İşçi Sınıfı Entelektüel Bir Sınıf Olabilir mi?

Tarihte ezilen sınıfların kendilerini ezen düzene karşı ayaklandığını, hatta sistemi yıktığını görüyoruz ama sınıf olarak sömürülmelerini ortadan kaldıran bir düzen kurabildiklerini göremiyoruz. Köleler serf olmuş, serfler de işçi. İşçi sınıfı adına kurulan “sosyalist” düzenlerde de işçi sınıfı sömürülen sınıf olmaktan kurtulamamış. Sadece özel mülkiyet sahibi patronların ücretli kölesi olmaktan çıkmış, devletin ücretli kölesi haline gelmiş. Tek fark bu.

“Sosyalist” sistemler kapitalizmin tamamen zıddı bir alternatif olmak yerine, kapitalizmle ekonomik rekabeti tercih ettiler ve giderek kapitalizme yönelip bürokratik kapitalist rejimlere dönüştüler. Kapitalizme gerçek bir alternatif ortaya konabilseydi, insanlık bu patikayı izlemeye aşağı yukarı hazırdı 20. Yüzyılda. Ne yazık ki, bu fırsat kaçırıldı.

Kapitalist sistem nasıl yıkılır ve yerine sömürüsüz, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum nasıl kurulabilir? Bugüne kadar denenen yolların yanlışlığı ortaya çıktı. Burjuvaziyi mülksüzleştirmekle kapitalizmin kökünün kazındığı sanıldı. Oysa sorun burjuvaziyi mülksüzleştirmekten çok daha derinde yatıyordu. İşçi sınıfının ya da genel olarak çalışan sınıfların dönüşümüydü bu derindeki sorun. Bu, hem mülksüz sınıfların toplumsal mülkiyetini gerçekleştirme sorunuydu, hem de daha önemlisi, entelektüel becerilerinden arındırılmış ve çalışmaya koşulmuş sınıfların (esasen işçi ve köylüler ama aynı zamanda beyaz yakalılar da) entelektüel toplumsal mülkiyetini gerçekleştirme sorunu. İşçi sınıfı, esasen üretime koşullanmış ve sürülmüş bir sınıf olma durumundan kurtulmadan entelektüel mülkiyeti ele geçiremezdi, çünkü bu tamamen üretim dışı boş zamanı ele geçirme sorunuydu. “Sosyalist” ülkelerde tam tersi yapıldı. İşçiler ve köylüler, devletin zorlayıcı yönetimi altında, eskisinden de beter bir şekilde üretime sürüldüler, entelektüel mülksüzlükleri bu sistemde had safhaya çıktı. Gerekçe, sosyalizmin ancak ileri üretici güçler temelinde kurulabileceğiydi. Yani 20. yüzyılda “reel sosyalizm” olarak adlandırılan uygulama, işçi sınıfını tam ters yöne sevk etti. İşçiler toplumsal mülkiyeti devlete kaptırdıkları gibi, entelektüel mülksüzleştirmeye de boyun eğmek zorunda kaldılar.

Kapitalizm, sanıldığı gibi, bir parti elitinin siyasi iktidarı ele geçirip (devrimden bu anlaşıldı) burjuvaziyi mülksüzleştirmesiyle yıkılamazdı. Öncelikle işçi sınıfının ve bütün çalışan sınıfların ve işsizlerin kölelik koşullarından sıyrılması gerekiyordu. Bunun koşulu da öncelikle, işçilerin üreten bir sınıf olmaktan çıkıp üretmeyen ya da asgari ölçüde üreten bir sınıf olmasıydı. Hatta bu, kapitalizm koşulları altında yapılması ve geliştirilmesi gereken bir mücadeleydi. Üretimciliğe koşullanmış sosyalistler bunu tamamen ihmal ettiler. Bu ihmal kanımca bilinçliydi. Çünkü iktidara geldiklerinde kendileri de işçileri azami oranda çalıştırmayı tasarlıyorlardı.

Kapitalizm, siyasi iktidarı ele geçirmekle değil, kapitalist sistemin temeli olan üretim ve tüketim sistemini felce uğratmakla yıkılır. Anarşistlerle komünistler arasındaki geçmiş tartışmalarda bazı ters şeyler olmuştur. Anarşistler öncelikle devletin yıkılmasında ısrar ettikleri için sanki ekonomik yapıya önem vermiyorlarmış gibi bir izlenim bırakmışlardır. Marksistler de, anarşistlerin devletin yıkılması ısrarına karşı ekonomik yapının önemine dikkat çektikleri için sanki siyasi üst yapıya fazla önem vermiyormuş gibi gözükmüşlerdir. Oysa durum tam tersidir. Siyasi iktidara önem veren esasen Marksistlerdir. Onlar, sosyalizmin siyasi iktidar manivelası kullanılarak yıkılabileceğine, keza sosyalizmin de yine bu manivelayla kurulabileceğine inanıyorlardı. Anarşistlerin, devletin daha baştan yıkılması ve yeni bir devlet kurulmaması ısrarı ise, devlete güvensizliklerinin yanı sıra, esas sorunu ekonomik temelde görmelerinden kaynaklanıyordu. Engels, anarşizme karşı yazılarında, bu gerçeği ustalıkla tersine çevirmenin üstesinden gelmiş ve anarşistleri bu konuda bir anlamda köşeye sıkıştırmıştır.

Yukarda da belirttiğimiz gibi, kapitalizm esasen siyasi yapının ele geçirilmesiyle değil, ana manivelası olan üretim ve tüketim sisteminin felce uğratılmasıyla yıkılabilir. Aslında bunu işçi sınıfı da, komünistler de çok iyi anlamış ve grev silahını kapitalizme karşı sık sık kullanmıştır ama grev sadece bir tehdit ya da ücretleri arttırmanın aracı olmaktan öteye gidememiştir. İşçiler kapitalist sistemden ekmek yedikleri için, komünistler de, üretimci olduklarından, dolayısıyla üretim sisteminin tamamen yıkılmasını göze alamadıklarından üretimi ve dolayısıyla tüketimi felce uğratacak sürekli bir üretim sabotajına gitmeye göze alamamışlardır.

Kapitalist sistemin felce uğratılması bir yana, geleceğin eşitlikçi ve sömürüsüz toplumunun kurulabilmesi için de işçi sınıfının giderek içinde bulunduğu üretim ve tüketim çarkından kurtulması gerekir. Çalışan kesimler ancak entelektüel mülkiyeti ele geçirdiklerinde, yani entelektüelliğin tekelini burjuvazinin ve bu sınıfın entelektüel tabakasının elinden aldıklarında geleceğin sömürüsüz toplumunu kurmayı başarabilirler. Bu da işçilerin yeterince boş zamana sahip olmasıyla mümkündür. İşçi sınıfı ya da çalışan sınıflar asgari tüketecek ve asgari üretecektir ki, boş zamana, dolayısıyla entelektüel faaliyete zaman ayırabilsin. Bu noktada ilk elde akla gelen sorulara yazının sonunda değineceğim. Yani işçi sınıfının, diyelim ki, üretim ve tüketim süreçlerinden sıyrılıp boş zamanı elde etse dahi bu zamanını gerçekten entelektüel faaliyete ayırıp ayırmayacağı sorusuna. Ama ondan önce, entelektüel faaliyetle işçi sınıfı ilişkisini tarihi süreç içinde incelemek istiyorum.

Marx’ın işçi sınıfının entelektüel faaliyetini hiç kavramadığını ya da buna kafa yormadığını söylemek zordur. Hatta diyebiliriz ki, tüm gelenek içinde bu noktaya en çok önem veren yine de Marx olmuştur. Ne var ki, Marx’ın bu noktadaki yaklaşımları oldukça seçkinci tınılar taşır. Örneğin işçi sınıfının en entelektüel ve kaymak tabakasını sınıfın yönlendirici öğesi olarak seçmesi, keza köylülüğü küçümsemesi bunun göstergesidir. Marx’ın bilgi ve teknik bakımından sınıfın en yetişmiş kesimi olarak Alman işçi sınıfını tercih etmesi, acaba sınıfın entelektüel birikimine önem vermesinin ürünü müdür, yoksa bu yine ileri üretici güçlere verdiği önemden mi kaynaklanmaktadır, bu bir tartışma konusudur. Öte yandan Marx, Partiyi, sınıfı eğitecek bir araç olarak görmüştür. Bu, iki bakımdan yanlıştı. Birincisi, parti sınıfın bütününü kapsamadığı için. İkincisi de, parti, doğası gereği sınıfı eğiten değil, körelten ve körleştiren bir araç olduğu için. Gelecekteki deneyler bunun böyle olduğunu gösterecekti.

Lenin ve Bolşevikler ve daha sonra Stalin, Marksizmin üretici güçler teorisine sıkı sıkıya bağlı olduklarından, iktidara gelir gelmez işçileri üretime sürdüler ve işçi sınıfının entelektüelleşmesi koşullarını tamamen ortadan kaldırdılar. Jan Valtin’in (Karanlığın Ötesinde, Kibele Yayınları) Murmansk liman kentiyle ilgili olarak anlattığı manzara bunu apaçık ortaya koyuyor. Gece gündüz bitkin bir şekilde, çamurlar içinde çalıştırılan ve çalışmadıkları saatlerde kaldırımlara yığılıp kalan işçilerden hangi entelektüel çalışmayı bekleyeceksiniz allahaşkına!

Karl Korch gibi Marksistlerin yanı sıra Gramsci de, entelektüel faaliyet üzerinde ciddi bir şekilde düşünmüştür. Ne var ki, Gramsci, işçi sınıfının entelektüel faaliyetinden çok, entelektüellerin işçi sınıfına ya da işçi sınıfı partisine eklemlenmesi üzerinde yoğunlaşmış, dolayısıyla sorunun esasına yaklaşamamış, tersine bu yönelimiyle, bizatihi işçi sınıfının entelektüelleşmesi sorununu gözardı etmiştir.

Mao Zedung, Stalinist üretimcilikten belli dersler çıkartmış görünmektedir. Pratiğe koyduğu Kültür Devriminde bunun izlerini görmek mümkündür. Ne var ki, Mao, işçilerin üretime sürülmesinden yanlış sonuçlar çıkartmış ve işçileri üretim sürecinden kurtarıp entelektüel faaliyete sevk etmek yerine, yozlaşmanın ana unsuru olarak gördüğü entelektüelleri ve dolayısıyla yöneticileri işçileştirme çabasına girmiştir. Bu, bırakın işçilerin bilgi sahibi olmasını, ülke çapında entelektüel alanın yoksullaşmasına hizmet etmiştir. Bu yönelimin etkileri, dünya ve Türkiye solunda bugüne kadar süren olumsuz etkiler yapmıştır.

Oysa yapılması gereken, entelektüellerin işçileşmesi değil, işçilerin entelektüelleşmesidir. “Sosyalist üretimi” esas alan hiçbir yönetici kast ve parti böyle cesur bir adım atamamıştır. Çünkü işçilerin entelektüelleştirilmesi ancak işçilerin üretim faaliyetlerinin azaltılmasıyla mümkün olabilirdi. Bu, yönetici kastların işine gelmemiştir.

Şimdi gelelim sorulara.  Diyelim ki, işçiler üretici faaliyetten uzaklaştı, üretimi asgariye indirdi ve böylece boş zamanı elde etti. Bakalım bu boş zamanı gerçekten entelektüel faaliyete mi ayıracaklar? Öncelikle şunu belirtelim ki, işçinin yönelimi ne olursa olsun boş zaman her halükârda yararlıdır. Mesele tek başına işçinin kapanıp kitap okuması değildir. Bu genel bir kültürel faaliyet sorunudur. Boş zaman ister istemez kültürel çalışmayı ön plana geçirecektir. İşçinin boş zamanını değerlendirip tatile çıkması bile bir kültürel zenginleşme anlamına gelir. (bkz. Michael Seidman, İşçiler Çalışmaya Karşı, çev: Emine Özkaya-Gün Zileli, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2009 – yakında çıkacak) Üretimin ve tüketimin yarattığı sıkışıklıktan kurtulan işçi her ne olursa olsun zamanını daha iyi değerlendirecektir. İsterse at yarışlarına gitsin. Bu bile üretimin sıkıcılığından ve zekâyı durgunlaştıran etkisinden daha hayırlı sonuçlar verecektir. Kaldı ki, hiçbir şey kendiliğinden olmaz. İşte bu noktada işçi sınıfından yana entelektüellerin, devrimcilerin çabaları devreye girecektir. Onların işçi sınıfına sunacakları kültürel ve entelektüel faaliyetler, elbette sihirli değnek etkisi yapmayacak ama işçilerin boş zamanlarını değerlendirmesinde bir alternatif rolü oynayacaktır.

Bu koşullarda işçi sınıfı nasıl entelektüel faaliyetlere yönelsin diye soruluyor. Haklı bir soru. Ekmek parası için bulsa iki işte bile çalışacak işçi, on saat üretim yaptığı koşullarda nasıl entelektüel faaliyete yönelecektir? Evet ama zaten bu koşulların değiştirilmesini savunuyoruz. İşçi sınıfının kavraması gereken esas sorun, öncelikle içinde bulunduğu üretim ve tüketim kıskacından kurtulmaktır. Devrimcilerin, sosyalistlerin, anarşistlerin bugün işçi sınıfına, çalışanlara bir yararı olacaksa, bu üretim ve tüketim kıskacından kurtulmanın propagandasını yapmalarıdır. Hatta öncelikle de tüketim hastalığından kurtulmanın.

Kropotkin, yüz yıl öncesinin koşullarında “ekmeğin fethi”nden söz etmişti. Biraz ironi yapalım. İşçi sınıfı ekmeği fethetti ve obezlik illetine tutuldu. Belki Türkiye’de değil ama özellikle Avrupa ve Amerika’daki fast food yiyecekler işçi sınıfını midesi büyük, beyni küçük bir sınıf haline getirdi. Bugün işçi sınıfı için geçerli olan slogan kültürün, bilginin, kitabın fethi olabilir. Bunun yolu da, süper marketlerin baş tüketicileri olmaktan çıkmak, bu berbat ürünleri satın alabilmek için hababam çalışmaktan kurtulmaktır. Kapitalizmi yıkıma götürecek olan da budur zaten.

Bir zamanlar “işçi sınıfı partileri”nin asgari ve azami programları vardı. Hiçbir işe yaramayan programlar. Şimdi, bu programlarla alay edercesine yeni asgari ve azami “programlar” ortaya atmanın zamanıdır.

Asgari program: Asgari üretim, asgari tüketim.

Azami program: Azami üretim dışı zaman, azami kültür, azami bilgilenme, azami okuma, azami entelektüel birikim.

Devrimin yolu bu gibi gözüküyor. Bugünden başlayacak bir devrimdir bu.

Gün Zileli

12 Eylül 2009

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI