Politika Lağımı!

Londra’nın Turnpike Lane semtinde, “demir leydi” Margaret Teatcher’in koyduğu kelle vergisine (Poll Tax) karşı mücadele içinde, 1980’li yılların sonunda oluşmuş, bizim de içinde yer aldığımız Haringey Solidarity Group’un (HSG) tek odalık bir yeri vardı. Dar merdivenlerle çıkılan binanın en üst katındaki bir diğer odada, kendine “Bülent bey” adını takmış, “avukatlık” yaptığını söyleyen şişman bir adamın bürosu bulunuyordu. Adam, sol mülteci örgütleriyle bir takım ilişkiler içindeydi. İltica edenlerin işlerine bakıyor görünüyordu. Masasının arkasındaki duvarda DHKP-C’nin koca bir bayrağı asılıydı.

HSG’de nöbetçi olduğum günlerde, HSG’nin bildirilerini ya da bize ulaşan bültenleri, yukarı çıkıp “Bülent bey”e de verirdim. Yine bir gün bu amaçla yukarı çıktığımda, “Bülent bey”, “bana yardımcı olabilir misiniz” dedi, “alevi mültecilerle ilgili bir rapor hazırlıyorum da Home Office’e.” (Home Office, İngiltere’nin İçişleri bakanlığıdır.) Yerimde çakılıp kaldım. Genelde yüze gelen birisi değilimdir ama a anda, “herhangi bir polis örgütüne yardımcı olmayız” sözleri çıkıverdi ağzımdan. O günden sonra “Bülent bey”in bana karşı daha çekingen bir tutum içine girdiğini farkettim.

Bundan kısa süre sonra “Bülent bey”in, mülteci örgütleri içinde İngiliz polisi hesabına çalışan bir ajan olduğu HSG, daha doğrusu HSG’nin biz “Türkiye seksiyonu” tarafından açığa çıkarıldı. HSG’ye yüklü bir telefon faturası gelince işin peşine düştük, şimdi burada anlatması uzun sürer, kapının özel bir anahtarla açılarak içeri girildiğini, HSG’nin telefonunun kullanıldığını, konuşmaların bir kısmının seks hatlarıyla, bir kısmının da Türkiye’deki bazı kişilerle yapıldığını saptadık. Türkiye’deki aynı numaraları arayarak adamın gerçek adını öğrendik. Açığa çıktığını öğrenen “Bülent bey” apar topar bürosunu toparlayıp kaçtı. Sol mülteci örgütlerinde yaptığımız bir araştırma, adamın ajan olduğunu aşağı yukarı kesinleştirdi. Çeşitli örgütlere fotokopi makinası bağışlama teklifinde bulunmuş, meğer örgütlerin çoğu adamdan fena halde kuşkulanmaktaymış ama nedense bu “sırrı” kendi içlerinde muhafaza etmeyi uygun bulmuşlar. Kıbrıslı bir kadınla evli olan “Bülent beyin” evinde ise DHKP-C’nin değil, Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin bayrağı asılıymış.
Durum açığa çıkınca, adama verdiğim cevabın ne kadar yerinde olduğunu düşündüm ve bana karşı çekingenliğinin kaynağını anladım. “Bülent bey”, eğer uyanık davranmasam, Home Office’e vereceği rapor için beni de kullanmış olacaktı.
Kullanılma duygusu kötü bir şeydir. Uyanık olmak iyi bir şeydir ama çoğu zaman elinizde olmadan kullanılırsınız da. Politik mücadele, “düşmanımın düşmanı dostumdur” ya da “hedefe varmak için her yol mübahtır” mantığına son derece cevaz veren bir alandır. Bu alanda, “düşmanın” başına indirilecek küçük bir “taş” bile çok değerlidir. Taşı kimin verdiği ya da nerden aldığınız, hatta elinize aldığınız sert cismin gerçekten taş olup olmadığı hiç önemli değildir. Politikada etik yoktur.

Çok eskilere gitmeyeyim ama son on yılda benim de başıma geldi böyle şeyler. Yani birileri, beni de düşmanının başına indirilecek “taş” niyetine kullanmaya kalktı. Bu yazıda bunları açıklayayım da, kimsenin “ah”ı kimsede kalmasın.

Hatırladığım ilk örnek, Mehmet Eymür adlı MİT ajanıdır. Mehmet Eymür, kendisiyle fazlasıyla didişen Aydınlıkçıları yıpratabilmek için benim Havariler adlı kitabımda, Doğu Perinçek’le ilgili yaptığım saptamaları, o meşum sitesine almış, hatta bir arkadaşın söylediğine göre, bu alıntılar aynı sitede bugün de durmaktaymış. Mehmet Eymür, bir MİT’çi olması bir yana, Kızıldere’de, Mahir Çayan ve lise arkadaşım Sinan Kazım Özüdoğru da içlerinde olmak üzere, Dev-Genç’ten birçok arkadaşımın öldürülmesinde fiilen yer almış bir katildir. Daha sonra MİT içindeki serüveni ne olmuştur, bu beni hiç ilgilendirmiyor ama benim Doğu Perinçek’le ilgili olarak son derece bambaşka bir bağlamda yazdığım satırları alıp sitesinde kullanmaya kalkışması, benim yazdıklarımın gerçekliğini ya da gerçek dışılığını değil, Mehmet Eymür’ün bir katil olmakla da kalmayıp, aynı zamanda bir ahlâksız da olduğunu gösterir.

Ahlâksızlıkta Zaman gazetesi de Mehmet Eymür’den geri kalmaz. Fetullahçı hiziple bir politik çekişme içinde olan Doğu Perinçek’i yerin dibine geçirmek için onlar da benim yazdıklarımı kullanmaya kalkıştılar. Bu yönde haberler yaptılar. Hatta benimle röportaj yapmayı önerme cüreti bile gösterdiler. Kesinlikle reddettim tabii ki. Bir kere de burada tekrarlayayım: Benim Doğu Perinçek ile ilgili yazdıklarım ve yargılarım, tamamen devrimci açıdan, Doğu’nun devrimden uzaklaşmasıyla, egemenlere sığınmasıyla ilgili yapılmış eleştirilerdir. Şunu da çok iyi bilirim ki, şu haliyle bile Doğu Perinçek, bu pisliklerden daha insandır, gittiği yön ne kadar yanlış olursa olsun onlar gibi konformist değildir hiç olmazsa. Mehmet Eymür gibi de eli devrimci kanına bulaşmamıştır.

Son olarak, Soner Yalçın’ın Odatv’si, benim bir yazımla ilgili bir haber yapmış. Haberin Türkçeden nasibini almamış olmasını bir yana bırakalım. Bu “oda” da benim son yazılarımda liberalleri hedef almamı, ulusalcı, anti-sabetaycı cephe lehine kullanmaya kalkmış: “Gün Zileli, eski arkadaşları Halil Berktay ve Oral Çalışlar’ı ağır bir şekilde suçladı.”

Yanlış. Bir kere “suçlama” kavramı bana tamamen yabancıdır. Ben “suç”, “suçlama”, “suçlu” kavramlarından kesinlikle uzak birisiyim. Suç diye bir şey kabul etmediğim gibi suçlu diye de bir şey bilmem. Çünkü “suç” dediğiniz an bunun ardından ceza ve cezaevi gelir. Geçen gün genç bir arkadaş, msn’de, “peki ağabey, suçlular ne olacak cezaevleri kalkarsa” diye soruyordu. Tersten bir yanıt verdim: “Cezaevleri kalkarsa ‘suç’ da giderek kalkar” dedim. Evet, böyle inanıyorum. Cezaevini yaratan suç değil, suçu yaratan cezaevidir.

İşte bu nedenle, benim “eski arkadaşlarımı suçlamam” da söz konusu değildir. Olsa olsa eleştiririm, hatasını belirtirim, yanlışına işaret ederim, doğru yapmadığını söylerim ama asla kimseyi suçlamam. Sonar Yalçın’ı da suçlamam, Efendi gibi hilkat garibesi bir kitap yazdığı, Kurtlar Vadisi türü mafya ve MİT dizilerine danışmanlık yaptığı, bu tür kirli işlerden epey parsa topladığı, para kazandığı için. Ona sadece geçmişini hatırlatırım, kendisini devrimci sandığı dönemleri hatırlatırım, “nerden nereye” derim ama asla suçlamam. Halil Berktay ve Oral Çalışlar gibi değer verdiğim iki eski arkadaşımı suçladığıma ilişkin haberler imal ettiği ya da ettirdiği için bile suçlamam onu. Sadece “ayıp etmişsin” derim. Bir de, tüm eleştirilerime rağmen, Halil Berktay ve Oral Çalışlar’ın kendisinden çok daha kaliteli ve değerli olduğunu hatırlatırım.

Kişi olarak kimseyi suçlamam. Eğer illa suçlanacak bir şey varsa bunun politika lağımı olduğunu iyi bilirim çünkü.

Gün Zileli
1 Mart 2009

“Bir okuyucumun uyarısı üzerine yazıyı yeniden okudum. Burada geçen “pislikler” sözcüğü, Zaman gazetesinden bahsettiğim paragrafta yer aldığından söz doğrudan Zaman gazetesine gitmektedir. Oysa kastım bu değildi. “Pislikller”den kastım, eli devrimci kanına bulaşmış Mehmet Eymür ve onun gibilerdir.”

29 Nisan 2009

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI