“Sayın Muhbir Vatandaş!”

Bir arkadaşım, insanların ruh halini çok güzel özetledi:

“Sabahleyin Taraf’ın “‘Postallı Hocalar Gözaltında’ manşetiyle uyanmak bir kâbustu.”

12 Mart askeri cuntası döneminde, bir “sayın muhbir vatandaş” sözü dıolaşırdı sıkıyönetim komutanlarının bildirilerinde. Çok gülerdik bu söze. O dönemde, halkın arasında ironik bir deyim haline gelmişti bu.

Daha sonraki dönemde, 1970’lerin sonlarına doğru, benim de içinde yer aldığım Aydınlık gazetesi, sol içi çekişmeleri ihbarcılık noktasına sürükleyerek, bu “sayın muhbir vatandaşlık” payesini hak eder oldu.

Taraf gazetesinin bugünkü tarzını, o günkü Aydınlık’ın ihbarcı ve çığırtkan tarzına çok benzetiyorum. Kaptan köşkünde Ahmet Altan’ın oturduğu, eski Aydınlıkçılardan Alper Görmüş ve Halil Berktay’ın çarkçıbaşılığını yaptığı bu gazete, aynı eski Aydınlık tarzında sürmanjetlerle, koca puntolu sansasyonel haberlerle her gün sayısız ihbar ve yargısız infaz yapmaktadır. İşte bir örnek:

“Bu gözaltılar ‘darbe hazırlıklarının’ üniversitelere kadar girdiğine dair polisin elinde ‘belgeler’ ya da ‘bilgiler’ olduğunu gösteriyor.” (Ahmet Altan, “Hocalar”, 14 Nisan 2009)

Yani polis birini tutuklamışsa, boşuna tutuklamaz, elinde belgeler, bilgiler, hatta (söylemeye çekinmiş ama) kanıtlar vardır demek istiyor . Baş köşe yazarımız, söylediklerinin, Stalin’in, 1930’lardaki “show trial”lerini (gösteri mahkemeleri) sahneleyen Sovyet gizli polisi GPU’nun argümanlarına tıpatıp uyduğunun ve bu argümanın ancak en koyu totaliter rejimlerde geçerli olduğunun farkında mıdır acaba?

O yıllarda GPU ya da onun ad değişitirmiş hali NKVD, geceleri (polis, her yerde gece sabaha karşı gelir) baskın yaparak insanları alıp bilinmeyen bir yerlere götürdükten sonra şunu ileri sürerdi:

“Biz birisini tutuklamışsak, suçlu olduğu için tutuklamışızdır. GPU’nun tutukladığı birisinin suçsuz olabileceğini düşünmek ayrıca suçtur.”

Yani, tutuklanan, otomatikman suçludur. Tutuklayan, suçu ispatlamak zorunda değildir. Tutuklanan, suçsuz olduğunu ispatlamak zorundadır ki, bu olanakları da büyük ölçüde elinden alınmıştır.

Taraf’ın yeni “sayın muhbir vatandaşları”na ek olarak, savaş alanına başka güçler de sürülmektedir. Bunlar, eski komünistlerden bazılarıdır. Örneğin, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle varlığı anlamsız hale gelmiş eski TKP’nin genel sektreteri Nabi Yağcı (Haydar Kutlu).

Taraf röportajcısı Neşe Düzel tarafından sahaya çıkartılan Nabi Yağcı, sanki dehşete kapılacak başka bir şey kalmamış gibi, CHP’nin oylarının artışından dehşete kapılmış (Taraf, 13 Nisan 2009). Aklı selim sahibi biri sandığımız (bugüne kadar öyle görünüyordu) Murat Belge ise (Taraf, 14 Nisan 2009) kendi köşesinde, CHP’nin oy artışının “Ergenekon”un çabaları sonucu olduğu saçmalığını ileri süren Nabi Yağcı’ya hak veriyor.

CHP liderliğinin milliyetçi-devletçiliğinin, MHP’nin milliyetçi-ırkçılığı ya da AKP’nin milliyetçi-dinciliği kadar olumsuz olduğu doğrudur ama CHP’nin artan oylarını “Ergenekon”un hanesine yazmak paranoyanın çıldırma noktasına vardığının göstergesi olabilir ancak. Bu, tüm AKP oylarını şeriatçı olarak gören ulusalcı paranoya kadar sakat bir şeydir.Oysa, her iki halk kesimi de, AKP ve CHP’nin bekçisi olduğu bu sistem tarafından ezilmektedir ve temelde çıkarları ortaktır. Genel Kurmay’ın estirdiği rüzgârla bayraklı yürüyüş çılgınlığına kapılan yüzbinleri ben de eleştirmiştim zamanında (Açık Gazete, “Çağlayan’daki Çılgın Kalabalık). Ama bu kitleyi faşist ya da “Ergenekon”cu yaftalarıyla “taltif etmek” aklımın köşesinden geçmemişti. Hatta, bu insanların, bazı devletçi önyargılar taşısalar da AKP iktidarına karşı bir yönelişle meydanlara koştuklarını o zaman da biliyordum.

AKP’ye ya da CHP’ye oy veren vatandaşları, kimi önyargılarından dolayı eleştirebiliriz. Ne var ki, “sayın muhbir vatandaş”lar, eleştirinin de ötesinde, esaslı bir “yetti gari”yi hak ediyor artık.
Gün Zileli
15 Nisan 2009

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI