Karl Radek (1885-1939) (S)
  2. Ernst Thaelmann (1886-1944) (H)
  3. Hugo Eberlein (1887-1944) (S)
  4. Edgar andree (1894-1936) (H)
  5. Max Hoelz (1889-1933) (S)
  6. Fritz Heckert (1884-1933) (S)
  7. Gregori Zinoviev (1883-1936) (S)
  8. Heinz Neumann (1902-1937) (S)
  9. A. Bandura (…….) (S)

10.Solomon Losovsky ( 1878-1952) (S)

11.Osip Piatnitsky (1882-1938) (S)

12.Bela Kun (1886-1939) (S)

13.L.D.Trotsky (1879-1940) (S)

14.N. Buharin (1888-1938) (S)

15.Willy Munzenberger (1880-1940) (S)

16.Hermann Remmele (1880-1939) (S)

17.Robert Stamm (1900-1937) (H)

18.Christian Heuck (1892-1934) (H)

19.Hermann Schubert (1886-1938) (S)

20.Camillo Berneri (1897-1937) (S)

21.Hans Kippenberger (1898-1937) (S)

22.Kurt Sauerland (1905-1938) (S)

23.Otto Eggerstedt (2886-1933) (H)

24.Marinus van der Lubbe ( 1909-1934) (H)

25.John Schehr (1896-1934) (H)

26.Mathias Thesen (1891-1944) (H)

27.Yury Pytakov (1890-1937) (S)

28.I.N.Smirnov (1881-1936) (S)

29.Mihail Tughachesky (1893-1937) (S)

Bir “ajan”ın Ajandası

Şimdi gelelim, Jan Valtin’in, kitabında anlattığı, Komintern ve GPU’nun talimatıyla, Gestapo’yu kandırıp “ajan” rolü oynama olayına.

Bu konuda Waldenfels’in yargısı tam olarak belli değil, daha doğrusu Emrah Cilasun onca “ayrıntı” içinde bunu nakletmeyi ihmal etmiş. Kendisi ise, doğrudan doğruya böyle bir şey söylememekle birlikte, yazısında kullandığı ifadelerle ve Wollweber’in yayımlanmamış anılarını yorumsuz bir biçimde aktarışıyla, okuyucusunda, Jan Valtin’in, Gestapo’ya GPU’nun emriyle sızdığı değil, gerçekten Gestapo ajanlığını kabul ettiği ve karısı Firelei’nin de Nazilere teslim olduğu izlenimini yaratmaya, en azından GPU’nun Valtin’e Gestapo’ya sızma yönünde talimat verdiğini  karartmaya çalışmaktadır. İşte kullandığı ifadeler:

“Neticede piyon olarak kurban edilmiş bir adamın hikâyesi…”

“Wollweber, Hermine’den (Firelei’den) şüphelenmeye başladı…”

“Hermine, sorgucularına her şeyi anlattı…”

“Kendi isteği ile komünizmden vazgeçen Hermine Krebs…”

“Richard Krebs… komünist dogmadan vazgeçtiğini ifade eder… 5 maddelik taahhütnameyi sunar.”

“Gert Conrad… Saefkow ve Richard Krebs’in Gestapo safına geçtiklerini anlatacaktı.”

“Gestapo’nun gerçek Krebs’e ikna olması bir iki haftayı aldı.” (bu sürecin çok daha uzun sürdüğünün anlatıldığıKaranlığın Ötesinde’ye böylece gölge düşürmeye çalışıyor.)

“Bu dosyalarda, Richard Krebs’in 1933’e kadar ISH’deki faaliyetleri, kendi el çizimiyle hazırladığı ISH’nin örgütsel yapısının şeması, toplam 59 ISH kadrosunun adları bulunmaktadır.” (Bunu Jan Valtin de anlatmaktadır, ancak bu bilgiler artık kadük olmuştur. Emrah Cilasun ise sadece Jan Valtin’in bu bilgileri “sansürleyerek” anlattığını belirtmektedir.)

“Artık Gestapo için çalışacak olan Richard Krebs…”

“Gerçek planının, KDP üyeliğinden istifa eden, Nazilerden aldığı izinle Almanya’ya geri dönen Hermine’yi kaçırmak olduğunu ve bu yüzden Nazileri oyalaması gerektiğini yoldaşlarına anlatması mümkün değildir.” (Tabii Emrah Cilasun’a anlatması da mümkün değildir.)

“Yaptığı oyunla Nazilerin elinden kurtulan Richard ise, o özgül ortamda, yoldaşları için haliyle (haliyle?) şüpheli konumundadır.”

“Wolweber anılarında, Krebs’in, Gestapo’yu kandırarak ajan olduğunu kendilerine rapor ettiğini, Gestapo’dan aldığı belgeleri, yoldaşlarını ikna etmek için masaya yığdığını, fakat kendisine güvenilmediği için tecrite alındığını…yazar.”

“… komünist gazete, Richard Krebs’in, Gestapo kimlik kartıyla birlikte fotoğrafını yayınlayınca, oyun (oyun?) bitmişti.”

“Gestapo ajanı Krebs’in ABD’ye gelmekte olduğunu bildirdi…”

“Gestapo ajanı Krebs ve komünistler…”

“Gestapo ajanı Richard Krebs’in Staten İsland’da görüldüğünü yazdı.”

Esas konuya girmeden bir noktayı belirteyim. Ortada, örneğin Gestapo ajanı gibi kesin belirlenmiş bir niteleme yoksa, kural, o nitelemeyi tırnak içine almaktır ve Emrah Cilasun da bunu çok iyi bilir. Buna rağmen, kanımca ihmalden değil, bilinçli ve kasıtlı olarak Emrah Cilasun bu ifadeyi sık sık tırnaksız kullanarak, tabirimi mazur görün ama kullanmak zorundayım, Wollweber’den bile alçakça davranmıştır. Wollweber ve GPU çetesi hiç değilse açık davranmış ve açıktan “bu adam Gestapo ajanıdır” diye yayın yapmıştır. Ya Emrah Cilasun? Bunu açıkça söyleyemiyor ama söylüyor, okuyucunun kulağına kar suyu kaçırıyor, ben “başkasının yalancısıyım” demeye getiriyor. Firelei ile ilgili olarak da aynı şeyi yapıyor. “Parti üyeliğinden istifa etmiş”. Valtin böyle bir bilgi vermiyor ve nitekim Firelei’nin Almanya’da tutuklanması tersini daha inandırıcı kılıyor. Öte yandan “istifa etmiş” olsa ne olur ki? Bu onun otomatikman Nazilerin safına geçtiğini mi gösterir? Bu ne parti bağnazlığı, hem de artık bu saatte.

Şimdi, daha fazla uzatmadan olayın özüne gelelim. Şu soruları sormak istiyorum:

  1. Valtin ve (kitapta belki bilinçli olarak gölgelenmiş) Saefkow’un, GPU’nun içeri ulaştırdığı bir talimatla değil de, kendi kararlarıyla Gestapo’yu kandırmaya kalkışmaları, buna karar vermeleri mümkün müdür? Böylesine merkeziyetçi bir partinin üyelerinin, böyle bir cesaret ve inisiyatif göstermeleri hiç akla mantığa uyuyor mu? Hem de o çetin koşullarda? Valtin, böyle bir şey yapmanın, GPU tarafından ölüm emrinin imzalanmasıyla aynı anlama geldiğini bilemeyecek kadar saf ve örgüt mekanizmaları konusunda bu kadar habersiz biri midir?
  2. Valtin, gerçekten Gestapo ajanı olsa, haydi bunu bırakalım, kendi kararıyla bu oyunu oynasa, koşa koşa Komintern’in ve GPU’nun Kopenhag’daki merkezine gidecek kadar aptal mıdır? Bu yolculuğun ölüme yolculuk olduğunu, daha oraya gider gitmez, Avatin gibi ajan avcılarının derhal kendisini tutuklayıp ensesine kurşunu sıkacağından bu kadar mı habersizdir?
  3. Hadi diyelim ki, “iyi kalpli” GPU ve Wollweber, ondan kuşkulandığı halde böyle bir şey yapmadı, GPU nasıl olur da kuşkulandığı birisi aracılığıyla Gestapo’ya yanlış bilgi sızdırır. “Gestapo ajanı” Jan Valtin’in ilk işinin, getirdiği raporların Gestapo’yu yanıltmak amacını taşıdığını “patronlarına” söylemek olacağını bilmez mi? Bunu ben bile düşünüyorsam, herhalde bu konularda kurt oğlu kurt olan “Wolf”weberler haydi haydi düşüneceklerdi, öyle değil mi?
  4. Son soru: Jan Valtin Gestapo ajanı olsa, neden karısını ve çocuğunu Almanya’nın dışına çıkartmak için o kadar çırpınsın? Tek başına bu bile, hem Wollweber’e, hem de bu tartışmayı izleyen bizlere Valtin’in davaya bağlı kaldığını ve Gestapo’yu gerçekten kandırdığını anlatmıyor mu? Adam, gider Gestapo’ya, kendisinden kuşkulandıklarını, açığa çıktığını söylerdi. Başka danışmanlık işleri alırdı ve karısıyla, çocuğuyla Almanya’da rahat rahat yaşardı. Neden bunu yapmadı? Neden yapmadığını, yani Valtin’in davaya bağlı olduğunu Wollweber çok iyi biliyordu. Valtin gerçekten ajan olsaydı iş kolaydı. Wollweber’ler için en tehlikeli unsurlar, işte Jan Valtin gibi, davaya bağlı kalmaya devam eden ama kendilerine de kafa tutanlardı. Bir an önce tasfiye edilmeleri gerekiyordu.

Amerika Faslı

Emrah Cilasun’un yazısının en zayıf kısmı, Jan Valtin’in Amerika’ya gittikten sonraki yaklaşık on yıllık serüvenini anlattığı bölümdür. Bu bölümde Emrah Cilasun, bu sefer Valtin’in Amerika’nın “adamı” olduğunu ispatlama çabasına girmiştir. Ne var ki, onun Valtin’in hayatına ilişkin aktardıklarıyla, Amerika’nın “adamı” olmak hiç de bağdaşmamaktadır. Emrah Cilasun’un, Waldenfels’ten aktardıklarına dayanarak, Valtin’in başına Amerika’da neler geldiğini öğrenelim:

Amerika’ya kaçak giriyor. Gemide enterne edilmek isteniyor, kaçarak kayıplara karışıyor. Kendine geçici bir kimlik uyduruyor. Metrolarda yatıp kalkıyor. Amele pazarında iş arıyor. Boyacılık gibi işlerde çalışıyor. Gestapo’da gördüğü işkencenin sonucu olarak ciğerleri su topluyor ve ölümden dönüyor. 1941’de Göçmenlik Bakanlığınca sorguya çekiliyor. Sınırdışı edilmekten zor kurtuluyor. FBI tarafından izleniyor. FBI mektuplarını çalıyor. FBI şefi Hoover, Valtin’den hiç hoşlanmıyor. Onun hakkında Nazilerle bilgi alışverişi yapıyor. Gestapo, FBI’dan Valtin’in eski yıllardaki suç çetelesinin açıklanmasını istiyor. Kasım 1942’de Gestapo ajanı kuşkusuyla tutuklanıyor. Toplama kampında kalıyor. CIC tarafından sorgulanıyor. Beş kişilik vatandaşlar jürisinin kararıyla altı ay sonra serbest bırakılıyor. Ağustos 1943’de, Amerikan vatandaşı olmadığı halde askere alınıyor. Japonya’da savaşıyor. Ormanlarda, ölümüne yol açacak ölümcül bir virüs kapıyor. Ancak 1947’de Amerikan vatandaşlığına kabul ediliyor. 1951’de, askerdeyken kaptığı virüs ve Gestapo’da gördüğü işkence nedeniyle 46 yaşında ölüyor.

Emrah Cilasun, Jan Valtin’in CIC’daki sorgusunda verdiği ifadeleri de “kuşku” konusu yapmaya çalışmaktadır. Örneğin, San Quantin’de, GPU’nun emriyle birisini öldürmeye teşebbüs etmesi olayında “susma hakkı”nı kullanmasını sorun etmektedir. Moskova’daki Lenin okulunu anlatmamasına vurgu yapmaktadır. Hamburg ayaklanmasında sadece bisikletli kurye olarak bulunduğunu söylemesini ayıplamaktadır.

Oysa bundan doğal bir şey olamaz. Sığındığımız ülkede hangimiz polise doğruyu söyledik ki? Hele “suç” o ülkede işlenmişse, hangimiz “samimi” itirafta bulunuruz ki. Geçmişte yaptıklarımızı, eğer bu yapılanlar o devlet makamlarını rahatsız ediyorsa saklamak, bu mümkün değilse önemsizleştirmek en doğal şeydir. Hatta doğrusu da budur.

İşin daha da ilginç tarafı, bütün bunlardan sonra Emrah Cilasun, Valtin’in CIC’a “samimi itiraf”larda bulunduğunu da iddia etmektedir. Ne var ki, bu samimi itirafların neler olduğuna dair doğru dürüst bir örnek bile verememektedir. Böyle bir örnek veremediği gibi, Valtin’den, “Amerikan değerlerinin savunucusu” olduğunu kanıtlayan ikna edici bir alıntıda getirememektedir. Hadi Karanlığın Ötesinde’yi geçtim. Bu kitabı yazdığı zaman henüz Birleşik Devletler’de yeniydi. Bundan sonra o kadar yazılar, öyküler yazmıştır, CIC’da falan o kadar ifade vermiştir. Hiç mi yoktu bu “değerleri” şöyle oturaklı bir şekilde savunduğu sözleri, satırları? Bula bula, oğluna okulda verilmiş Bugünkü Sovyetler Birliği dergisinden şikayetçi olmasını, bunu okul müdüriyetine yansıtmasını bulmuş Cilasun. Şilili ya da Türkiyeli biri, kaçtığı ülkesindeki diktatörlüğü öven yayınlardan şikayetçi olsa kimse onları bulunduğu ülkenin “değerlerini” savunmakla suçlamaz. Ama benzeri bir şeyi Jan Valtin yaptığı zaman, bir anda “Amerikan değerlerinin” savunucusu ilan edilir.

Don Levin adlı bir yazar Valtin’e kitabını yazması için yardımcı olmuş, onu teşvik etmiş. Bunda ne var allahaşkına? Yazın alanında herkesin birbirine yardım etmesi son derece doğaldır. Emrah Cilasun’a da yardım edilmiş, o da kitaplarını yazması ve yayımlaması için teşvik edilmiştir.

Velhasılı kelam…

Wollweber, Valtin’i harcadı.

Ya Emrah Cilasun? Bence bu yazısıyla o sadece kendini harcadı.

Gün Zileli

25 Eylül 2009

(*) Bu yazınını kısaltılmış hali Mesele Dergisinin Aralık 2009 tarihli 36. sayısında yayımlanmıştır.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI