30’a 1 kala: Yenilgi mi, Yenilenme mi?

Karaburun Eylül 2009
80′den sonra kongresindeki, Sol Muhalefet, Siyasi Katılım,Sistem Karşıtı Hareketler oturumuna yapılan sunuş:

Bundan 29 yıl önce, Türk Silahlı Kuvvetleri Genel kurmayı, bu toprakların üzerine uğursuz bir baykuş gibi tünedi ve yeni bir dönemi ilan etti: Askeri düzenleme rejimi. Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğundan itibaren zaten bir askeri vesayet rejimi altında yaşıyordu (artık daha öncesine gitmeyelim, belki de bu Osmanlı’nın mirasıydı), bu askeri vesayet rejimi, bunalımın iyice yoğunlaştığı aşamalarda doğrudan müdahaleyle bir askeri düzenleme rejimine dönüşüyordu. 27 Mayıs ve 12 Mart böyle dönemlerdi ama 12 Eylül kadar derinlemesine bir düzenleyicilik ilk kez görülüyordu, çünkü rejimin ve sistemin bunalımı o kadar derindi ki, ancak böyle derin ve köklü bir düzenlemeyle ve vesayet rejimi yarı-askeri bir rejime dönüştürülerek ayakta tutulabilirdi.

Bu girişle sadece tablonun genel çerçevesini belirtmek istiyorum. Yoksa konum, rejimin siyasal ya da toplumsal yapısını ele almak değil. Bunu başka arkadaşlar yaptı ya da yapacak. Ben daha çok, yarı-askeri bir rejim olarak günümüze kadar uzanan 12 Eylül düzenlemelerinin kültürel ve ideoloji alandaki etkileri ve ters etkileri üzerinde duracağım.

Her şeyden önce şunu net bir şekilde belirteyim: 12 Eylül, sol örgütler açısından bir yenilgi olabilir ama işçi sınıfı ve emekçi kesimler açısından bir yenilgi olarak görülemez. Çünkü egemen düzenle iktidar savaşına giren, işçi sınıfı ve emekçi halk değildi. 1980 öncesi iç savaş ortamında iktidar savaşına giren ve işçi sınıfını da bu savaşın içine sürüklemek isteyen sol örgütlerdi. İşçiler ya da işçi sınıfı açısından herhangi bir idealleştirmeye gitmeyelim ve şunu belirtelim: İşçi sınıfı da bu iktidar savaşında kendi lehine bir şeyler elde etmeye çalıştı elbette ama bu savaşın doğrudan tarafı olduğu söylenemez. Bu savaşın doğrudan tarafları sol örgütlerle, sağ örgütler ve devletti. Devlet, sağ piyon güçleri sahaya sürüp solu bir iç savaş ortamına çekti ve ardından darbeyle iktidar bunalımına son verdi.

12 Eylül sonrası solun yenilgisinden elbette işçi sınıfı da büyük zarar gördü, işçi haklarının kısıtlanması anlamında ama yine de bu, işçi sınıfının savaşın tarafı olduğunu ve dolayısıyla yenildiğini göstermez. Sol, işçi sınıfı ile kendi örgütsel yapıları arasındaki kader ortaklığını her zaman “işçi sınıfının temsilciliği” noktasına götürmeye çalışmıştır ama bu gerçek değildir. Kader ortaklığı başka şeydir, temsilcilik ya da sınıfın “öncü”lüğü başka şey.

Öte yandan, tarihsel olaylar düz çizgide değerlendirilemez. Her toplumsal olay, ters etkiler de doğurur. Örneğin, Fransız devrimi, Napolyon reaksiyonunu ve işgalciliğini; Avrupa reaksiyonu, 1848 devrimini doğurmuştur. Birinci Dünya Savaşı, 1917 devrimini doğurmuş, Bolşevik iktidarı, Sovyetler Birliği’nde ve Nazi Almanya’sında korkunç bir devrimci katliamına kapı aralamıştır.

12 Eylül’e gelecek olursak, 12 Eylül, devlet eliyle bir yandan sağcı bir reaksiyonu körüklerken, iradesinin ve isteğinin dışında, Türkiye toprağında ideolojik yenilenmenin önünü açan bir etki yapmıştır: Sol örgütlerin ideolojik hegemonyasının yıkılmasıyla birlikte ortaya çıkan bir ideolojik yenilenme. 12 Eylül öncesindeki sol örgütlerin aman vermez ideolojik hegemonyası koşullarında kendini ifade edemeyen yeni ideolojik yönelimler, 12 Eylül sonrasında sol örgütlerin hegemonyasının yıkılmasından yararlanarak toplum sahnesine çıkma ve kendilerini ifade etme şansını elde etmişlerdir: bir yandan sivil toplumcu-sol liberal ideoloji ve diğer yandan feminizm, liberteryanizm, vicdani redcilik ve anarşizm gibi akımlar.

Burada en önemli nokta, sol örgütlerin iktidarcı paradigmalarının yıkılmış olmasıdır. Yeni akımlar, bu paradigmayı sorguladılar ve yeni bir paradigmayı gündeme getirdiler: öncü parti yerine özinisiyatif; merkezi iktidar yerine, parçalı ve yerel kitlesel öziktidar perspektifi; siyasi hegemonya yerine, kültürel devrim (elbetteki Çin’deki kültürel devrimden tamamen farklı olarak); ulusların kaderlerini tayin hakkı vadeden parti programları yerine, ulusal özyönetimi gündeme getiren aşağıdan ulusal ve parçalı hareketler perspektifi; klasik sendikal mücadeleye endekslenmiş işçi mücadeleleri yerine, işçi sınıfının sistem içi konumlarını, hatta işçi sınıfının çalışan sınıf olma konumunu sorgulayan yeni bakış açıları.

Bu öyle bir değişimdir ki, öncü partici ve merkezi iktidarcı klasik sol örgütler bile, Stalinistiyle, Troçkistiyle, bu yeni yönelimlerin tamamen dışında, eski klasik yönelimlerine bağlı kalamamakta, yeni paradigmalardan bir şeyleri kendi programlarına eklemleme ihtiyacı duymaktadırlar.

Dolayısıyla, 12 Eylül sonrası yıkımın, aynı zamanda yeni bir yapılanmaya ve yenilenmeye yol açtığını söyleyebiliriz. Klasik öncü partici paradigma, sadece 12 Eylül’ün etkisiyle değil, dünya çapındaki gelişmelerin de yardımıyla çökmüş bulunmaktadır bugün. Sadece bu da değil. Bununla bağlantılı olarak, sendikal mücadelelere ve “işçi hakları” için mücadeleye dayanan klasik işçi sınıfı mücadelesi anlayışı da ağır darbe yemiş ve yeni arayışlara yol açmış bulunmaktadır. Klasik sol örgütler, ne kadar eski işçi sınıfı mücadelesi paradigmasını sürdürmeye çalışırsa çalışsınlar, artık bu konu da yeni ideolojik gelişmelere bağlı olarak sorgulanmaktadır. İşçi sınıfı, Marx’ın umduğu gibi, siyasi iktidarı ele geçirip, merkezi iktidara dayanarak ekonomik düzeni değiştirmek yoluyla, yani uzak bir gelecekte değil, bugünden kendini dönüştürmeye girişirse ancak sistem dışı bir mücadelenin unsuru olabilecektir. Bu da, bugünden, çalışan ve dolayısıyla sömürülen bir sınıf olmayı kabul etmemekle, yani bugünden işçi sınıfı olmaktan çıkma mücadelesi vermekle mümkün olabilecektir. Öyleyse, işçi sınıfının, emeğin “yüce” değil, kendini ezen sermayenin ta kendisi olduğunu bilince çıkarması son derece tayin edicidir.

Keza, bütün bu değişimler içinde en önemli nokta, mücadelenin öznesindeki büyük değişimdir. Klasik sol ve klasik işçi sınıfı mücadelelerinde özne, işçi sınıfının  “öncü”sü olan partidir. Bunun boş bir teori olduğu, işçi sınıfının, “devrim”in gerçekleştiği ülkelerde bizzat “öncüsü” tarafından amansızca sömürülmesi ve ezilmesiyle ortaya çıkmıştır. O halde “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri” olacaktır deyişinin artık hayata geçmesinin zamanı gelmiştir. Özne, işçi sınıfının “parti”si değil, kendisidir. Daha da önemlisi, bu öznenin, toplumu değiştirmeye girişmeden önce, kendini değiştirmeye girişmesi zorunludur.

Bu da bir kültürel değişim sorunudur. Kültürel değişim için siyasi veya ekonomik bir devrimi beklemek boştur. “Devrim, hemen, şimdi” başlamalıdır. İşçi sınıfı, kültürel devrimin öncüsü olmalı, kendini, kültürünü değiştirmeli, geliştirmeli ve böylece bütün toplumun değişimine zemin hazırlamalıdır. İşçi sınıfı kültürel devrimin bugünden öncüsü olursa, toplumsal devrimin gerçekleştirilmesinin de koşullarını yaratmış olacaktır.

Kurtarıcı yoktur. Toplumun kurtarıcılardan kurtarılması gündemdedir. Bütün toplumsal kesimler, kendi kendilerinin öznesidirler ve bu bakımdan toplumsal mücadelede öncelik diye bir şey yoktur. Her toplumsal kesimin kendi önceliği vardır ve bu “öncelikler” kaosu, toplumsal değişimin harmonisinin baş koşuludur. Tüm öznelerin kaotik özhareketi ve bunların karmaşık ağı toplumsal değişimin dinamiğini oluşturacaktır.

Kötümser olacak bir şey yoktur. 29 yıl, toplumsal değişimlerde çok uzun bir zaman değildir. Siyasi yapıların başarısızlığı ve toplumda yarattığı umutsuzluk duygusu, özdevinime dayanan bir toplumsal devrimin yolunu aydınlatmayacak mıdır?

Gün Zileli
8 Ağustos 2009

İlgili Yazılar:
Karaburun: Gerçeği Ararken Parçalanmayı Göze Almak!

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI