Karşıtlar ve Taraflar!

Siyasi mücadele, karşıtların mücadelesi ve çekişmesi üzerine kurulur. Nasıl bir ipin gerilmesi için iki karşıt nokta gerekliyse, siyaset de iki karşıtın gerilimi üzerine oturur. İdeolojik mücadele de benzeri bir gerilimi taşır.

Elli yıldır bu gerilimlerin birçoğuna tanık olmuşumdur. Çocukluğumun geçtiği 1950′li yıllarda CHP-DP gerilimini hatırlarım. Geniş ailenin bir kesimi DP’liydi, hatta teyzemin kocası Pertev enişte Trabzon’dan DP milletvekiliydi. Diğer kesim ise koyu ve geleneksel CHP’liydi. Kuzenim Özcan Ergüder, o zaman CHP’nin günlük gazetesi Ulus‘ta yazan genç bir gazeteciydi. DP’li Karanis-Sanaç kesimiyle, CHP’li Ergüder kesimi, o zamanki İstanbul burjuvazisinin en kaymak kesiminin oturduğu Şişli’de ikamet ederlerdi. Ara sıra bu iki kesimi ziyarete gider ve onların siyasi diskurlarını dinlerdik. Her iki kesim de, kendilerinden olmayanların karşı taraftan olduğunu söylerdi. Ne var ki, siyasi olarak çok zıt olsalar da yaşamları çok benzerdi. Benzemeyen, bizim yaşamlarımızla bu karşıtların yaşamlarıydı.

1960′lı  yıllarda, bu karşıtlık, biraz renk değiştirerek, sağ-sol karşıtlığı  biçiminde devam etti denebilir. Sağcılara göre, kendileri gibi düşünmeyenlerin hepsi solcuydu, solculara göre de solda yer almayan herkes sağcı. Ne var ki, bu siyasi ya da ideolojik ayrım da pek sınıfsal bir tahlile oturmuyordu. Yoksul semtler sağ partilere daha çok oy veriyordu. TİP, örneğin Bebek gibi bir burjuva semtinden oldukça iyi oy alıyordu da, şehir yoksullarının yaşadığı semtte pek başarılı değildi.

1970′li yıllar, sağ-sol çatışmasının iyice gerilimli bir hal alıp iç  savaşa evrildiği yıllar oldu. Artık bu çatışmanın sonu ölümdü.  Ülkücülere göre, sağda yer almayan herkes vatan haini ve komünistti, Moskova’nın emrindeydi. Solculara göre ise, solda yer almayanların neredeyse hepsi “faşo”ydu. Bu çatışmada herkes tarafını almalıydı. Arada kalmak diye bir şey olamazdı. Mahallelerde yaşayan insanlar, herhangi bir grup tarafından yolları kesildiğinde, “sağcı mısın, solcu musun” sorusuna ne cevap vereceklerini düşünürlerdi kara kara. Yollarını çeviren grubun neci olduğunu ah bir bilselerdi!

Aynı  1970′li yıllarda, solda bir başka iç savaş daha yaşanıyordu. Maocu-Sovyetçi çatışması. Bu çatışmanın tam göbeğinde yaşadığım için çok iyi biliyor ve hatırlıyorum olanları. Biz Maocular, örneğin Dev-Yolcuları, Maocu cepheye katılmadıkları için “revizyonist-Troçkist kırması” ilan ediyorduk; Sovyet yanlıları ise aynı Dev-Yolcuları “Maocuların uşağı” olarak taltif ediyorlardı. Bununla da bitmedi. Biz Aydınlıkçılar, Maocu grupları bile “revizyonist” ya da dolaylı olarak “Sovyet yanlısı” olarak ilan etmekten geri kalmadık. Çünkü biz “öz-Mao”cuyduk, bizden olmayanlar, dolaylı olarak karşı cephenin hizmetindeydi. Herhalde aynı dönemde TKP de, TSİP ve TİP’i, dolaylı olarak Maoculara hizmet etmekle suçluyor, hırpalıyordu.

1980′li yıllarda siyasi kutuplaşmaların yanı sıra ideolojik kutuplaşmalar da önem kazandı. Stalinist sol örgütlerle sivil toplumcu-liberal eğilimler arasında bir zıtlaşma yaşandı. Stalinist akideden sapanlar otomatikman sivil toplumcu-liberal olarak damgalandı. Liberal kesim de, kendilerinden olmayan ve sol bir tutumda ısrar eden herkesi Stalinist ilan etti.

Günümüze gelecek olursak, bugünün kutuplaşması, ideolojik planda ulusalcı-liberal; siyasi planda da Ergenekoncu-Fetullahçı gerilimi üzerine kurulmuştur. Bu tür zıtlıkların yasası icabı, ulusalcılara göre kendi ırkçı, Ermeni ve Kürt düşmanı tutumlarından yana olmayan herkes “liboş”tur. Keza, Ergenekoncu kesimde yer alanlara göre, Ergenekon’un varlığından söz etmek otomatikman Amerikancı ve AKP’li olmak anlamına gelir.

Ne var ki, ulusalcı ve Ergenekoncularla aktüel bir didişme içinde olan liberaller ve Fetullahçılar da, ulusalcı kesimden geri kalmamaktadır bu konuda. İşte bunun en somut örneğini, Radikal gazetesinin 21 Temmuz 2009 tarihli nüshasında,” Ergenekon davası ve solcular” başlıklı yazısıyla Oral Çalışlar vermiş. Şöyle demiş Oral Çalışlar:

“Onlar gibi düşünmeyenlere yönelik temel suçlamaları ’şeriatçı’  ya da onların işbirlikçisiydi. Son dönemde bu nitelemeye ‘Fetullahçı’ suçlaması eklendi. Artık yeni kampanyalar birilerinin Fetullahçı olarak suçlanması üzerinden kuruluyor.”

Oral Çalışlar ne kadar farkında bilmiyorum ama yaptığı, tam da ulusalcıların yaptığının aynısıdır. Ulusalcılar ne diyor? “Ergenekon’dan söz etme, bu karşı cephede, AKP saflarında yer aldığın anlamına gelir.” Oral Çalışlar ne diyor? “Fetullahçılıktan söz etme, bu, karşı cephede, ulusalcıların safında olduğun anlamına gelir.” Karşıtların suçlama mantığı aynı. Onlar bu iki karşıt uçtan birinde yer almayı zorluyorlar elbirliğiyle. Bu iki mihraktan bağımsız olmak her iki mihrakı da rahatsız ediyor.

Nitekim, Oral Çalışlar, her iki kesimde de yer almayan solculara karşı ettiği laflarla bu tutumu bir kez daha kanıtlıyor:

“Bu kamplaşmanın tarafsızlığı olmaz. Nitekim, AK Parti’ye öfke bu kesimleri Ergenekonculara sempatik bakmaya itiyor.”

Oral Çalışlar’ın istediği nedir o zaman? AKP’nin ve Fetullahçıların safında yer alıp onların bakış açısından karşı tarafa saldıralım. Hele hele haşa Fetullahçılıktan söz etmeyelim. Böyle ayıp şeyler yaparsak otomatikman Ergenekoncuların safına düşmüş oluruz. Oral Çalışlar’ın bu yaklaşımındaki AKP’lilik ve Fetullahçılık dozunun yüksekliği bir yana, Ergenekonculara ya da ulusalcılara AKP karşıtlığını armağan ederek onlara bilmeden yaptığı hizmet ayrıca belirtilmelidir.

Bu çekişmeler üzerine düşünürken, çocukluğuma, 1950′lere döndüm. Sanaç-Karanis kesimiyle Ergüder kesimi bizi ya o safta ya da bu safta yer almaya zorlarlardı. Ne var ki, akşam olunca, lüks evlerinde poker masaları açılır ve neşe içinde, hatta arada bir hoş bir tarzda siyasi atışmalar yaparak sabahlara kadar poker oynarlardı.

Siyasi alanda taraf olmaya, DP ya da CHP’nin safında yer almaya zorlanan bizlere yer yoktu o poker masalarında. Sönük ışıklı evlerimize dönerdik kös kös.

Bizim tarafımız neydi?

Gün Zileli
26 Temmuz 2009

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI