Datça’da Zaman Durdu…

Onu ilk, Emine Özkaya’nın, Zürih’ten yayın yapan Radyo Lora’daki, Ayşe Nesrin Erbil’in Kassandralar programı için yaptığı söyleşide tanımıştım. Söyleşide, eşi Emel hanım da vardı. Datça’ya, oradaki halkın yaşamına ilişkin o kadar ilginç şeyler anlatıyordu ki. O zaman bu yerel tarihçi yönü çarpmıştı beni.

Datça yarımadasının, ora halkının içinden çıkmış, kendi kendini yetiştirmiş bir yerel aydındı. Çalışmak için gurbete gitmiş, çalıştığı işyerinde, tamamen kendi çabasıyla mükemmel İngilizce öğrenmiş, gurbette evlenmiş ve emekli olur olmaz da soluğu yeniden sevgili Datça’sında almıştı. O toprak onu çekiyordu. Karış karış her yerini biliyordu, tüm insanlarını tek tek tanıyordu, otursanız tüm Datça tarihini, bir solukta, hem de o güzelim öyküleriyle önünüze sererdi.

Datça Zamanı‘ndaki öyküleriyle karşılaştığımda, onun edebiyatçı yanıyla da tanışmış oldum. Çok güzel, otantik öykülerdi. Datça insanlarının, sade yaşamlarıyla, cevval zekâlarıyla, duruluk ve saflıklarıyla, kendilerine özgü ironileriyle yaşamı çekilir ve güzel kılan bu insanların, tadını sadelikten, yalınlıktan ve içtenlikten alan öyküleri. Dedim ya, Datça’da herkesi tek tek tanıyordu. Herkesin ne öyküsü, ne manisi var biliyordu. Bir öykü avcısıydı adeta. Duyduğu bir maninin izini sürüyor ve hiç erinmeden gidip o maniyi yakan kadını buluyordu örneğin. Tabii ki, her maninin bir öyküsü vardı. Maniden onu yakanına, yakanından öyküsüne, öyküsünden kişilerine, kişilerinden yeniden bir başka öyküye dolaşıp duruyordu. O bir Datça gezgini, bir öykü gezgini, insan gezginiydi. Hareketli, canlı, sağlıklı, o yaşında bedeninde tek gram fazla yağı, göbeği olmayan, tığ gibi bir delikanlıydı.

Yalnız insanların değil, dağların, taşların, tepelerin, mağaraların, hayvanların da öykülerini biliyordu. Yazdığı ve yazamayıp anlattığı öykülerinde aynı insanlar gibi, düşünen, fikir yürüten, kurnazlık yapan, kaytaran, öne atılan, felsefe yapan hayvanları bulurdunuz. Bir fabl yazarıydı da bir anlamda.

Geçen yıl, yakın arkadaşım Emine ile beni alıp arabalarıyla Mesudiye’deki evlerine götürdüler. Eşi Emel hanım, epey zamandır gitmedikleri evin sağını solunu toparlarken, o da bize bahçelerindeki cevizden ikram etti. Bir de altı düz bir taş verdi cevizleri kıralım diye. Sonra, yine arabasıyla Palamutbükü’ne gittik. Ne çok seveni vardı. Evinin ya da kahvesinin önünden geçtiği herkes onu içeri davet ediyordu. O da, “dönüşte uğrayacağım” diyordu, çaresiz. Bir ara, Emel hanıma, “o yoldan gitmeyelim, herkese bir merhaba desek geceyarısını bulur Palamutbükü’nden çıkmamız” demişti. Herkesi tek tek, isim isim, tüm geçmiş yaşam öyküleriyle tanıyor, seviyordu. Kimse hakkında kötü konuştuğunu duymadım. Herkesi iyi yanından alan, iyimser bir insandı. Zaten dünyaya da öfkeyle değil, iyimserlikle bakıyor, en vahim bir olayın bile gülünecek bir yanını bulmasını biliyordu.

Akşama doğru açık bir kahvede oturuyorduk. Denize baktı, ağaçlara baktı, püfür püfür esen Datça rüzgârını içine çekti, Datça’nın yeşilliklerine baktı. Sonra, iç geçirip, kendi kendine konuşur gibi, “bu güzelim yerlerden, bu güzelim hayattan ayrılıp gitmek zor” dedi. Bunu dedi mi sahiden, yoksa şimdi ben mi öyle demiş gibi bir izlenime kapıldım. Hayır, dediğinden eminim ama bilmem ki, belki hayalim aldatıyordur beni.

En büyük üzüntüsü, yazarlığa geç başlamasıydı. O kadar çok yazacağı şey vardı ki. O kadar çok mani, o kadar çok öykü derlemişti ki. Zamanı yetişecek miydi bütün bunları yazmaya? “Çok geç” diyordu, “çok geç kaldım… Daha önce başlasaydım bir sürü şey yazmış olurdum şimdiye kadar.” Bir çocuk merakıyla her şeyi öğrenmeye, daha iyisini yapmaya çalışıyordu. Edebiyatta kendini hâlâ bir öğrenci görüyordu. Ustalara özgü bu özellik onda da çok belirgindi.

11 Şubat günü, arkadaşım Ali Haydar Karataş’ın, henüz basılmamış, bence enfes ve büyük romanı Perperik-a Söe (Gece Kelebeği)‘nin okumasını bitirmiştik. Haydar, romanın okumasına katılan beni ve arkadaşı Nurşen’i pizza yemeğe davet etti. Edebiyat ve roman üzerine konuştuk daha çok. İltifat yapıyormuşum gibi algılanmasın diye Haydar’a söylemedim ama, bu genç insana bakıp, içimden, “edebiyatımızda gerçekten bir yıldız doğuyor” dedim. Nerden bilirdim, aynı gün, belki aynı saatlerde, edebiyatımızdan bir otantik öykü ustasının, bir yıldızın kayıp gittiğini.

* * *

“Huuy! Nihat Akkaraca, napık durusun bakaan? Gel buyur gayvaltı yapıkdurun.”

Gün Zileli

13 Şubat 2009

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI