“Barack” Adlı Kedi!..

Türklerin “sense of humour”u zayıf. TV’lerdeki komedi oyunlarının ve mizah dergilerinin insanları güldürmek üzere en bayağı ve kör parmağım gözüne sululukları mizah diye kakıştırmaları bunun en iyi kanıtı. Oysa, “sense of humour” incelik ister, kaba saba şakalar ve sululuklar bu duygunun tahribi anlamına gelir.

Elimde 8 Nisan tarihli Radikal gazetesi var. Özellikle Obama’nın ziyaretiyle ilgili haberleri ve köşe yazılarını okurken, fotoğraflara bakarken insan hem hafifçe gülümsüyor, hem de Türklerin gülme ve espri duygusunu neden kaybettiğini daha iyi anlıyor. Gerçekten gülebilmek ve gerçek bir espri duygusuna sahip olmak, yaltaklanan bir ruh haliyle mümkün değildir. Böyle bir duygu, bakan ve gören gözleri, anlayan bir beyni, özgürce çarpan bir yüreği gerektirir.

9. sayfada bir fotoğraf. Obama ile Abdullah Gül, yan yana bir kapıdan içeri giriyor. Kapının iki yanında iki genç, görevli kadın. Hazrola geçmişler. İkisi de huşu içinde. İkisinin de elleri eteklerine yapışık, çeneler gıdıya doğru hafifçe eğilmiş, göğüsler kabartılmış, gözler kapatılmış. Tam bir vecd hali. Kim böyle durmalarını emretmiş acaba? Yoksa kendiliklerinden mi yaptılar bu işgüzarlığı? Yok yok, mutlaka emir almışlardır ama kendileri de böyle bir esas duruş için pek gönüllüler. Acaba kendileri ve yakınları, arkadaşları filan, bu resmi görüp komik hallerine gülmüşler midir? Hiç sanmıyorum.

10. sayfada bir başka fotoğraf. Obama bir kediyi seviyor. Tayyip Erdoğan, bu sevimli sahneyi hafif bir gülümsemeyle izliyor ve Obama’nın diplomatik kuralların dışına çıkan davranışını hoşgörüyle karşıladığını belli ediyor. Eski “solcu” Ertuğrul Günay ise, tüm dişlerini gösteren sahte ve yaltaklanan bir gülümsemeyle Obama’ya bakmış. Bir insanın bir kediyi sevmesinde ne gibi bir ilginçlik var, anlamadım. Zavallı kediye bazı işgüzarların anında “Barack” adını takmasını da. Üstelik böyle bir ad vererek hayvanın geleceğini karartmaya ne hakları var! Fotoğraf gülünç değil. Gülünç olan, böyle önemsiz bir olayı “önemli” hale getiren gazeteciler.

12. sayfada, Obama ile gençlerin toplantısının haberi yer alıyor. Gençlere gülmedim de acıdım. Genç bir insan, nasıl ruhunu kaybedip böyle bir toplantıya katılır, hem de seçilmiş yüz gencin arasında olmanın verdiği aptalca mutluluk duygusuyla. Bence bu gençler, hem mizah duygularını, hem de akıllarını kaybetmiş. İleriki yaşlarında çok utanacaklar böylesi manüplatif bir mizansene katılmaya “hak kazanmış” oldukları için.

Hadi katıldınız, hiç birinizin mi aklına gelmedi, “ezana yetişme” bahanesiyle (Obama, gençlerin namaza gideceğini mi sanıyordu yoksa) hepinizin birden yarım saate sıkıştırılmanızı protesto etmek? İçinizde bir tane de mi yürekli genç yoktu, bu rezaleti protesto ederek dışarı çıkacak? O yüz genç, yarım saat içinde ne sorabilirdi ki? Bu gençliklerinden vaz geçmiş gençlere hem kızdım, hem de acıdım.

Gençlerle yapılan toplantıyla ilgili haberin başlığında “Obama gençlere Bush’tan farkını… anlattı” deniyor. Bence bu tür başlıklar atan gazeteciler beceriksiz hokkabazlar. Şapkadan durmadan tavşan çıkarıyorlar ama tavşanların gerçek olmadığı daha ilk bakışta anlaşılıyor.

Haberi okuyunca durumu daha net görüyoruz. Obama, gençlere Bush’la farklılıklarını değil, farksızlıklarını anlatmış aslında: “Örneğin ben iklim değişikliğine Bush’tan daha çok önem veriyorum. Ama bu onunla tamamen ayrı politikalar olacak anlamına gelmiyor… Dört-sekiz yıl sonra belki Obama ile Bush çok farklı değildi diyeceksiniz.” Nerede farklılık?

Gelelim 13. sayfada boy gösteren köşe yazarı Cengiz Çandar’a. Köşesindeki fotoğrafında gülen Cengiz Çandar’ın, bu fotoğrafı koymakla hiç de haksız olmadığını, bugünkü yazısını okuyunca daha iyi anladım. Ben de onunla birlikte güldüm. Neden mi? Obama’nın “farklı” politikalar getirdiğini kanıtlamak için kendini fazla zorlamış da ondan. Benzer sahnelere çiftler arasında sık sık rastlanır ve bulvar tiyatrolarında bu tür şeyler sahnelenir.

“Sevgilim, bugün çok farklı görünüyorsun…”

“Öyle mi?”

“Üstündeki bu bluzu ilk kez görüyorum. Çok yakışmış.”

“Delirdin mi sen? Üç gündür üstümde.”

İşte buna benziyor, Cengiz Çandar’ın, “on emir”le özetlediği, bizi inandırmak istediği “değişiklik”ler…

Bir. Obama, Amerika’nın İslamla savaş içinde olmadığını söylemiş. Peki, Bush islamla savaş içinde olduğunu mu söylemişti? Yok böyle bir şey. Öyle olsaydı, Amerika ile en koyu müslüman Arap emirlikleri Bush döneminde o sıkı fıkı ittifaklarını sürdürebilir miydi?

İki. Obama, Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin üyeliği ile güçlendirilmesini istemiş. Bu da yeni bir şey değil. ABD eskiden beri Türkiye’nin AB içinde kendisi için bir Truva atı görevi yerine getireceğini bilmekte ve bunu savunmaktadır.

Üç. Obama, Filistin sorununun “iki devlet çözümü” olmasını önermiş. Bu da yeni bir şey değil. ABD eskiden beri bunu savunmuştur ve Filistin devletine bunun için cevaz vermiştir. Ayrıca, Filistinlilerin ve Yahudilerin tek devlet yerine, iki devlet tarafından ezilmesini savunmak hiç de olumlu bir şey değildir.

Dört. Obama, İran’ın uluslar ailesinde hak ettiği yeri almasını, yani kapitalist dünyaya entegrasyonunu savunmuş. Bu da daha önceki yönetime çok yabancı bir şey değil. İran’a baskı politikasının yarar getirmediğini gören savaş yorgunu ABD, daha Obama’dan önce böyle bir barış taarruzuna geçeceğinin işaretlerini veriyordu. Obama’nın gelişi, bunun için iyi bir vesile oldu, hepsi bu. Ayrıca, İran’ın kapitalist sisteme daha sıkı entegrasyonunda da olumluluk aramak saçmadır.

Beş. Obama, Türkiye’ye, önceki başkanlardan daha fazla önem vermişmiş. Oysa, Türkiye altmış yılı aşkın zamandır ABD’nin sadık bir müttefikidir ve Obama’nın tavrı bu ittifakı sürdürmek ve sağlamlaştırmaktan ibarettir. Emperyalist ittifakların güçlenmesini olumlu bulmak ise, olsa olsa “Cengiz Çandar Marka” bir “yenilik” olarak dikkate alınabilir.

Altı. Obama “stratejik ortaklık” yerine “model ortaklık” deyimini kullanmış. Bu, Türkiye ulus devletiyle ABD’nin ittifakının daha içselleşmiş bir yapıya dönüştürülmesi anlamına gelir ki, bu da yeni bir durum değildir. Emperyalist-kapitalist sistemlerin nihai hedefi tam entegrasyondur.

Yedi. Obama’nın parlamentodaki tüm parti liderleriyle görüşmesi bir “ilk”miş, DTP’nin kabulü anlamına geliyormuş ve bu, PKK’nın DTP’leşmesi politikasının göstergesiymiş. Bu da yeni bir politika değil. ABD, Ortadoğu’daki Kürt politikasına bağlı olarak Kürt egemenleri için legal alanlar yaratmaya eskiden beri çalışmaktadır. Ayrıca PKK’nın DTP’lileştirilmesinin olumlu olup olmadığı hayli tartışmalıdır. Cengiz Çandar, kendisi sistemin göbeğine oturduğu için, herkesin emperyalist-kapitalist sistem içinde uysallaştırılmasını arzulamaktadır.

Sekiz. Çandar, Amerika’nın bilinen Ermeni politikasının bir kere de Obama’nın ağzından ifade edilmiş olmasını bir yenilik olarak göstermeye çalışmış. Oysa böyle bir durum yok, hatta, “soykırım” tezinden önemli bir taviz de söz konusu. Tayip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün eteklerinin zil çalması bile bunun göstergesi. Bakmayın siz Devlet Bahçeli’nin sızlanmalarına. O da kendisine verilen “kötü polis” rolünü oynuyor.

Dokuz. Obama’nın sözleri, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin önünü açmış Çandar’a göre. “Demokratikleşme süreci” denen şey, Türkiye’nin batılı kapitalist ülkelerin kurumlarını dışsal olarak taklit etmeleridir ki, bu da ne ABD’nin politikaları açısından, ne de Türkiye’nin batı kurumlarını taklit etme politikası açısından bir yenilik anlamına gelmektedir. Kapitalist-emperyalist sistemle daha sıkı fıkı ilişkiler, gerçek demokrasinin bütünüyle rafa kaldırılmasından başka anlama gelmez.

On. “Ilımlı İslam” yerine “laik”liğe vurgu yapmış Obama. Bu da Çandar’ın ve diğer liberal köşe yazarlarının göstermek istediğinen tersine, önemli bir değişiklik değil, hatta değişiklik bile değil. Ha ılımlı islam, ha laiklik. Bu, aynı maddenin biraz farklılık ifade eden sözcüklerle ifadesinden başka bir şey değildir. Obama, bu deyimlerden birine ağırlık verirken özünde hiçbir şeyin değişmediğini bilecek kadar usta ve kurnaz bir politikacıdır.

Sonuç olarak değişen hiçbir şey yoktur. Ne Amerika’nın politikalarında, ne de Türkiye’nin ABD ile işbirliğinde. Tersine, “iyi polis” rolündeki Barack Obama’nın, Türkiye establishment’ini tamamen teslim alması söz konusudur.

Tek gerçek değişiklik, bizim gariban tekirin adının, isteği hilafına “Barack” yapılmasından ibarettir.

Gün Zileli
8 Nisan 2009

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI