68, 1968’de Bitti (kendimle röportaj)

Kırkıncı yıla yanıt

Gün Zileli

(kendimle röportaj)

1968’in 40. Yıldönümü nedeniyle 68’den çok söz edilir oldu. Kısaca ifade edecek olursak, nedir 68’i 68 yapan sence?

Kısaca özetlemek ne kadar mümkün bilemiyorum. Ama gayret edeceğim. Bence 68’i 68 yapan temel öğe, diğer devrimlerden biraz daha farklı olarak, bir partinin ya da silâhlı bir gücün önderliğinde olmaması; dağınık ve parçalı olsa da başından sonuna kadar kitle inisiyatifi ile yürütülmesi ve en önemlisi de, yine diğer devrimlerden önemli bir farklılık olarak, politik bir iktidar savaşı olmak yerine, derin bir toplumsal kültürel değişim hareketi olmasıdır. Bence 68’i 68 yapan en önemli öğe bu üçüdür. Öyle ki, bu özelliği fark ettiğinden midir bilemem, Mao bile, Çin’de başlayan ve başlangıçta, kısa süre de olsa, ciddi bir kitle hareketi özelliği kazanan ayaklanmaya “kültür devrimi” adını verme gereğini duymuştur.

Türkiye için de aynı şeyi söyleyebilir miyiz?

Evet. Türkiye de bir 68 yaşamıştır, bir noktaya kadar. Belli bir tarihe kadar. Baştan söyleyeyim. Türkiye 68’i 1968 yılının sonlarına doğru bitmiştir. Tuhaftır ama Türkiye 68’i yedi sekiz yıl sürmüş ve 1968’de sona ermiştir diyebiliriz. Bu yedi sekiz yıl içinde her şeye rengini böylesi bir kültürel devrim vermiştir. O dönemde çıkan YÖN dergisi de, istediği kadar darbeci olsun, bu kültürel aydınlanmaya hizmet etmiştir. Yine o dönemki Türkiye İşçi Partisi (TİP), kötü bir geleneği sürdürerek, istediği kadar içinde başkaldıran aydınları tasfiye etmiş olsun, 1969 yılına kadar böyle bir kültürel yenilenmeye uygun kucaklayıcı bir parti olma özelliği göstermiştir. Her şeye, her şeye rengini veren bu kültürel değişim ve uyanış hareketi olmuştur.

Türkiye’de 1968 tam olarak ne zaman başladı?

Eugenia Ginzburg’un, Anafora Doğru kitabına başlarken bir cümlesi vardır: “1937 yılı, aslında 1934’ün 1 Aralık’ında başlamıştı” der. İşte bu cümleyi hatırladım şimdi. Bence 1968, 27 Mayıs 1960 darbesiyle başladı. Bu darbe, Türkiye’nin siyasi ve sosyal ikliminde büyük bir değişiklik meydana getirmişti. Ya da daha doğru bir ifadeyle, toplumdaki büyük değişikliğin tescillendiği tarih oldu 27 Mayıs 1960. Bir kere sol, öcü olmaktan ve hapishanelerde tecrit bir yaşam sürmekten çıkmış, toplumun içine karışmıştı; üstelik bu öyle göze batmayan bir topluma karışma değildi. Sol, Türkiye’de, dünya çapında gördüğünden bile daha fazla itibar görmeye başlamıştı. Elbette bir kalkınma reçetesi olarak ama olsun. Sol, dinç ve genç bir akımdı artık Türkiye’de. Öte yandan, çok ihmal edilen bir şey var. İşçiler, köylüler, emekçiler, Türkiye’de kıpırdanmaya, bizzat kendileri olarak tarih sahnesine çıkmaya başlamışlardı. Artık insanlar kendi dertlerini açık seçik ortaya koyma yeteneğini gösteriyorlardı. Çetin Altan’ın 1965 yılında yayımladığı Onlar Uyanırken kitabı, tamamen işçi ve köylülerin mektuplarından oluşmuştu. Bugün gibi hatırımdadır; emekçi insanlar orada büyük bir gelecek umuduyla dert ve özlemlerini ortaya koyuyorlardı. Tabii, gelişmekte olan anti-emperyalist hareketi de unutmamak gerekir. Belki de bu hareket, 68’in en büyük itici güçlerinden birini oluşturuyordu Türkiye’nin özgünlüğüne bağlı olarak. Nasıl Amerika 68’inin en büyük özgünlüğünü anti-ırkçı hareket oluşturuyorsa. Ama bu uyanışın içinde en önemlisi, büyük kültürel değişimdi. Existansiyalizm üzerine kitaplar yayımlanıyor, bir yandan köy romanı, diğer yandan batıdan gelen avant garde akımı romanda ve sinemada yeni bir rüzgâr estiriyordu. İnsanların günlük yaşamında da, özellikle büyük şehirlerde, uyanışın en önünde yer alan kesimlerdeki kadın-erkek ilişkilerinde önemli değişiklikler meydana geliyordu. Bunların hepsi birden, 1960’lardaki büyük kültürel değişime ve aydınlanmaya işaret ediyordu. Bütün bunların toplamı, 1968 denilen olayın geri planındaki hazırlayıcı unsurları oluşturuyordu. Bunlar, birbiriyle iç içe geçerek 68 denen büyük toplumsal ve kültürel uyanışı sağlamıştır. Tabii ki, Türkiye dünyadan izole değildi. Emekçi hareketi olsun, öğrenci hareketi olsun, kültürel uyanış olsun, anti-emperyalist yükseliş olsun, dünyadaki ve dünya 1968’ini oluşturan gelişmelerle bağlantılıydı.

Söylediklerini açarak, pekiştirerek ilerleyelim. Küçük bir ayrıntı gibi geçtin ama ne demektir solun bir kalkınma reçetesi olması? Öyle miydi gerçekten? Bu, Batı 1968’i ile çelişen bir şey değil mi? Orada gençler, “kapitalist ilerleme”den şikayet ederek ayağa kalkmamışlar mıydı?

Evet, Türkiye’ye sol, bir kalkınma reçetesi olarak geldi. Bu, solun kökeninde zaten var olan bir şeydi. Yani şu, “üretici güçleri geliştirme” denen şey. Sovyet devrimi, özellikle Stalin’le birlikte, bir hızlı sanayileşme stratejisi haline getirilmişti. Öte yandan, üçüncü dünya denen ülkelerde büyük bir kalkınma ve batı gibi sanayi ülkesi olma özlemi yükselmekteydi. Sömürgelikten kurtulmuş ülkelerin yeni yönetici elitleri, bu konuda büyük umutlar besliyor, halklarına da bu umudu aşılıyorlardı. Buna en iyi örnek olarak başka Sovyetler Birliği gösteriliyordu. Sovyetler Birliği, emperyalist ablukaya rağmen, çok kısa sürede sanayileşmesini sağlamıştı. Çin Halk Cumhuriyeti de, bunu henüz sağlayamamış olsa bile, en azından açlıktan kurtulmuş, halkın karnını doyurur hale gelmişti ve Sovyetler Birliği gibi bir kalkınma yoluna girmenin deneyimlerini yaşamaktaydı. En azından bu ülkelere dıştan bakınca böyle görünüyordu. Dolayısıyla, Türkiye’ye de sol, kalkınmaya ilişkin bu “parlak” öykülerin desteğiyle girmişti. Türkiye de kalkınma ihtiyacı duyan, sanayileşmek isteyen bir ülkeydi. O da neden bu ülkeler gibi merkezi devletçi bir kalkınma stratejisi uygulayarak ileri bir hamle yapmasındı. Zaten solu meşrulaştıran, egemenlerin de en azından başlangıçta bir ölçüde hoşgörü göstermesine yol açan buydu. Sol bir anlamda bu yönüyle tanındı ve giderek popülerleşti. O dönemde yapılan sağ-sol tartışmalarını çok iyi hatırlarım. Toprak reformundan yanaysanız solcusunuz demektir. Devletçi bir ekonomiyle kalkınmaktan yanaysanız yine solcusunuz demektir. İşte bu kadar basitti. Ne var ki, solun sadece bundan ibaret olduğunu söylemek istemiyorum. Bir de Türkiye işçi Partisi’nin (TİP) getirdiği “emekçiler” söylemi vardı ki, bu, kendiliğinden sınıfsal uyanışla paralellik gösterdiği için önemliydi. Diğer yandan, solun, Stalin devri öncesinden avant garde, kültürel yenilikçi yanları da vardı. Bunların hepsi karmakarışık ve iç içeydi. Ama son tahlilde, belirleyici unsur devletçi kalkınmacılıktı. Bu, elbette Batı’nın 68’i ile temelden çatışan bir özellikti. 68’de Paris’teki gençler, “asla çalışma” sloganıyla yürüyüş yapıyordu.

O halde devam edelim. Bu sefer doğrudan 1968’e bir sıçrama yapalım. Türkiye’de nasıl başladı 1968 işgal ve boykot olayları; sonrasında neler oldu?

İşgal, benim de Felsefe Bölümünde okuduğum  Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde (DTCF), 10 Haziran 1968’de başladı. Bunun öyküsünü Yarılma (1954-1972)‘de (İletişim, 2002) uzun uzadıya anlatmıştım. Burada da kısaca belirteyim. İşgal, büyük “öngörüye” sahip örgütler tarafından başlatılmadı, tersine sıradan öğrencilerce başlatıldı. Ben de tesadüfen oradaydım. Sınavlardan infial halinde çıkmış yüz kadar öğrenci, Talebe Cemiyeti Başkanı Celal Kargılı’nın etrafını sarmıştı okul girişinde. Ondan bir şeyler yapmasını istiyorlardı. Ben de kalabalığa karışıp, kendi inisiyatifimle, “Fikir Kulübü olarak öğrencilerin haklı taleplerini destekliyoruz” dedim. Neyse ki, kimse “söyle bakalım neymiş bu haklı talepler” diye sormadı, yoksa hapı yutardım, öğrencilerin neden böyle infial halinde olduklarından haberim bile yoktu. O arada, birkaç kişi “boykot” diye bağırdı. Birkaç öğrenci ise, “ne boykotu, işgal” diye haykırdı, “Paris’te öğrenciler nasıl yapıyorsa biz de öyle yapalım.” Paris’te öğrenci hareketi bir ay önce başlamıştı. Benim de bilgim bundan ibaretti. Ve “işgal” sözcüğü orman yangını gibi yayıldı. O yüz kadar öğrenci sınav yapılan dershanelere gidip sınıfların boşaltılması çağrısında bulundular. Bütün öğrenci kitlesi bu işareti bekliyormuş gibi sınıfları bir anda terk etti. Okul işgal edilmişti. Ertesi gün Hukuk Fakültesi, bir gün sonra da İstanbul Üniversitesi eyleme girdi, birkaç gün içinde ülke çapında neredeyse tüm üniversiteler işgal edildi. Gerçekten büyük bir öğrenci kitle hareketiydi bu.

Bizim fakültede işgal komitesine, ben de dahil iki Fikir kulübü üyesi, iki Kürt sosyalisti, Adalet Partisi (AP) yanlısı Hür Düşünce Kulübü’nden iki kişi ve birkaç kişi daha girmişti. Bundan sonra işgalin yönetimi siyasi grupların eline geçti. Öğrenci kitlesi ise aktif desteğini yaklaşık on gün kadar sürdürdükten sonra dağıldı, öğrenciler memleketlerine döndüler.

1968 işgaliyle, 1969 işgali arasında büyük farklılık vardır. 1969 yaz işgali, tamamen Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun (FKF) örgütlediği bir eylemdi. Biz öğrenci liderleri öğrencinin nabzını elimizde tuttuğumuzdan öğrencilerin böyle bir eyleme hazır olmadığını düşünüyorduk ve bu doğruydu. Ne var ki, öfkesi burnunda FKF Başkanı Yusuf Küpeli, FKF’de yapılan bir toplantıda iskemlenin üstüne çıkıp bağırarak ajitatif bir konuşma yaptı ve bizim itirazlarımızı bastırdı. Bize gruplar halinde okullarımıza dağılıp işgale girişmemiz emrini verdi. O gece Konyalı bir arkadaşın bodrum katındaki evine gidip sprey kutularından imal edilen barut bombalarını hazırladık. Sabahın erken saatlerinde okulun kapısının önündeydik. Kapıcılar durumu anlayıp ortadan toz oldular. Biz de kapının camını kırıp zincirleri açarak içeri girdik ve okulu işgal ettik. Sabah okula gelen öğrenciler işgali görüp sessiz bir şekilde dağıldılar ve memleketlerine gittiler. İşte iki işgal eylemi arasındaki fark. Boşuna demiyorum 68, 1968 yılının sonunda sona erdi diye.

Sadece bu mu? 68’in 1968’de bittiği iddianı destekleyen başka ne gibi gelişmeler oldu?

Bir kere, aşağıdan hareket yerini giderek, yukardan örgütsel dayatmalara bıraktı. Aşağıdan örgütlenmenin yerini, süreç içinde yukardan örgütlenmeler almaya başladı. Öte yandan ve daha vahimi, örgütlerde büyük hizip çatışmaları baş gösterdi ve bu gruplar katı hiyerarşilere doğru evrildi. Daha önceki, düşünceyi rahatça açıklama ve farklı önerilere açık olma tutumunun yerini katı ideolojik çatışmalar ve suçlamalar aldı. Örgütler ve gruplar, kısa yoldan, hatta bir askeri darbe yoluyla iktidarı ele geçirme hayaline kapıldıklarından halkı kolayca taraflarına çekmeye yönelik popülist ve dolayısıyla muhafazakâr yönelimler içine girdiler. Bu andan itibaren kültürel devrim bitti, onun yerini popülizm ve muhafazakârlık aldı. Kültürel uyanışın baş öğesi olan sanat, devrimci militanlar ve sol içinde küçümsenmeye başladı. Edebiyatın yerini dar marksist ve leninist okumalar aldı. Artık gençlerin elinde Yaşar Kemal’in ya da Kafka’nın romanlarını değil, Lenin’in kitaplarını görüyordunuz. Muhafazakârlık en çok kendini kadın-erkek ilişkilerinde gösterdi. 1960’a kadar devrimci çevrelerde bekâret olayı neredeyse ortadan kalkmıştı. 1968’deki katılaşmayla birlikte, bırakın bekâretin kalkmasını, kız-erkek flörtü neredeyse yasaklandı, aşk burjuva duygusallığı olarak görülmeye başlandı. Bütün bu gelişmelerin ideolojik zirvesi, sola Leninist-Stalinist Milli Demokratik Devrim (MDD) anlayışının hakim olmasıydı. MDD’cilik, enternasyonalizmin yerine milliyetçiliği ve Kemalizmi hakim kıldı. Zaten solcu gençlerde böyle bir damar vardı, MDD bunu iyice körükledi. Mücadele, “anti-Amerikanist” bir milliyetçilikle kısıtlandı. Bunun zirvedeki eylemi, meşhur Samsun Yürüyüşüdür. Deniz Gezmiş büyük bir devrimci ve doğrudan eylemciydi ama Kemalizme de çok yatkındı. Türk bayrağını alıp en önde Samsun’dan yürüyüşe geçmesi, 68 hareketinin milliyetçilikle ve Kemalizmle dondurulmasının zirvesi gibidir. 1970’e gelinirken ve 1970’in hemen sonrasında, birçok parçaya ayrılan MDD’ci grupların iç çatışmaları ve Leninizme özenen örgütlenmeleri, 68’in gerçek ruhunun yok edildiğinin açık göstergesidir. Artık kültürel hareket sona ermiş, kendi içinde katılaşmış ve bölünmüş muhafazakâr bir politik hareketin iktidar savaşı başlamıştı. Bu savaşın silâhlı ya da silâhsız olması önemli değildir. Bugün kimi görüşler, bu hareketin silâhlı olmasına dikkat çekip eleştiriye girişiyorlar. Onlara karşıt kimileri de silâhlı hareketin önemine dikkat çekip buna “71 kopuşu” adını vererek kutsuyorlar. Oysa önemli olan hareketin içeriğidir. Artık, tüm darbeci eğilimlerine rağmen esasen bir toplumsal ve kültürel uyanışa önayak olmuş YÖN gitmiş, onun yerini darbecilere akıl vermekten başka bir işlevi olmayan sönük ve donuk Devrim dergisi almıştır. Tüm solu kucaklayan, kültürel ve toplumsal uyanışın örgütsel havuzunu oluşturacak ölçüde kapsayıcı TİP gitmiş, yerini MDD’cilerin açıktan tahrip ettiği, hizip kavgalarıyla bölünmüş, katılaşmış, artık kitlelere hitap etmekten uzaklaşmış, donuklaşmış TİP almıştır. Kültürel ve toplumsal uyanış içindeki öğrenci kitlelerinin yarattığı Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) ve onun devamı Dev-Genç gitmiş, yerini, kendisini fakültelerin koruyucusu, öğrenci kitlesini ise pasif bir yığın olarak gören, giderek kitlelerden çok silâha ve dar örgütlenmelere güvenmeye başlayan Dev-Genç almıştır. Edebiyat, sanat ve felsefe küçümsenmeye başlamış, cuntacılarla ittifakı ve dolayısıyla kısa yoldan iktidarı esas alan politika yüceltilmiştir.


Şimdi bu noktadan daha fazla ilerlemeden bu katılaşma dediğin olayın üzerinde daha ayrıntılı durmamız gerektiğini düşünüyorum. Demin bekâretin belli bir çevrede neredeyse ortadan kalktığını söyledin. Nasıl oldu da böyle bir yönelim tam zıddına dönüşüp bacı edebiyatına evrildi? Bunu sadece grup ve örgütlerin iktidar eğilimiyle açıklamak doğru mu? 68 kuşağında da kırdan şehire akına bağlı olarak bazı değişimler yaşandı mı o dönem?

Batıdaki kültürel devrimin en önemli öğesi cinsel devrimdi. Batı toplumunun geleneksel değerleri bu cinsel devrimle alaşağı edilmişti. Öte yandan ikinci dalga feminizm, batı 68’inde çok önemli bir öğeydi. Türkiye 68’inin sözünü ettiğim olumlu döneminde bile bunlar batıdaki kadar net bir şekilde yaşanmadı. Evet, bu yönde bazı gelişmeler vardı. Cinsel devrim diyemesek bile, özellikle şehirlerde kadın-erkek ilişkilerinde bir rahatlama, geleneksel değerlerin sorgulanması söz konusuydu. Dediğim gibi, bekâret denen olay, en azından solcu, devrimci çevrelerde

önemini kaybetmeye başlamıştı. Kız arkadaşlar, sevgilileriyle rahatça yaşıyor, evlenmeden birlikte oturabiliyordu. Batıdaki gibi bir feminizm dalgası o yıllarda da yaşanmadı Türkiye’de. Bu, Türkiye 68’inin önemli bir eksikliğidir. Feminizm, Türkiye’de, yirmi yıllık bir gecikmeyle, 1980’lerde ortaya çıktı.

Evet, kırdan kente akın olayı, Türkiye 68’inde de etkilerini göstermiştir. Üniversitelere akın eden taşralı gençler, toplumsal ve kültürel uyanışın etkisiyle sola akın etmeye başlamıştı, özellikle 1968’den sonra, hem de yoğun bir şekilde. Bunun en iyi göstergesi, taşralı gençlerin ağırlıkta olduğu bizim DTCF’de, 1969 yılındaki öğrenci birliği seçimini Devrimciler grubunun kazanmasıdır. Bu taşralı gençler, toplumsal ve kültürel uyanış özlemiyle sola, öğrenci hareketinin saflarına akın ederken, bir yandan da kendi taşralı muhafazakâr değerlerini bu harekete taşımışlardır elbette. Nitekim bu arkadaşlar, bir süre sonra mini etekli kız arkadaşlarımızın halkta “kötü bir imaj” yarattığı itirazlarını ileri sürmeye başladılar. Örneğin İşçi-Köylü gazetesi satmaya çıkıldığında bu mini etekler “halkımız”da kötü bir izlenim bırakıyordu onlara göre. Bu kız arkadaşlar, en azından gazete satışına çıkarken mini eteklerini giymeseler ne olurdu sanki! Şu işe bakın ki, mini etek, 68’in cinsel devriminin ve cinsel özgürleşmesinin sembolü gibiydi aslında. Bu arkadaşlar, bu talepleriyle, 68 özgürleşmesini kısıtlamak istiyorlardı. Ne var ki, burada kritik bir nokta var. Bu taşralı arkadaşlar, eğer düzgün bir tartışma ve ikna ortamı yaratılsaydı, pekâlâ ikna edilebilirdi ve muhafazakâr bir doğaçlama tutum içinde oldukları kendilerine anlatılabilir, zaman içinde bu tutumlarından vaz geçebilirlerdi. Ne var ki, artık o dönemde katı örgütsel ve grupsal yapılar oluşmuş ve bu örgüt ve grupların tepelerine, aslında çoğu kent kökenli şefler oturmuştu bile. Bu örgütler ve şefleri, yukarda sözünü ettiğim kolaycı iktidar beklentileri ve popülist bir yönelim içine girmiş olduklarından, aslında mini etek konusunda hiç de taassuba sahip olmadıkları halde, sırf taşralı gençlerin sırtını sıvazlayabilmek için “halkımız ne der” muhafazakârlığına sırt dayadılar ve mini etekli kız arkadaşları gazete satışından men etmeye giriştiler. Zaten oluşan bu ortamda kız arkadaşlar da kendilerine “çeki-düzen” vermeye, birer “bacı” namzedi olmaya başlamışlardı. Tabii bu gelişmeler, daha 12 Mart öncesinde başlayan evlenme furyasıyla el ele gitmişti. “Halkımız ne der” mütaassıp popülizminin ürünüydü bütün bu gelişmeler. Aslını soracak olursanız “halkımız”ın bir şey dediği de yoktu. Aslında halk, bu iktidar tutkunlarından çok daha aklı selim sahibi ve gelişmeye açıktı.

Hemen yeri gelmişken, Türkiye 68’inde hippyliğe ve uyuşturucuya nasıl bakılıyordu diye sorsam?

Evet, bunu sormak çok önemli ve yerinde. Bu konuda verilecek yanıt, Türkiye 68’inin kısırlığını bir kere daha ortaya koyacaktır. Hippylik, Türkiye 68’i tarafından neredeyse hiç anlaşılamadı, dahası küçümsendi ve horlanarak bir kenara atıldı. Yozlaşma olarak görüldü. Oysa hippylik dünya 68’inin çok önemli bir damarıydı ve bugüne de ondan çok önemli bir miras kalmıştır. Ne var ki, biz o zamanki gençler, örneğin “savaşma seviş” sloganına müthiş uzak bakıyorduk. Bunun burjuva sloganı olduğunu düşünüyorduk. Aramızda bu ve buna benzer sloganları mırıldanmaya cesaret edenlere kem gözle bakıyorduk. Oysa bu devrimci bir slogandı ve biraz olsun gerçekleşmesi, emperyalist-kapitalist dünyayı olduğu gibi Türkiye’nin düzenini de temellerinden sarsabilirdi. Ne var ki cumhuriyetin ilk kuşağını oluşturan ana babalarımızın aşıladığı görev ve misyon bilinciyle yetişmiş bizler, savaşmamaya değil, savaşmaya koşullanmıştık. İlla savaşacaktık, belimizdeki silâhlara vurup “savaş vakti yaklaştı” diye hamasi marşlar söylemek delikanlılığımıza daha uygun düşüyordu. Yani sonuçta her şey o ülkenin toprağının kültürüyle belirleniyor. Ya sevişmek! Aman ne ayıp. Biz hiç öyle ayıp şeyler yapar mıydık? Yapsak bile gizli kapaklı yapar, sevgililerimizi gözden uzak tutmak için en maço tavırlarımızı takınırdık. Gerçekten böyleydi bu. 60’larda saç uzatma modası da yoktu ve biz solcu gençler buna da kem gözle bakardık. Ertuğrul Kürkçü, uzun saçlı diye bir Dev-Genç yürüyüşünden atılmıştı. Düşünebiliyor musun? Uzun saç modası, 1970’lerde devrimci ağabeyleri içeri girdikten sonra, yeni yetişen gençler tarafından geliştirildi, 1970’lerde, hem de 12 Mart darbecilerine inat olsun diye. Ne var ki, devrimci ağabeyler 1974’de dışarı çıkar çıkmaz hemen saldırıya geçtiler uzun saça ve genç kardeşlerini utandırarak onları “devrimci hizaya” girmeye davet ettiler. Bütün bunlardan sonra uyuşturucu meselesine nasıl bakılmış olabileceğini tahmin edebilirsin sanıyorum. SBF bodrumlarında “esrar içtiği” gerekçesiyle kimi gençlerin Dev-Gençliler tarafından işkenceye çekildiğini Yarılma‘da anlatmıştım. Turan Feyizoğlu da aynı olaydan Mahir kitabında söz etmektedir.

Yarılma‘da bir “Amerikan gavuru” söyleminden söz ediyorsun. Bu da aynı muhafazakârlaşmanın bir yansıması olarak ele alınabilir mi?

Evet, milliyetçilikle muhafazakârlık el ele gider zaten. Bu “Amerikan gavuru” söylemi, 1960’ların ilk yarısında da zaman zaman telaffuz edilirdi ama pek yankı bulmazdı. O zaman atmosfer başkaydı çünkü. TİP’in bu ve buna benzer popülist söylemleri herhangi bir etki yapmazdı. Ama 1968 sonundan itibaren, muhafazakârlaşmaya paralel olarak bu tür söylemler de etkili olmaya başladı. Yusuf Küpeli’nin FKF Başkanı olduğu dönemde, bu söylem bir merkezi bildiri ya da broşürde bile yer aldı, çok iyi hatırlıyorum. Bir yandan da, mücadelenin sertleşmesine, dinci ya da faşistlerin saldırıları sonucu ölüm olaylarının meydana gelmesine paralel olarak, devrimci öğrenciler arasında intikamcı sloganlar baş göstermeye başlamıştı. Mesela, “kana kan intikam” sloganı. Bu slogana, DTCF’deki bir forumda ben bile katılmıştım, çok iyi hatırlıyorum. Ne var ki, her şeye rağmen aklı selim de tamamen ortadan kalkmamıştı. Ben de bir iki kere bağırdıktan sonra bu sloganın yanlışlığını fark etmiştim. Sonra da, yer yer bağırılsa da bu slogan fazla tutmamıştır, öyle anımsıyorum.

Hareketin silâhlı eylemlere yönelişini nasıl değerlendiriyorsun? Bunu da katılaşmayla ve geri çekilmeyle bağlantılandırıyorsun sanırım. Ne var ki, batıda da bu yönde gelişmeler var. Kızıl tugaylar vb. Bu, genelde kaçınılmaz son muydu?

Burada, Ergun Aydınoğlu’nun “ileriye kaçış” dediği olayın önemini vurgulamak gerekir… Gerçekten de ileriye doğru bir kaçıştı bu. Devrimci öğrenci hareketi 1969’da zirveye tırmandıktan sonra bir durgunluk içine girmiş, hatta gerilemeye başlamıştı. Öte yandan devlet güçlerinin, paramiliter sağcı grupların saldırıları iyice yoğunlaşmıştı. Dev-Gençliler fakültelerin bekçisi gibi bir pozisyona düşmüşlerdi. Artık öğrenci kitlesi gittikçe pasifleşiyor, bu pasifliğin yarattığı boşluğu Dev-Genç’in aktivizmi doldurmaya gayret ediyordu. Öte yandan bu içi boş aktivizm, Dev-Gençlilerde öğrenci kitlesine karşı bir efendi tavrı geliştiriyor, bu da öğrenci kitlesinin daha çok içine kapanmasına, pasifleşmesine yol açıyordu. Diğer yandan, devrimci tabanın, hatta devrimcileri destekleyen halk kesiminin beklentileri de söz konusuydu. Bu kitle, kendisi o kadar aktif olmadığı, kendi yaşamında önemli bir değişiklik yapmadığı halde, “devrimci öncüleri”ni maceracı denebilecek yönelimlere teşvik ediyordu adeta. Bütün bunlara bir de Latin Amerika’daki gerilla mücadelelerinin “heroic” romantizmini ekleyin. Oysa Latin Amerika’daki mücadele 1960’ların değil, esasen 1950’lerin ürünüdür. Bir anlamda Latin Amerika kendi “68”ini 1950’lerde yaşamıştır, 1960’daki Küba devrimi bunun zirvesidir, Che Guevara’nın bizden on yaş büyük olması da bunu gösterir. Tersine, 1960’lı yıllarda Latin Amerika’daki mücadele bir sıkışıklık içine girmiş, Bolivya’da görüldüğü gibi mücadele başarısızlığa uğramıştı. Yani Küba örneği, tüm zorlamalara rağmen tekrarlanmamıştı. Ne var ki, bu gelişmeler bize gecikmeyle ve romantik yanlarıyla geliyordu. İşte bütün bu etkenler, Dev-Genç’in en kararlı ve gözü kara gençlerini, birer derme çatma örgüt kurup, yine derme çatma bir “öncü savaş”a sürükledi. Sonuç olarak, bu silâhlı mücadeleyi, 1968 hareketinin bitişinin silâh sesleriyle ilân edilmesi olarak görebiliriz. Artık kitle hareketi bitmiş, yerini “kahraman öncü”lerin eylemleri almıştır. Aynı zamanda bu silâhlı hareketler, hareketin aşırı katılaşmasının ve sekterleşmesinin de ilânıdır ki, bu da 68’in özgürlükçü yöneliminin sona erdirilmesi anlamına gelir. Bırakın kitle hareketini, bu silâhlı eylemlerle, Dev-Genç’in kendi kitlesi ve tabanı bile pasifleşmiş, “öncü”lerin saklanacağı evler bulmaktan, onlara yataklık yapmaktan başka bir görevi olmayan işlevsiz bir kitleye dönüştürülmüştür.

Tam bu noktaya gelmişken, silâhlı eylemlerin hemen öncesine rastlayan 15-16 Haziran 1970 büyük işçi hareketini nasıl değerlendiriyorsun? Bu kitlesel hareketle küçük silâhlı grupların eylemleri çelişiyor muydu, yoksa bir bütünlük mü oluşturuyordu? Öte yandan, bu işçi hareketinin 68’le bağlantısını nasıl kuruyorsun?

15-16 Haziran, gerçekten de büyük bir kitlesel patlamaydı. Tarihe de büyük bir işçi hareketi olarak geçti zaten. Ne var ki, yakından bakıldığı zaman, bu hareketin, işçi hareketinin seyrine ve doğal gelişmesine pek de uymayan çok ani ve yüksek dozda, bir nevi gayritabii bir patlama olduğunu görebiliriz. Nitekim, patladığı gibi aniden ve hızla sönüp gitmiştir. Bundan sonra, işçi hareketi de, 12 Mart darbesine doğru seyreden gerileme trendine ayak uydurmuştur. Soruya cevap vermek için, işçi hareketiyle 68 arasındaki bağlantıları incelemek gerekir. Türkiye 68’i, Paris’te olduğu gibi, işçilerin doğrudan katılımını sağlayabildi mi? Bunu söylemek zordur. Evet, Türkiye 68’inin geri planında bir işçi ve köylü uyanışı, bir kitlesel kabarış da söz konusudur ama hepsi bu kadar. Bunun ötesinde, işçi sınıfının bilinci sendikal bilincin ötesine çok az geçebilmiştir, dahası, bir kültürel devrim olan 68, işçi sınıfının geleneksel değerlerini çok az değiştirebilmiştir. Buradan 15-16 Haziran olayına gelecek olursak, 15-16 Haziran patlamasının 68 hareketi dönemine rastlamasını bir tesadüf olarak görmek pekâlâ mümkündür. Eğer hükümet o sendika yasasını 1970’de değil de, ne bileyim 1974’de çıkartmaya kalkışsaydı, aynı patlama o tarihte olacaktı. Yani demek istediğim, bu patlamanın, 68 hareketiyle doğrudan bir illiyet bağı kurulamaz. Yalnızca bir etkiden söz edilebilir olsa olsa. Yani işçiler, genel olarak toplumun, özel olarak da öğrencilerin isyancı yönelimlerinden haberdardı, kendileri de sarı sendikaların cenderesinden kurtulmak için böylesine bir isyancı yönelişe girmişlerdi. Yani diyebiliriz ki, 68 ortamı işçilere bir mücadele bilinci ve isyan tavrı açısından etki etmiştir. Ama 68’in işçi hareketine kültür ve bilinç etkisi oldukça az olmuştur.

Ya köylü hareketi?

Köylü hareketi de 68’in geri planındaki önemli bir figürdür elbette. Toprak işgalleri özellikle. Hatta bu, Türkiye 68’inin geri planındaki, temelindeki özgünlüklerden biridir. Ne var ki, köylü hareketinin doğrudan Türkiye 68’i ile bağlantıları sanıldığı kadar sağlam değildir. Evet, devrimci gençler, toprak işgallerine katılmak ya da üreticilerin ürün fiyatlarının yükseltilmesi hareketlerine omuz vermek için köylere dağılmışlardır. Hatta bu köylere dağılma ve yayılma hareketini, Türkiye 68’inin en olumlu ve özgün yanlarından biri olarak görebiliriz. Köylüler de gençlerin bu hareketine cevap vermiş, üretici köylü hareketi, özellikle 1970 yazında ülkeyi bir baştan bir başa sarmıştır. İşin açıkçası, somut durumları çok iyi değerlendirmesini bilen köylüler, 68 hareketinden ürünlerini değerlendirmek yönünde yararlanmışlardır. Bu da, 68 hareketiyle köylü hareketi arasında somut bir bağ anlamına gelir. Ne var ki, bu bağın ötesinde fazla idealist değerlendirmelere gitmemek gerekir. Köylü hareketi, somut hedeflere yönelik bir hareketti ve 68’in özünü oluşturan ideolojik ve kültürel gelişmelerle çok az ilgiliydi. Nitekim, 68’in yarattığı ortamdan yararlanan köylü kitleleri, geleneksel düşünce tarzlarını ve ilişkilerini değiştirmek yönünde pek parmaklarını kıpırdatmamış, kadim ve ataerkil yaşam alışkanlıklarını sürdürmüş, hatta geleneksel sağcı partileri desteklemeye devam etmişlerdir. Üretici hareketlerinin yükseldiği yerlerde mesela TİP’in oylarında bir yükselme olmamış, TİP köylerdeki en yoksul tarım işçilerinin ancak küçük bir azınlığından destek bulmuştur. Öte yandan, aynı üretici bölgelerinde Adalet Partisi’nin (AP) oylarında düşme yerine yükselme olması da bizi aynı sonuca götürür.

Toplumsal kesimlere geçmişken, kadın hareketi var mıydı o dönem? Ya da kadınlar ve 68 diye bir başlık atacak olursak?

Daha önce de söyledim. Batıda ikinci dalga feminizm 68’in bir parçasıydı. Türkiye 68’inde ise feminizmin ismi bile yoktu. Böyle bir şey bilinmiyordu bile. Bir kadın hareketi de yoktu. Ne var ki, 1960’dan sonraki uyanış ve gelişmeler içinde, geleneksel değerlerde bir sarsılma yaşanmış ve özellikle büyük kentlerde orta sınıftan genç kadınlar devrimci harekete akın etmişlerdi. Bu genç kadınlar, devrimci harekete bir soluk verdikleri gibi, soldaki erkeklerin geleneksel anlayışlarının sarsılmasında da önemli rol oynamışlardı. Ne var ki, genç kadınların bu akını ve etkisiyle onların harekette ön plana geçmeleri arasında ters orantı vardır. Kadınlar, harekette, oynadıkları rolle orantılı bir şekilde temsil edilmemişlerdir. Dev-Genç’in yönetim organlarında çok az kadın görev alabilmiştir. Öte yandan, hareketin 1969’dan itibaren popülistleşmesi ve muhafazakârlaşması da kadınların yeniden ve daha da geri plana itilmelerini getirmiştir. Daha sonraki silâhlı eylemlerde de kadınlara hep yardımcı roller verilmiştir. Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Türkiye 68’ine kadınlar varlıklarıyla yeni bir soluk getirmiş, ancak kadın kimliğiyle harekete ağırlıklarını koyamamış, erkek egemen bakış açısı tarafından geri planda tutulmuşlardır.

Kürtleri ve Kürt hareketini ele alacak olursak…

Kürt hareketini Türkiye 68’inin önemli bileşenlerinden biri olarak görmek mümkündür. 1960’lar aynı zamanda bir Kürt rönesansıdır da. Kürt sorunu, ilk kez sürgün edilen Kürt aydınlarıyla ya da baskına uğrayan uzaklardaki Kürt köyleriyle sınırlı kalmaktan kurtulmuş, tüm toplumun önüne acı bir gerçeklik olarak gelmiştir. Röportajlarla, şiirlerle, filmlerle, öykülerle, Türkiye toplumu, içinde kanayan ama o güne kadar sözü edilmeyen ya da görmezden gelmeyi tercih ettiği bir yarayla yüz yüze gelmiştir adeta. Kürt gerçekliği, Türkiye topraklarında Kürt diye ayrı bir ulusun varlığı, tüm zırvaca inkâr çabalarını ezip geçmiştir. Kürt hareketi 68’e, 68 de Kürt hareketine çok şey vermiştir. Ne var ki, 1968’in sonundaki muhafazakârlaşmanın en önemli unsurlarından biri de milliyetçileşmeydi. Türkiye solu bu tarihten sonra hızla “Türk Solu” olmaya başladı. O zamana kadar birlikte ve iç içe yürüyen Türk ve Kürt solcuları hızla birbirinden ayrıştı. Türkiye solunda başlayan milliyetçileşme ister istemez Kürtlere de yansıdı ve Kürtler de kendi sol-milliyetçi hatlarını ve örgütlenmelerini gerçekleştirmeye giriştiler. Kürt milliyetçiliğini körükleyen bir diğer unsur da, Türkiye solunu pençesine almaya ve tam bir ideolojik hegemonya kurmaya başlayan Marksist-Leninist ideoloji oldu. Lenin ve Stalin’in, Çarlık Rusyasında yaşayan çeşitli milliyetleri kendi politik iktidarlarının hizmetine koşabilmek için ortaya attıkları “ulusların kaderlerini tayin hakkı” doktrini genel olarak Türkiye solunun, özel olarak da Kürt hareketinin amentüsü haline gelmeye başladı. Aslında bu doktrin, neresini tutsanız orasıyla tanımlayacağınız ölçüde belirsiz ve kaypak bir şeydi. Hani filin kuyruğunu tutar “kuyruk”, hortumunu tutar “hortum” dersiniz ya, işte öyle. Aslında, ortada bir fil olup olmadığı da tartışma götürür. Bu teorinin kaypaklığı, Lenin’den kaynaklanmaktaydı. Lenin, iktidarını sağlamak için her türlü teorik eğip bükmeyi yapacak, şurda doğru dediğine, bir adım ötede erinmeden yanlış diyecek ölçüde reelpolitik bir şahsiyetti. Bu yüzden de, teorisi, daha sonrakiler tarafından istendiği gibi yorumlanabilmiştir. Aynısı Türkiye’deki ulusal sorun tartışmalarında da oldu. Türk solu, ulusların kaderini tayin hakkını, Kürtlerin milliyetçi Türk solunu izlemesi şeklinde anlamaya yatkındı. Kürtler de, tersine, bu teoriden, kendi ayrı ulusal hareketlerini inşa etme ve ayrı örgütlenme sonucunu çıkarmışlardı. Her neyse, sonuç, ayrılmaydı. Zaten önemli olan da bu değildi, özgürlükçü bakış açısından, elbette ayrılmak isteyen ayrılacaktır. Evet ama bunun olumsuz sonuçları da oldu. Devletin karşısında kardeşleşmenin yerini, her iki halkın da kendi milliyetçi değerlerine sarılıp kendi devletleriyle barışmaları (Kürtler açısından kendi devletini yaratmaktı bu) aldı. Böyle bir yönelim, sınıf mücadelesinin yerine sınıf barışını teşvik etti. Özellikle doğuda büyük bir devrimci potansiyel oluşturan yoksul köylülerin toprak mücadelesi tatil edildi ve köylülerin kendi ağalarıyla kardeşleşmesi ön plana çıktı. Dahası, her iki taraf da kendi milliyetçi-geleneksel değerlerini yüceltmeye girişti. Gelenekselliğin ön plana çıkması, Kültürel uyanışın, dolayısıyla 68’in sonu demekti zaten…

Alevi inancının Türkiye’deki yaygınlığı bilinir. Alevilerin eskiden beri sola yatkın olduğu da bilinen bir şeydir. Solcu militanların içinde yapılacak bir anket, alevi kökenli gençlerin sol kesimde ne kadar ağırlıkta olduğunu gösterecektir sanıyorum. Bilmiyorum, var mı böyle bir anket ya da istatistik. Sormak istediğim kısaca şu: Aleviliğin 68 hareketinde bir etkisi ya da rolü olmuş mudur? Olduysa nedir bu?

Alevilik, batıni ve dışlanan bir mezhep olarak sola yatkın bir konumda olmuş, sol da alevi geleneklerinden, deyişlerinden ve müziğinden kendi propaganda malzemelerinde yararlanmıştır. Örneğin TİP’in, “kısa çöp uzun çöpten hakkın alacak” deyişi, kadim bir alevi deyişidir. Türkiye 68’inde özel bir alevi hareketinin değil ama alevi soluğunun etkisini kabul etmek gerekir. Birincisi, o zamanın devrimci gençlerine ilham veren türkülerin çoğu alevi ozanlarının besteleridir. Örneğin Aşık Mahsuni, Aşık İhsani, Şah Turna gibi… Bunun ötesinde devrimci ve aydınlanmacı fikirleri en ücra köylere taşıyan köy öğretmenleri kesiminde de önemli bir alevi ağırlığını kabul etmek gerekir. Ne var ki, alevi köylü kitleleri, genelde sola eğilimli olmakla birlikte, 1960’lardaki toprak işgali hareketleri, alevi bölgelerinde olmamıştır. Bunda elbette, alevi köylülerinin genelde dağlara yakın bölgelerde yerleşik olmalarının ve dolayısıyla daha çok hayvancılıkla iştigal etmelerinin ya da bu bölgelerde büyük toprak sahipliği yerine küçük üreticiliğin yaygın olmasının rolü vardır. İlginçtir ki, toprak işgalleri, toprak ağalığının en yoğun olduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde de yaşanmamıştır. Bu işgaller daha çok Ege ve Akdeniz bölgelerinde görülmüştür. Çünkü bu tür yerlerde köylüler dünya ve Türkiye’deki olay ve gelişmelerden daha çok haberdardılar ve bu bölgelerde ağalığın feodal otoritesi büyük ölçüde yıkılmıştı. Köylüler bu nedenle daha rahat harekete geçebilmiştir. Bir kere daha vurgulayalım:  Sağlıklı bir kitle hareketlenmesi için kapalı ilişkilerin çözülmesi ve fikri gelişmelerin kitleleri etkilemesi çok önemlidir.

İşte ben de lafın tam buraya gelmesini bekliyordum. Fikirlerin taşıyıcısı aydınlar ve 68 diye kısa bir başlıkla devam edebilir miyiz?

Aydınlar elbette çok önemli bir rol oynadılar 68’in fikri ve kültürel ortamının oluşmasında. Aydınlar arasında daha 1960’dan önce başlayan sola kayma eğilimi 1960’dan sonra büyük bir ivme kazandı. Aydınlar kitle olarak sola geldi. Müzikte, romanda, öyküde, şiirde, tiyatroda, sinemada, resimde vb. yaratıcılıklarını ortaya koyarak önemli bir ideolojik ve kültürel gelişme sağladılar. 68 gençliği bu ürünlerle yetişti diyebiliriz. Ne var ki, 68’in hemen sonrasında, 1970’e doğru durum, yukarda da çeşitli vesilelerle anlattığım gibi tersine döndü. Devrimci saflarda sanat ve edebiyat küçüksenmeye başladı. Artık politika her şey, sanat hiçbir şeydi. Marksist-Leninist literatürden yapılan aktarmalarla ortalıkta “küçük burjuva aydınları”, “aydın tavrı” türü olumsuz nitelemeler dolaşmaya başladı. Aydınlar, tuhaftır ama 1968’den hemen sonraki süreçte küçüksenen, dışlanan bir kesim halini aldılar birden ve bu da doğal olarak aydınlarda bir içe kapanmayı getirdi. Belki soldan tamamen kopmadılar ama tedrici olarak fiili hareketten koptular. 1970 sol hareketinde aydınların azlığı ve solu dıştan izlemeleri ancak bununla açıklanabilir.

Aydınlar deyince birden aklıma geliverdi. Peki neydi 1960’ların cuntacılığı? Batıda böyle bir şey yok elbette, ama Türkiye 68’ine eşlik ya da arkadaşlık eden bir cuntacılık olayı var. Bu konuyu nasıl açıklıyorsun? Bir de ek olarak, aydınların dışlandığını söylüyorsun ama cuntacılık denen olay da bir aydın girişimi olarak görülemez mi?

Tabii, tüm ideolojik şekillenmeler gibi cuntacılığın öncülüğünü de bir kısım aydın yapmıştır. Ne var ki, benim aydınlar tabakası olarak kastettiğim, ağırlıklı olarak, sanat ve kültürün inşasına katkıda bulunan kesimdir. Cuntacılığı, ülkesinin geriliğinden sınıfsal olarak rencide olan küçük burjuva tabakasına bağlamak daha doğru olur. Bu tabakada okumuş-eğitimli kesimler elbette ağırlıktadır. Ancak bunları, yukarda sözünü ettiğimiz kültürel inşacı kesimle eş tutmamak gerekir. Yani kısacası, aydınlar ya da entelektüeller doğrudan okumuş kesimlere tekabül etmez. Cuntacılık, 1960 darbesinden de cesaret ve ilham alan küçük burjuva kesimlerin, ordunun orta ve alt kademelerindeki ağırlığından da yararlanarak ve daha önemlisi, Türkiye’de gelişen anti-emperyalist ve bir anlamda da milliyetçi akımdan güç alarak kısa yoldan iktidara hamle yapma girişimidir. Ne yazık ki sol, bu tür girişimlere uzak durmak yerine, özellikle milli demokratik devrimciliğin 1968’de sola hakim olmasıyla birlikte teşvik etmiş, bu tür girişimlerden kendisinin de yararlanacağı ham hayallerine kapılmıştır. Aslında cuntacılık, bir anlamda 68’in tereddi etmesinin ürünü olarak da görülebilir. Aynı, doğrudan sol silâhlı eylemlerin de bunun işareti olarak görülebileceği gibi.

Silâhlı eylem deyince, bir aşamada batıda da böyle bir silâhlı eyleme yöneliş olmadı mı? Kızıl Tugaylar vb. Bunları da batıdaki 68’in gerilemesi olarak görebilir miyiz? Yoksa orada başka bir anlamı mı var bu silâhlı eylemlerin?

Hayır. İkisi de aynı anlama geliyor. 68’in tereddi etmesine, kitlesel niteliğine kaybetmesine, katılaşmasına, hatta yozlaşmasına tekabül ediyor bu silâhlı eylemlerin batıda olanları da, bizde olanları da. Daha önce de “ileri kaçış” diye değindim buna. Batı’da da bir ileri kaçış söz konusuydu. Kitle hareketi durgunlaşınca küçük yeraltı silâhlı örgütlerinin vur kaç eylemleri başladı. Bu, umutsuzluk ruh halinin eylem biçimiydi, yoksa umudun değil, Latin Amerika’da, özellikle Küba’da 1950’lerde yaşanan, bunun tam tersiydi. Orada silâhlı mücadeleyi doğuran büyük bir umut, büyük bir kitlesel kabarıştı. Silâhlı eylem yapan militanların cesareti umutsuzluktan değil, umuttan kaynaklanıyordu ve nitekim, yok edilen silâhlı birimlerin yeri anında çok daha iyileri tarafından dolduruluyordu. Batıda ve bizde ise böyle olmadı. Devletin zoru ve zorbalığıyla katledilenlerin yerini yenileri almadı, alamadı. Alanlar da (örneğin Türkiye’de) haklı olarak aynı yolda yürümek istemediler. Kurulan silâhlı örgütlerin adından, şanından şerefinden yararlandılar ama bir daha hiçbir zaman benzeri eylemlere girişmediler. Girişir gibi görünenler bile bunu göstermelik yapıp, esasen kitle içinde güç toplamaya ağırlık verdiler. Sonuç olarak, silâhlı eylemleri, bir yanıyla devrimin kahramanlık döneminin son perdesi, bir yönüyle de yenilginin ilânı olarak ele alabiliriz.

Latin Amerika’dan söz ettin. Sadece o mu? Bir de doğudan esen rüzgâr var. Vietnam savaşı ve Çin Kültür devrimi. Vietnam savaşı, gençleri silâhlı eylemlere özendirmiş olamaz mı? Ya Çin Kültür Devriminin etkisi, olumlu ve olumsuz yönleriyle?

Tabii ki, böyle etkiler ve etkilenmeler söz konusu olmuştur. Vietnam savaşı, hem Amerikan emperyalizmine karşı öfkeyi yükselten, hem de silâhlı mücadelenin başarısına güveni arttıran dünya çapında büyük bir örnekti. Vietnam adeta tüm dünyanın umudu haline gelmişti. Ne var ki, bu “anti-emperyalist bilinç patlaması” bir yanıyla bunu sağlarken, özellikle bizim gibi “3. Dünya” ülkelerinde anti-kapitalist mücadeleyi köreltmiş ve MDD gibi milliyetçi teorilere güç vermiştir. Yani mücadelenin bir sınıf mücadelesi, topyekûn sisteme karşı bir mücadele olduğu unutulmuş, bir ulusal savaşa dönüşmüştür. Batıdaki anti-Amerikan gösterilerde Kuzey Vietnam ulusal bayrağının taşınması, bir bakıma emperyalizmin saldırısına karşı Vietnamlıların savunması olarak görülebilirse de, aslında yanlıştı. Çünkü bu tür şeyler, işte günümüzdeki ulusalcılığın habercisi olmuştur.

Çin Kültür Devrimine gelince… Bunun da dünya 68 üzerindeki etkisini küçümseyemeyiz. Davulun sesi uzaktan hoş gelir derler. Orada, “Kültür Devrimi” adına yapılanları bugün hayretle okuyor ve şaşkınlıklar içinde kalıyoruz. Evet bu doğru. Kültür Devriminin Çin’deki gerçekliği, baskı, şiddet ve vahşettir. Ama bir de dünyaya yayılan mesajlara bakalım. İsyan edin, yöneticilerinizi devirin, her şeyi sorgulayın, hiçbir şeye boyun eğmeyin vb. vb. Sadece bizim değil, batıdaki gençlerin de bu mesajlardan etkilenmemesi ve bunları benimsememesi mümkün müydü? Hatta, özellikle batıdaki 68’liler, klasik Stalinist komünist partilere ve komünist bürokrasiye başkaldırırken bu mesajlardan güç almışlardır. Çin Kültür Devrimi’nin bir yanıyla sosyalizme yeni bir soluk getirdiği gerçektir. Ne var ki, bir de dalga çekildikten sonra geride kalan kumu incelememiz gerekir. Bu, ne yazık ki, katı bir Stalinizmden başka bir şey değildir. Bugünkü Maocu ya da Çinçi partilerin durumunu görüyoruz. Sovyetler Birliği’nde ve Batıda Stalinizm yıkıldığı halde bu partiler ya da genel olarak Maoizm hâlâ katı bir Stalinizmin savunucusu. Stalin’in portresiyle yürümeye cesaret edenler, bir tek onlar ve bir de Rusya’daki aşırı milliyetçi Stalinist Parti.


Bu noktada kafama bir şey takıldı. Türkiye’deki sol hareket senin dediğin ölçüde milliyetçi idiyse, kendilerinin aşırı milliyetçi olduğunu söyleyen ülkücü faşistlerle neden bu kadar kıyasıya çatıştı ya da faşistler neden solcu gençleri öylesine hedef aldılar?

Bu dediğin olgu esasen 1960’lara değil, 1970’lere aittir. Gerçi süreç 1960’larda başlamıştır. Önce CKMP, ardından MHP, yükselen sola karşı bir baraj oluşturmak amacıyla paramiliter sivil güçler örgütlemeye giriştiler. Ne var ki, “ülkücü” denen gençler, o yıllarda, silâhlı eylemlere manüple edilinceye kadar öyle fazla saldırgan değillerdi. Onlar, modernleşmeye karşı Anadolu taşrasının muhafazakâr tepkisinin ürünüydüler başlangıçta. Hatta bir kısmının, büyük şehir dominasyonuna karşı sınıfsal bir tepki içinde oldukları bile düşünülebilir. Dinci hareket de aynı tepkinin sonucuydu. Hatta AP iktidarı, ülkücülerden önce bu dinsel muhafazakârlığı kışkırtmıştır sola karşı. Eğer sol, bu muhafakâr tepkiye karşı akılcı bir yaklaşım gösterseydi, bu gençlerden bir kısmını tarafına bile kazanabilir ya da en azından tarafsızlaştırabilirdi. Ne var ki, böyle bir akılcılık söz konusu değildi. Özellikle 1968 sonunda MDD’ciliğin gençlik hareketine hakim olmasından sonra, solcu gençler olarak bizler, duygusal ve kendiliğinden tepkilere daha yatkındık. Ülkücülerle mücadele bir düello gibi algılandı. Örneğin, SBF’de başlayıp diğer okullara yayılan, ülkücüleri okullara sokmama tutumu kanımca hatalıydı. Bu, ülkücü safların büyümesine hizmet etmiştir. Aslında, solcu gençlerin Ülkücülerle böylesine keskin bir çatışmaya girmesi, sanırım milliyetçilikte çok da farklı olmamalarından kaynaklanan bir rekabetin ürünüydü. Rekabet ve çatışma, kimi zaman farklılığın değil, benzerliğin sonucu da olabilir.

Demin söylediğin bir şey dikkatimi çekti. Son olarak onu sorayım. Sanırım Sanat ve kültür ile siyaset arasında bir karşıtlık görüyorsun. Bunu açabilir misin biraz, örneklerle?

Bunu Yaba dergisindeki bir röportajda Aydın Doğan’a da anlatmaya çalışmıştım. Evet, kültür-sanat, hatta ideolojiyle siyaset arasında oldukça tuhaf bir ilişki vardır. Fransız devrimini hazırlayan büyük Aydınlanma hareketiydi. Filozoflar, entelektüeller ve sanatçılar, yaklaşık yüz yıla yakın bir zaman içinde, Fransız Devriminin beşiğini oluşturacak ideolojik ve kültürel ortamı hazırladılar. Bunun ardından, kitlelerin spontane patlamasıyla (yani özel olarak hiçbir örgütün örgütlememesiyle) Fransız Devrimi gerçekleşti. Yani kültürel gelişme ve ardından patlayan kitle hareketi Fransız Devrimini doğurdu; bu aynı zamanda politikanın da doğması demekti. Politika, güç demekti, iktidar demekti. İktidarın politik gücünü kullanan Jakobenler, bir yandan kitleleri ve kültürü kendi iktidarlarının devamı için kullanmaya çalışırken, bir yandan da onları baskı altına aldı. Kitleler ve kültür artık politikanın emrine girdikleri ölçüde desteklenecek, buna aykırı olan yönleriyle ise baskı altına alınacaktı. Önce kitle hareketi söndü; onu kültürel gelişmenin kısırlaştırılması aldı. Ne var ki, Fransa’nın içinde bu gelişmeler yaşanırken, Fransa’nın dışında, tüm dünyada hâlâ Aydınlanmanın sloganları dalgalanıyor ve yayılıyordu. Bundan sonraki adım ise, politikanın sivri ucu Jakobenlerin yine bizzat politika tarafından alaşağı edilmesiydi: Thermidor. Sovyet Devriminde de aynı şey oldu. Sovyet Devriminin kültürel ve ideolojik ortamı daha 19. Yüzyılda hazırlanmaya başladı. Bu kültürel gelişmeyle spontane kitle hareketi birleşip Sovyet devrimini doğurdu. Devrimle işbaşına gelen Bolşeviklerin ilk işi kültürü, sanatı ve kitleleri baskı altına almak oldu. Ancak, Rusya’nın içinde devrim böylesine boğazlanırken, Rusya’nın dışında devrim sloganları yayılmaya devam etti. Öte yandan, politikanın temsilcisi Jakobenlerin başına gelen Bolşeviklerin de başına geldi. Bizzat politika, 1930’lu yıllardaki, Stalin’in büyük tasfiye hareketiyle, politikanın sivri ucu Bolşevikleri, Bolşevik Partisini fiilen ve fiziki olarak ortadan kaldırdı: Sovyet Thermidoru. 1968’de de bu ilk iki örneğe benzeyen ve benzemeyen yanlar vardır. Benzeyen yan, 68’in ortamının kültürel, sanatsal ve düşünsel faaliyet ve gelişmelerle hazırlanmasıdır. Kitle hareketinde ise bazı farklılıklar vardır. İlk iki örnekte, ayaklananlar en alttaki ezilen kesimlerken, 68’de ayaklananlar, orta sınıflar ve öğrenciler olmuştur ağırlıkla. Ama kitle hareketinin spontaneliği açısından üç örnek de birbirine benzer, hatta 68’in spontaneliği ve çoğulluğu diğerlerine göre daha da belirgindir. 68’in diğer iki örnekten bir farklılığı ise, devrimin herhangi bir devlet iktidarını almamış ve devletleşmemiş olmasıdır. Bu, 68’in devrimci özelliklerini koruması açısından bir avantaj olarak görülebilir ama bu röportajda çeşitli örnekleriyle anlatmaya çalıştığım gibi 68 de, bir başka biçimde de olsa, devlet iktidarı biçiminde olmasa da, aynı politik katılaşmaya uğramış, gerçekleştiği andan itibaren politik hedefler kültürel gelişmeyi ve kitle hareketini bastırmış ve geri plana itmiştir. 68’in diğerlerine benzer bir diğer yanı ise, aynı öbürleri gibi, merkezlerde politik katılaşma kültürel gelişmeyi ve kitle hareketini durdururken, 68’in devrimci sloganlarının ülkelerin ve dünyanın periferilerinde aynı canlılığıyla yayılmaya devam etmesi olmuştur. Benzerliklerin sonuncusunu da belirtip noktalayayım. Politik katılaşma, diğer iki örnekten farklı olarak devlet iktidarı şeklinde değil de parçalı örgütsel kastlar biçiminde oldu. Bu örgütsel kastlar, 1970’lerde 68’in mirasını kullanarak kendi politik egemenlikleri için çetin mücadelelere giriştiler. Sonunda, devrimin ardından ve onun bastırılmasıyla oluşmuş Thermidor iktidarları tarafından değilse de, bilinen klasik devletlerin zoruyla tasfiye edildiler. Böylesi değişik bir Thermidor’un sonunda “ayakta kalan” örgütler, artık 68’in kendisiyle hiçbir ilgisi olmayan, o ideallere tamamen zıt birer kurumuş iskeletten başka bir şey değildi.

Çok sağ ol…

Sen de sağ ol.

5 Kasım 2008


Eugenia Ginzburg, Anafora Doğru, (çev: Gün Zileli, 1996, Pencere Yayınları).

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI