İran’da Uçurumun Kenarındaki Kedi Düşecek mi? (Slavoj Zizek)

“Sonuç ne olursa olsun, Batı yanlısı liberaller ve Batı karşıtı köktenciler arasındaki mücadele çerçevesinde değerlendirilemeyecek, devasa özgürleştirici potansiyele sahip bir hadiseye şahit oluyoruz.”
BİA Haber Merkezi
01 Temmuz 2009, Çarşamba

Otoriter bir rejim nihai krizine ve çözülüşüne yaklaşırken bir kural olarak iki adım mevzu bahistir. Gerçek çöküşten önce gizemli bir kopuş meydana gelir: Bir anda insanlar oyunun sonunun geldiğini fark ederler ve basitçe artık korkmuyorlardır. Sadece rejimin meşruiyetini kaybetmesi söz konusu değildir, güç kullanımının kendisi aciz bir panik reaksiyonu olarak algılanır. Çizgi filmlerdeki klasik sahneyi hepimiz biliriz: Kedi uçurumunkenarına gelir, altında toprak olmadığını göz ardı ederek yürümeye devam eder ve aşağıya baktığı zaman uçurumu fark ederek düşmeye başlar. Rejim otoritesini kaybettiği zaman uçurumun kenarındaki kediye benzer: Düşmesi için aşağıya bakmasını hatırlatmak gerekir…

Humeyni devriminin klasik bir anlatısı olan Şahların Şahı kitabında Ryszard Kapuscinski tam olarak bu kopuş anını gösteren bir olayı aktarır: Tahran’daki bir dört yol ağzında, tek bir gösterici kendisine uzaklaşmasını emreden bir polis karşısında yerinden kımıldamayı reddeder ve utanç içinde kalan polis geri çekilir; birkaç saat içinde bütün Tahran bu olaydan haberdar olmuştur ve sokak kavgaları haftalardır sürmesine rağmen herkes bir şekilde oyunun sona erdiğinin farkına varır. Bugün de benzer bir şey mi yaşanıyor?

Tahran’daki olayların birçok versiyonu mevcut. Bazıları protestoları Ukrayna, Gürcistan vb. yerlerde yaşanan ‘turuncu’ devrimlere paralel olarak Batı yanlısı ‘reform hareketi’nin yükselişi olarak değerlendiriyor –Ayetullah Humeyni devrimine karşı seküler bir tepki. Protestoları İslamcı köktencilikten kurtulmuş liberal-demokratik, yeni bir İran için atılan ilk adım olarak görüyor ve destekliyorlar. Onlara karşılık verenler ise MahmudAhmedinecad‘ın gerçekten kazandığını düşünen kuşkucular: Ahmedinecad çoğunluğun sesi, fakat Mir Hüseyin Musavi‘yi destekleyenler orta sınıflar ve onların varlıklı, moda düşkünü gençliği. Kısaca: Yanılsamalardan kurtulalım ve Ahmedinecad’ın İran’a layık bir devlet başkanı olduğu gerçeğiyle yüzleşelim. Ayrıca Ahmedinecad’dan sadece birtakım kozmetik farklılıklara sahip, dini sınıfın bir üyesi olduğu için Musavi’yi istemeyenler de var: Musevi de atom enerjisi programına devam etmek istiyor, İsrail’i tanımaya karşı ayrıca Irak savaşı yıllarında başbakan olarak Humeyni’nin tam desteğini almış biri.

Son olarak, bunların arasında en üzücü olan ise Ahmedinecad’ın solcu destekçileri: Onlar için gerçekten önemli olan İran’ın bağımsızlığı. Ahmedinecad kazandı çünkü ülkesinin bağımsızlığı için ayağa kalktı, elitlerin yozlaşmasını ifşa etti ve yoksul çoğunluğun gelirini artırmak için petrol gelirlerini kullandı -Batı medyasının çizdiği soykırım inkarcısı bir fanatik imajının altında gerçek Ahmedinecad’ın bu olduğu anlatılıyor bizlere. Bu görüşe göre aslında şu anda İran’da yaşananlar 1953′te Mossadegh’in düşürülmesinin bir tekrarı -meşru bir devlet başkanına karşı düzenlenen Batı destekli bir darbe. Bu görüş sadece gerçekleri göz ardı etmiyor: Seçimlerdeki yüksek katılım oranı -yüzde 55′ten 85′e sıçrayan- sadece protesto oyu olarak açıklanabilir. Ayrıca halk iradesinin gerçek bir şekilde gösterilmesi karşısındaki körlüğünü de gösteriyor, hor gören bir tavırla Ahmedinecad’ın geri kalmış İranlılar için fazlasıyla iyi olduğunu varsayarak: Seküler bir sol tarafından yönetilebilmek için yeteri kadar olgun değiller.

Her ne kadar birbirlerine karşıt olsalar da bütün bu versiyonlar İran’daki prostestoları İslamcı fanatikler ile Batı yanlısı liberal reformistler arasındaki bir çatışma ekseninde değerlendiriyor ve bu nedenle de Musavi’yi bir bağlama oturtmakta çok zorlanıyorlar: Musevi daha fazla kişisel özgürlük ve piyasa ekonomisi isteyen, Batı’nın desteklediği bir reformist mi yoksa kazanacağı zafer rejimin doğasında herhangi ciddi bir değişikliğe yol açmayacak bir dini sınıf mensubu mu? Bu türden aşırı savrulmalar söz konusu yorumların tamamının protestoların gerçek doğasını ıskaladığını göstermektedir.

Musevi taraftarlarının kullandığı yeşil renk, akşam karanlığında Tahran’daki çatılardan yükselen ‘Allahüekber’ nidaları açık bir şekilde kendi eylemliliklerini 1979 Humeyni devriminin bir tekrarı, devrimin köklerine geri dönüş, devrimin yozlaşmasına son verilmesi olarak gördüklerine işaret etmektedir. Bu kökenlere geri dönüş sadece programatik değildir; bundan da öte kitlelerin eylemliliğiyle alakalıdır: İnsanların empati uyandıran birliği, her şeyi kapsayan bir dayanışma duygusu, yaratıcı özörgütlenme, protestoları birbirlerine eklemlemeyi hedefleyen tarzların emprovizasyonu, binlerce insanın kati bir sessizlik içinde yaptığı kaygı dolu yürüyüşte görüldüğü üzere kendiliğindenlik ve disiplinin kendine özgü birliği. Burada söz konusu olan Humeyni devriminin hayal kırıklığına uğramış partizanların hakiki bir halk ayaklanmasıdır.

Bu öngörüden çıkarılması gereken birkaç önemli sonuç bulunmaktadır. Öncelikle Ahmedinecad, İslamcı yoksulların kahramanı değil gerçekten yozlaşmış İslamcı-faşist bir popülist, palyaço duruşu ve acımasız güç siyasetinin karışımı ayetullahlar arasında dahi rahatsızlığa yol açan bir tür İranlı Berlusconi‘dir. Demagojik bir şekilde yoksullara ekmek kırıntısı dağıtması bizi aldatmamalıdır: Ahmedinecad’ın arkasında polis baskısı ve hayli Batılı normlara sahip halkla ilişkiler aygıtlarının yanı sıra rejimin yozlaşmasının bir sonucu olan güçlü bir yeni zengin sınıf yer almaktadır. (İran’daki Devrim Muhafızları işçi sınıfı milisleri değil mega bir şirket, ülkedeki en güçlü zenginlik merkezidir).

İkinci olarak, Ahmedinecad karşısındaki iki aday, Mehdi Kerrubi ve Musavi arasında bariz bir fark vardır. Daha ziyade bir reformist olan Kerrubi basitçe kimlik siyasetinin İran’a özgü bir versiyonunu önermekte, farklı toplumsal gruplara ayrıcalık sözü vermektedir. Musavi ise tamamen farklı birşeydir: Onun ismi Humeyni devriminin sürekliliğini sağlayan popüler hayali yeniden canlandırılmasını ifade etmektedir. Bir ütopya dahi olsa bu hayalin devrimin hakiki ütopyasını barındırdığını görmek gerekir. Bunun anlamı 1979′daki Humeyni devriminin basitçe İslamcı fanatiklerin darbesine indirgenemeyeceğidir -bundan çok daha fazlasıdır. Şu an, nefes kesici bir siyasal ve toplumsal yaratıcılık, örgütsel deneyler ve öğrenciler ile sıradan insanlar arasındaki tartışmalarla birlikte devrimden sonraki ilk yılda yaşanan olağanüstü coşkuyu hatırlama zamanıdır. Bu patlamanın neden bastırılması gerektiği Humeyni devriminin otantik bir siyasi hadise, toplumsal dönüşümünün ismi duyulmamış güçlerini harekete geçiren anlık bir başlangıç, ‘her şeyin mümkün göründüğü’ bir moment olduğunu göstermektedir. Ardından gelen ise siyasal kontrolün İslami müesses nizam tarafından ele geçirildiği tedrici bir kapanmadır. Freudyen terimlerle ifade etmek gerekirse, bugünün protesto hareketi Humeyni devrimin ardından ‘bastırılanın geri dönüşü’dür.

Son olarak, bunun anlamı İslam’da hakiki bir özgürleştirici potansiyelin olduğudur -’iyi’ bir İslam bulmak için 10. yüzyıla gitmeye gerek yok, gözümüzün önünde duruyor.

Gelecek belirsiz -büyük bir olasılıkla iktidardakiler popüler patlamayı kontrol altına alacaklar ve kedi uçuruma düşmeyecek, tekrar zemin kazanacak. Fakat, artık aynı rejim değil, diğerleri gibi yozlaşmış otoriter bir iktidar olacak. Sonuç ne olursa olsun, Batı yanlısı liberaller ve Batı karşıtı köktenciler arasındaki mücadele çerçevesinde değerlendirilemeyecek, devasa özgürleştirici potansiyele sahip bir hadiseye şahit oluyoruz. Eğer sinik pragmatizmimiz bu özgürleştirici boyutu kavrama potansiyelimizi yitirmemize neden olacaksa bizler Batı’da demokrasi sonrası bir döneme giriyoruz ve kendi Ahmedinecad’larımıza hazırlanıyoruz demektir. İtalyanlar halihazırda onun ismini biliyor: Berlusconi. Diğerleri ise sırada bekliyor.(SZ/BÇ)

* Bu makale supportiran.blogsport.com’da yayınlandı, 
Aykut Kılıç
tarafından Türkçeleştirildi.

kaynak: http://bianet.org/bianet/diger/115570-iranda-ucurumun-kenarindaki-kedi-dusecek-mi

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI