Uluslar ve Sınırları!

İlk kez karayolundan Türkiye’ye gidiyorum. Küçük ama dengeli bir arabada dört kişiyiz. Dört ayrı kuşaktan. En yaşlıları benim. Arabaya kullanan arkadaşlardan biri 50’li kuşaktan, diğeri de 60’lı. Dördüncü arkadaşımız çok genç, 1992 doğumlu. Ben İngiliz pasaportu taşıyorum. Diğer iki arkadaş İsviçre, genç arkadaşımız Türk pasaportuna sahip.

İsviçre sınırından çıkıyoruz. Pasaport kontrolü yok. Sınır görevlileri biz geçerken aralarında sohbet ediyorlar, dönüp bakmıyorlar bile. Biraz ilerde Avusturya’ya giriyoruz. Aynı şekilde, hiçbir kontrol yok. Sonra Almanya, yeniden Avusturya. Bu giriş çıkışlarda hiçbir şey sorulmuyor bize. Slovenya’ya giriyoruz. Yine kontrol yok. Slovenya, bitki örtüsüyle ve yapılarıyla, ayırt edilemeyecek kadar benziyor diğerlerine, küçük bir Avrupa ülkesi. Akşama doğru Sırbistan sınırına geliyoruz. Sınır görevlileri kulübelerinde. Pasaportlarımızı istiyorlar. Veriyoruz, şöyle bir bakıp geri veriyorlar. Geçiyoruz. Bitki örtüsü aynı. Yapılar biraz eskice olmakla birlikte geçtiğimiz ülkelerin yapılarına oldukça benziyor. Hırvatistan sınırına gece varıyoruz. Sınır muhafızları daha sıkı bir düzende görünüyor. Pasaportlarımızı kontrol ediyorlar ama damga vurmuyorlar. Geçtiğimiz yerlere göre biraz çatık kaşlı gibiler. Artık sınırlarda bir gerilim havası var.

Bulgaristan sınırına geliyoruz, artık hava aydınlanmış. Sınır görevlisi pasaportlarımıza bakıyor. Türkçe “kaç kişi”  diye soruyor. Bununla da yetinmeyip bilgisayara veriyor. Sonra damga vuruyor. İlk kez damga yiyiyor pasaportlarımız. Sınır muhafızlarının dışında, arabaların içindekileri gözden geçiren siviller dikkatimi çekiyor.

Sofya’ya varıyoruz. Bende küçük bir İstanbul izlenimi yaratıyor uzaktan gördüğüm bu kent. Yollar bozuk, tabelalar eksik, arabalar birbirinin üstüne üstüne sürüyor. Trafik kuralları yok ya da işlemiyor. Bu arada, Türkiye’deki gibi seçim afişleri görüyoruz duvarlarda, direklerde. Bildik politikacı yüzleri. Seçimi sağcı parti kazanmış. Bu partinin adı Avrupa ile Birleşme Partisi’ymiş. Başkanı ise, eski rejimin Parti sekreteri Todor Jivkov’un baş korumasıymış. Hiç şaşırtıcı değil. Putin de, KGB’den yetişme değil miydi?

İstanbul’un kargaşalığına benzer bir sabah kargaşalığı içinde olan bu kentin insanlarını gözlemliyorum. Range Rover jiplerini süren gençten erkekler çarpıyor gözüme. Jiplerinde Bulgar plakası var. Hiç kuşkum yok. Bunlar yeni seçkinlerin mahdumları. Kibirle ve acımasızca çevrelerini süzen. Şu ilerde görünen yeni tip villalarda oturduklarına da hiç kuşkum yok. Sofya’da, İstanbul’daki gibi minibüs yok. Halk duraklarda birikmiş, sabah olmasına rağmen hava sıcak. Umutla gözlerini yollara dikmiş otobüs bekleyen çilekeş kalabalıklar. Aynı İstanbul’daki gibi. Tıklım tıklım otobüslere doluşuyorlar.

Tabela sistemi çok kötü olduğu için yolumuzu şaşırıyoruz. Yolun Belgrad’a doğru gittiğini anlayınca yol inşaatında çalışan işçilere soruyoruz İstanbul’a nereden gidileceğini. Tam ters istikameti gösteriyorlar. İstanbul usulü bir U dönüşü yapıyoruz. Sofya’dan bir türlü kurtulamıyoruz. “O şehir arkandan gelir.”

Sonunda yolumuzu buluyor ve kırsal alandan ilerliyoruz. Yol boyunca köyler çıkıyor önümüze. Bulgarca yazılar olmasa rahatlıkla, örneğin Ege bölgesinde yolculuk yaptığınızı sanabilirsiniz. Elle yazılmış şu eğri büğrü yazılara bakın: “Kaşar peynir… Fatma ablanın dükkânında”. Bunun gibi birçok Türkçe çağrı ve duyuru. Oralarda yaşayan Türk ve müslüman nüfusa ek olarak, bir de Türkiye’den gelmiş yatırımcıların çağrı ve reklâmları, buraları neredeyse bir Türk bölgesi haline getirmiş. Yapı, dükkân ve kahve ve insanların görüntüleri de öyle. Bulgaristan, herhalde biraz torpilli olduğu için Avrupa Birliği’ne alınmış ama artık Avrupa’da olmadığımızı biliyoruz. Çıplak gözle bakıldığı zaman bile burası da Türkiye gibi artık Avrupa’nın o soğuk ve sağlam yapısından ayrı bir görünüme ve kültüre sahip başka bir yeri dünyanın. Ortadoğu’yla Avrupa arasında bir ara bölge.

Birden bir şey dikkatimi çekiyor. Her şey Türkiye’ye çok benziyor ama tek bir cami minaresi yok. Arabanın içindeki arkadaşlara şöyle bir yorum yapıyorum: “Sanırım bu, eski rejimin bir hediyesi, şimdikiler de aynı geleneği sürdürüyor. Eski rejim Türk-Müslüman halka baskı yapıyordu. Bulgarlaştırma politikası uyguluyordu. Camilerine bile izin vermiyordu.” Belki Bulgaristan’da bazı camiler vardır ama geçtiğimiz yerlerdeki kaşar peynir çağrılarından vb. Türk ve müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı anlaşılan bu bölgede tek bir cami minaresinin görülememesi tuhaftı.

Sonunda Bulgaristan sınırına geldik. İleride Türkiye’nin sınırı da görülüyor. Asık suratlı görevli, “kaç kişi” diye sorduktan sonra bir kez daha damgaladı pasaportlarımızı. Türk sınırına yaklaştık. İlk kontrol noktasında pasaportlarımıza bakıldı şöyle bir ve başlarımızı sağa döndürmemiz istendi. Bir kadın polis hiçbir açıklamada bulunmadan fotoğraflarımızı çekti. Arabadaki arkadaşlardan biri bunun sağlık kontrolü için olduğunu ileri sürdü. Benim geri zekâlılığıma verin, bu fotoğraf makinesiyle sağlık kontrolünün bağlantısını kuramadım. Sonra ağır ağır ikinci kontrol noktasına ilerledik. Ağır ağır diyorum, çünkü kontroller uzun sürdüğü için her kulübenin önünde en az on-on beş araba birikmişti. Sonunda sıra bize geldi. İki görevli pasaportlarımızı aldı. Çok çatık kaşlıydılar. Pasaportları uzun uzun incelediler, teker teker bilgisayara verdiler. Sonra tekrar evirip çevirdiler. Küt küt damga vurduktan sonra üçünü geri verdiler. Benimkinin vize alması gerekiyormuş. 77 nolu kulübeye koşturdum. Pasaportla birlikte 10 poundu da uzattım. Görevli, 15 ödeyeceksiniz dedi. Nasıl olur, her zaman 10 pound ödüyorum dedim. “Ha, söylesene İngiliz olduğunu yahu” dedi, “ben seni Belçika’dan geliyorsun sandım.” 10 poundu alıp vizeyi yapıştırdı. Gerisin geri koşturdum. Pasaportum bir kere daha kontrolden geçti. Bilgisayarda incelendi. Sonunda damgayı vurdular. Koşa koşa arkadaşların yanına gittim. “Neyse, sen yokken gümrük konrolünden de geçtik” dediler. Üçüncü noktayı da atlatmışlardı yani. “E… Tamam mı, bitti mi” diye sordum. Arabayı kullanan arkadaş, “ilerde bir dördüncü nokta daha var, Onu da geçtik mi tamamdır” dedi. Gösterdiği dördüncü noktaya bakmak üzere başımı çevirdim. Orada bir kulübe daha vardı gerçi ama benim dikkatimi başka bir şey çekti. Devasa bir cami. Camiyi öyle bir kondurmuşlardı ki, birinci kontrol noktasından bile baksanız görülüyordu, biz pasaport telaşı içinde gözümüzü kaldırıp bakmamıştık, ancak şimdi görüyordum. Cami orada öylece bütün haşmetiyle duruyordu. Dördüncü kontrol noktasında neyse ki bir kez daha bakmadılar pasaportlara, geç dediler. Araba devasa camiye doğru ilerlerken, “Türk-İslam Cumhuriyetine hoş geldiniz” dedim şakayla.

Sanırım arabayı o anda kullanmakta olan 60’lı kuşaktan arkadaş, Bulgaristan’da cami minaresi görmememizin Bulgar rejiminin baskısı sonucu olduğunu ileri sürmemle, Türk-İslam camisiyle dalga geçmem arasında bir “tenakuz” sezmiş olmalı ki, bana şöyle yan yan baktı.

Oysa hiçbir tenakuz yoktu. Bir yerde cami minaresinin görülmemesi belli bir kimliği yok etmeye yönelikti, diğer yerdeki o anormal cami ise kimliği tekdüzeleştirmenin anıtı gibiydi.

Sınırlar, sınır görevlileri, sınırlarda yolculara karşı muamele ulus-devletlerin rahatlıklarının ya da tedirginliklerinin aynasıydı bir bakıma, aynı zamanda da ulusların ufukları ya da sınırlılıkları konusunda ufak da olsa bir ipucu.

Gün Zileli

10 Temmuz 2009

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI