“Üçüncü Blok” (Murat Belge, 24.08.2008)

Ertuğrul Kürkçü, birkaç gündür üstünde durduğum konuşmasının son birkaç cümlesinde son dönemde sosyalist solun üç kümeye ayrıştığını söylemiş: birincisi benim “ulusalcılar” diye anladığım, AKP’ye de, AB’ye de, her şeye karşı olanlar; ikinciyi Ertuğrul şöyle nitelemiş: “AKP ile AB reformları çizgisinde örtük bir ittifakı ya da AKP’ye karşı tarafsızlık siyasetini savunanlar.” Birileri “Sol liberaller AKP ile ittifaktan yana” diye olur olmaz konuştuğu için bunun –en azından benim açımdan- daha doğru bir niteleme olduğunu söylemeliyim.

Üçüncüyü de şöyle tanımlıyor: “AKP’ye de, Ulusalcılar’a da karşı anti-kapitalist bir halk blokunun ‘bir üçüncü kutbun’ oluşmasını savunanlar. Bu kümelenmeler yeni değil, son beş yılda oluştu.”

Şimdi, bir soyutlama, bir genelleme düzeyinde, kendimi bu şekilde tanımlanan grubun içinde de görürüm. Sol, kendi ayağının üstünde duran, ama varlığı toplum için, toplumdaki siyaset için bir anlam ifade eden bir birlik, bir platform olmalıdır. Aslında, Ertuğrul’un katılmayacağı, “AKP’ye destek vermek” (ya da, olacak şey değil ama, bunun tersi, Ulusalcılığı desteklemek, diyelim; bu bağlamda neolduğu önemli değil) gibi bir politika için de böyle bir platformun varlığı gerekli. Öyle bir şey olmadığı, olamadığı için, bugün bu ülkede “siyasetin şurasında da sol var” gibi bir cümle söyleyemiyoruz.

Evet, böyle bir genelleme yapıldığında, ben kendimi “üçüncü” denilen o bloka koyarım. Ama iş bu “genelleme” düzeyinde kalmıyor tabii. Öyle bir cümleyi telaffuz eder etmez, hemen birkaç hayatî soru karşınıza dikiliyor: “Kimlerle birlikte? Hangi sosyalist ilkeler temelinde?” İlk cümlenin soyutluğundan, bunlara cevap vermeden, herhangi bir somutluğa adım atmanız da mümkün değil.

Uzaklara gitmeye gerek yok; şu tartışmanın başladığı noktaya bakalım: bu ülkede “Ergenekon soruşturması” gibi bir olay başlamışken, “Bizi ilgilendirmez. Birbirlerini yesinler” diyen bir anlayışla mı (ki bu anlayış kendini Ertuğrul’un tanımladığı çerçevede o “üçüncü blok”a yakıştırabilir kolayca) birlikte, aynı çizgide buluşacağız?

Bu, olacak bir şey değil.

Tamam, “tartışmanın başladığı noktaya bakalım” dedim ama, her şey o noktadan ibaret değil elbette (o “nokta” başka pek çok şeyin sonucu). Örneğin, epey bir zaman önce bazı sosyalist arkadaşlar gene toplanıyor ve sosyalistlerin birliğinin nasıl sağlanacağını tartışıyorlardı. Ben o sırada olamayan “Yeni Demokratik Oluşum” için çalışıyordum ve “Kuruçeşme Toplantıları” denen bu görüşmelere katılmamıştım. Katılan Ertuğrul Kürkçü’ye nasıl gittiğini sorduğumda, ortak platformun “devrimcilik” olması gerektiği ilkesinde anlaşmaya varıldığını söylemişti.

Ama bu, benim açımdan, çok gerekli veya yeterince ayırıcı bir ölçüt değildi. Örneğin bir birey, “ben devrimciyim” der (öyle olup olmadığının kanıtı da ancak bir devrim olduğu zaman ortaya çıkar); aynı zamanda da bir “Stalinist”tir. Benim açımdan, tarihin şu aşamasında, “Ben Stalinist’im” diyen biriyle aynı ya da ayrı yerde olmak çok daha önemli, belirleyici bir yol ayrımı (ve Türkiye’de, “Tarihin şu aşamasında” da, “Ben Stalinist’im” diyecek çok kişinin bulunduğundan şüphem yok).

Stalinizm, sosyalizm içinde bulacağımız anti-demokratik çizgi ve anlayışlardan bir tanesi, bir özgül uygulamanın adı. Ama sonunda genel “sosyalizm ve demokrasi” sorunsalının içinde yer alıyor. “AKP’ye de, Ulusalcılar’a da karşı anti-kapitalist bir halk bloku” dediğinizde, bunun içine çok şey girer. “Hareketin büyümesi” gibi bir başka genelleme yaparsak, “çok şey” girmesi belki de iyidir. Ama bu bloku “anti-kapitalist” olmanın yanı sıra bir de “anti-demokratik” kılığa sokacak unsurlara da açacaksak, benim o blokta bir yerim kalmıyor.

Yani, evet, bağımsız platform önemli ve her zaman bu hedefi gözetmek gerekir.

Ama somut düzeye gelindiğinde, bunun hiç de kolay bir şey olmadığı görülüyor.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI