Sosyalist Devrimcilik…

Rusya’da “Sosyalist Devrimci” (SR) adını alan partiyle, 1960 yılında, TİP içinde “Sosyalist Devrimci” adını alan grup arasında hiçbir benzerlik yoktur.

SR’lerin Rus köylülüğünün temsilcisi olduğu söylenebilir. Eğer bir benzetme yapılacak olursa, Kaypakkaya geleneği, köylücü eğilimleri dolayısıyla SR’lere daha çok benzer. Kurucuları Catherina Breshkovsky, Grigory Gershuni ve Victor Chernov olan SR’ler, Bolşeviklerin ve Menşeviklerin, topraklarınmillileştirilmesi programına karşı, toprakların sosyalleştirilmesinden yanaydılar. İlk bakışta sanki bu iki program arasında önemli bir fark yokmuş gibi görünmesine rağmen aslında çok belirleyici bir fark vardı. Bolşevikler ve Menşevikler, toprakların devlet mülkiyeti haline getirilmesinden yanaydılar. SR’ler ise, geleneksel Rus köylü komünleri temelinde topraklara köylüler tarafından el konmasını savunuyorlardı. SR’ler, narodnik ve popülist geleneğin devamıydılar.

1917 Şubat Devriminden sonra SR’ler, sağ ve sol kanatlara bölündüler. Sağ SR’lerin temsilcisi Kerensky, geçici hükümetlerde yer alır ve başbakanlığa kadar yükselirken, Maria Spiridonova’nın liderliğindeki sol SR’ler, Bolşeviklerle ittifak yaptılar ve 1917 Ekim Devriminden sonra kurulan ilk hükümette yer aldılar. Bolşeviklerin, Brest-Litovsk barışını kabul etmelerinden sonra sol SR’ler muhalefete çekildi ve Çeka terörüyle ezildiler. Dora Kaplan adlı, SR üyesi genç bir Yahudi kadın, Lenin’e suikast yaptı ve Çeka tarafından idam edildi.

Türkiye’de “Sosyalist Devrimci” adıyla bilinen TİP içindeki grup, tamamen farklı tarihi koşullarda ve tamamen farklı ideolojik yönelimlerle ortaya çıktı. “Sosyalist Devrimci” adı bu grubun kendisi tarafından konmuş bir ad değildi. 1960’ların ortalarından itibaren TİP içinde ve dışında gelişen “Milli demokratik devrimci” harekete karşı çıkan grup, TİP içindeki bölünme ve parçalanmalar sırasında “Sosyalist devrimci” diye anılır oldu ve zamanla bu adı kendisi de benimsedi.

TİP’in yönetiminde ağırlıkları olan ve daha sonra bu grubun liderleri olarak parlayan Behice Boran ve Sadun Aren’in, ne Rusya’daki SR’lerin köylücü ve popülist yönelimleriyle bir ilgisi vardı, ne de, örneğin Troçki gibi doğrudan bir sosyalist devrim görüşünün savunucusuydular. Ne var ki, Mihri Belli’nin başını çektiği “Milli Demokratik Devrim” hareketi, Türkiye’nin kapitalist olmadığını ileri sürüp devrimi çok net bir şekilde aşamalara bölünce, bu grup Türkiye’nin kapitalist olmadığı ve devrimin aşamalara bölünmesi tezine karşı çıktı.

Aslına bakılacak olursa, teorik planda “Sosyalist Devrimci”ler daha doğru tezler savunuyorlardı. Örneğin Türkiye’nin kapitalist olmadığı tezi yanlıştı, Türkiye orta gelişmişlik düzeyinde kapitalist bir ülkeydi. Dahası, MDD’cilerin anti-emperyalizmle anti-kapitalizmi birbirinden kopartan ve “milli kapitalizmi” savunan tezleri iyice zırvaydı ve SD’cilerin anti-emperyalizmle anti-kapitalizmin birbirinden kopartılamayacağı tezi tamamen doğruydu[1]

Bu tartışma önemliydi ve SD’cilerin, anti-emperyalizmle anti-kapitalizmin birbirinden kopartılamayacağı tezi, bugünün devrimcilerine önemli bir mirastır kanımca. Ne var ki, SD’cilerin pratik yönelimlerini belirleyen sadece bu tür teorik tartışmalar değildi. Bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki, o günkü MDD’ciler ne kadar ordu darbecisiyse, SD’ciler de o kadar parlamentocu ve düzenciydi. Nitekim, kırk yılı atlayıp bugüne geldiğimiz zaman, bu iki eğilimin nerede durduğunu ve ne gibi evlatlar edindiğini görebiliyoruz.

Eski MDD’cilerin çoğu bugün ulusalcı olmuştur. Yani MDD’nin ana çizgisinden ilerlediğimiz zaman bu bizi kaçınılmaz olarak ulusalcılığa götürüyor: “Milli kapitalizm” taraftarlığıyla sonunda egemen sınıflarla, onun kurumlarıyla ve orduyla birleşmek ve nasyonal sosyalist bir ideolojiye kapılanmak. Zaten tek tek kişilere de baksak, MDD’cilerin bugün çoğunlukla ulusalcı saflarda yer aldığını görebiliyoruz. Öte yandan, o günün parlamentarist SD çizgisi de, kendi ana çizgisinde ilerleyerek, varması doğal olan yere varmıştır: liberalizm, piyasa savunuculuğu, egemen sınıfların parlamentarist sağcı kesimleriyle ittifak, Avrupa Birliği taraftarlığı ve hatta emperyalizm savunuculuğu. Kapitalizmi hedef almayan bir “anti-emperyalizm” MDD’cileri nasıl kapitalizmin kurumlarıyla (ve tabii ki, sonunda onun emperyalist işbirlikçisi kurumlarıyla, örneğin NATO ordusuyla) birleşmeye götürmüşse, emperyalizmi hedef almayan bir “anti-kapitalizm” de, SD’cileri emperyalizmle birleşmeye (ve tabii ki, kapitalizmle, örneğin kapitalist piyasa ekonomisinin benimsenmesine) götürmüştür. İşte bunun en beliğ örneğini, eski SD’ci Nabi Yağcı veriyor, Taraf gazetesindeki röportajında:

Eğer Afrika’da kavgalar durursa sermaye oraya daha hızlı akacaktır ve onlar da zenginlikten pay almaya başlayacaktır. Afrika’ya da kapitalizmle birlikte modernizm gelecektir. Elbette bu bir cennet değil, kapitalizmde sömürü gene sürecek ama… Dünyanın yeni gerçeği de gözardı edilemez…Sermaye bugün devlete de savaşa da artık ihtiyaç duymuyor.” Neşe Düzel’in Nabi Yağcı ile Röportajı, Taraf, 13 Nisan 2009)

Sanırım, Nabi Yağcı’nın sözleri üzerine yorum yapmaya gerek yok. Kendisi söylemiş zaten söyleyeceğini.

Nabi Yağcı, FKF İstanbul Sekreterliğindendi, daha sonra TKP’nin liderliğini yaptı. Bir başka SD’ci ise bugün bir partinin (SDP) başkanlığına getirildi: Hüseyin Ergün.

Hüseyin Ergün’den, Yarılma’da şöyle söz etmişim:

Hüseyin Ergün, Alper Aktan, Asaf Köksal gibi, FKF yönetiminde etkili kişiler de vardı. Bu yöneticiler ya da yönetimde etkili kişiler, daha çok kendi aralarında oturup kalkarlardı. Biz tabandakilerle ilişkileri biraz kopuk gibiydi. Bu da kaçınılmaz olarak, tabanla yönetim arasında, çok belirgin olmasa da, bir kopukluğa, hatta gerilime yol açıyordu.” (s. 249-250)

O zaman yıl 1966’ydı. Hüseyin Ergün, MDD’cilerle SD’ciler arasındaki şiddetli tartışmalarda doğrudan yer almadı sanırım ama hep o kesimde kaldı. 1990’lı yıllarda Cem Boyner’in Yeni Demokrasi hareketinde “demokrat” bir kimlikle boy gösterdi. Sonra yine ortadan kayboldu. Şimdi ise SDP’nin (sanırım Sosyal Demokrat Parti oluyor) başkanlığına getirilmiş. Programı çok açık: Piyasa ekonomisi, Avrupa Birliği, Ergenekon’a ve darbelere karşı olmak, parlamenter sistem ve demokrasi.

İki yıl önce hakim sınıflar içinde bir kavga yaşandı ve orduya oynayan eski MDD’ci, yeni ulusalcı kesim, ordunun AKP karşısında yenik düşmesine paralel olarak kaybetti. Kalp kapakçıklarının sırayla açılıp kapanmasına benzer politik mücadeledeki kimi gelişmeler. Ulusalcıların yolu tıkanırken (daha doğrusu yolları hapishaneye doğru açılırken), Taraf gazetesinin çığırtkanlığını yaptığı, AKP yanlısı liberallere yol açıldı. Bu gelişme kendini öncelikle Taraf gazetesiyle ortaya koydu. Böylesine zafer kazanan bir kesimin siyasi partisine kavuşması kaçınılmazdı. Eski SD’ci Hüseyin Ergün’ün, şu tesadüfe bakınız ki, adı SDP olan (ha Sosyalist Devrimci ha Sosyal Demokrat pek fark etmiyor artık) bir partinin başına geçmesi hiç de sürpriz bir gelişme değildir. Eski ÖDP Başkanı Ufuk Uras da, öyle tahmin ediyorum ki, bu partiye katılacaktır. “Özgürlükçü sol” geçinenler de bu partinin safında yer alacaktır. Bence böylece “çatı partisi” tartışmaları da bir anlamda son bulmuş oluyor. İşte buyrun, size çatısı da, bacası da olan bir parti. İdeolojik gıdalarını liberallerden alan Kürtler de eninde sonunda bu partiye onay verecektir.

Anlayacağınız, Hüseyin Ergün’ün başkanlığındaki SDP’nin parlayacağını tahmin edebiliriz.

Uzun vadede mi?

Hadi şom ağızlık edip onu söylemeyeyim şimdi…

Gün Zileli

25 Haziran 2009


[1] Bkz. anti-emperyalizmin anti-kapitalizm olduğu fikriyatını net bir şekilde savunan Fikret Başkaya’nın yazıları ve “Aşk ve Devrim” sitesinin (www.gunzileli.com) konuk yazarlar bölümünde yer alan, Sadık Varer’in “Anti-emperyalizm Meselesi” başlıklı yazısı.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI