Saygı Duruşu !

 

 

Bundan 3 yıl kadar önce, Ayvalık’a, kadim arkadaşım Orhan Cerav’ı ziyarete gitmiştim. Cunda adasına doğru yürürken Orhan bana inanılmaz şeyler anlatıyordu. Daha sonra seçimleri kaybeden belediye başkanının getirdiği bir adet varmış Ayvalık’a ve bu adeti CHP’li yeni belediye başkanı da sürdürüyormuş. Her pazartesi ve cuma günü, şehrin çeşitli yerlerine yerleştirilen hoparlörlerden aniden istiklal marşı okunmaya başlanıyormuş. Bütün şehir hazırola geçip bu marşı dinlemek zorundaymış. Marşın “anlam” ve “ehemmiyetinin” farkında olmayan şortlu turistler bile durdurulup saygı duruşuna zorlanıyormuş.

Orhan bunları anlatırken Cunda adasına varmıştık. Bir kahveye oturup iki çay istedik. Tam ben, Orhan’a, “ben olsam elime tel kesen bir makas alıp, bütün hoparlörlerin kablolarını keserdim” derken, aniden istiklal marşı çalmaya başladı. Meğer o gün cumaymış, bunu unutmuştuk. Çevremizde herkes ayağa kalkmıştı. Biz Orhan’la, “şimdi ne halt edeceğiz” diye çeresizce birbirimize bakarken, garson beni omuzumdan hafifçe dürtüp, “beyefendi kalkar mısınız, istiklal marşı çalıyor” dedi. Çaresiz kalktık, kalktık ama nasıl bir kalkış. Sanki gerçeği ortadan kaldırabilirmiş gibi, şimdi engelli ya da özürlü deniyor galiba, ben eski dille söyleyeyim, sakatlar gibi kalktık ayağa. Yani kalkmakla kalkmamak arasında kalmış, yarı yolda donmuş bir durum.

Hafta sonu, Hamburg’da, Maoist ve Kaypakkayacı gelenekten gelen grupların düzenlediği 68 paneline davetliydim. Toplantıda benden başka, 68 döneminden arkadaşım Muzaffer Oruçoğlu, Alman Maocu Partisi’nin bir temsilcisi, Kitle örgütleri adına “adsız” bir temsilci de vardı konuşmacı olarak.

Geçtik, yerlerimize oturduk. O ana kadar, başıma Ayvalık’takine benzer bir olay geleceğini hiç mi hiç düşünmemiştim. Toplantıyı sunan arkadaş ayağa kalktı ve orada bulunan herkesi “devrim şehitleri” için bir dakikalık saygı duruşuna çağırdı. Kaçacak hiçbir yer yoktu. Ayağa kalkmasam, oradaki insanların uhrevi duygularını incitebilirdim. O anda Ayvalık geldi aklıma, “işte Gün, başına bir kere daha geldi” dedim kendi kendime ve Ayvalık’a göre sakatlığında biraz daha iyileşme olmuş, ama sakatlığı enikonu anlaşılan birisi olarak ağır ağır kalktım. Saniyeler de bir yavaş geçer ki böyle anlarda.

İlk konuşmacı bendim. Söze başlarken, devrim için ölenlere saygım olmakla birlikte bu tür saygı duruşlarına karşı olduğumu kısaca açıkladım. Zamanım yirmi dakikayla kısıtlı olduğundan, daha derin açıklamalara giremedim. Daha sonra, toplantıyı sunan arkadaşa sordum: “İnsanları saygı duruşuna çağırmadan önce, onların fikrini aldınız mı? Bakalım sizin bu ritüelinize katılmak istiyorlar mı gerçekten? Ölenlere saygı gösterdiğinden nasıl emin olabiliyorsunuz? Saygı gösterse bile bakalım bu şekilde mi, aynı sizin tören anlayışınızla mı göstermek istiyor?”

“Şehit” sözcüğünün garabetini bir yana bırakalım. İngilizcede, devrim için verilen mücadelede ölen ya da acı çekenlerin hepsini birden kapsayan güzel bir sözcük var: Martyr. Ben, E.H. Carr’dan yaptığım Bakunin çevirisinde, bu sözcüğü Türkçeleştirerek Martir’i kullandım. Radio’ya nasıl Radyo denmişse, Martyr’e de Martir denebilirdi pekâlâ. Çünkü “şehit” sözcüğü, hem dinsel bir anlam taşıyor, hem de sadece ölenleri kapsıyor, ölümle hayat arasına kalın bir duvar örüp ölümü kutsuyor adeta. Dahası, o insana mücadele ettiği için değil de, öldüğü için saygı duyuluyormuş gibi bir anlam çıkıyor. Oysa ölüm bir sondur ve ölmek hiç de saygı duyulacak bir şey değildir. Ölüye değil, onun yaşarken yaptığı şeylere saygı duymak gerekir.

Eski dilde buna “ihtiram duruşu” denirdi. Daha da kötüsü, bizim ritüel kültürümüze Kemalist gelenekle birlikte girmiştir. Okullarda ikide bir yapılırdı bu “ihtiram duruşları”. Hele 10 Kasım’larda. Kemalizme karşı kılıçlarını biledikleri iddiasında olan bu solcular ne kadar farkındalar acaba Kemalist bir geleneğin sürdürücüleri olduklarının?

Şimdi en vahim noktaya geliyorum. Ölene saygı var da, yaşayana yok. İbrahim Kaypakkaya’yı neredeyse bir tanrı mertebesine çıkaranlar, onun en yakın arkadaşı, binbir badireden geçmiş ve ölümden tesadüf eseri kurtulmuş ve bizim kuşağın övünç duyacağı sebatkâr devrimcilerinden biri olan Muzafer Oruçoğlu’na gereken saygıyı göstermediler. Yirmi yaşlarında gençler ayağa kalkıp, bağıra bağıra, ajitatif bir havada, Muzaffer’in yüzüne karşı, “sağ oportünist”, “menşevik”, “devrimi karalayan kişi” olduğunu söylediler. Neden? Çünkü Muzaffer Oruçoğlu, teasadüfen ölmemiş, devrimin ve sosyalizmin sorunları üzerine düşünmeye devam etmiş, sosyalizmin çıkmazları üzerine kafa patlatmış, düşündüğü ve önerdiği çareleri, ortodoksinin gürültülerine pabuç bırakmadan, 68 ruhuna uygun bir tarzda ortaya atmaktaydı, bu toplantıda da bunu beliğ bir şekilde yapmıştı. Esas saygıyı hak eden davranış buyken Muzaffer’in sözlü saldırıya uğramasına tanık olmak gerçekten acı vericiydi.

Toplantının “Sorular” bölümünün, böylesi bir ajitasyona dönüşmesinden rahatsız olup, yarısında, biraz da protesto havasında çıktım toplantıdan. Örgütlerin standlarındaki “çelik iradeli” Stalin’i anlatan kitaplara bakarken, “iyi ki iktidarda değiller” diye düşündüm. Yoksa, Muzaffer de, ben de duvarın önünde, idam mangasının karşısındaydık.

Üstelik o zaman öldükten sonra da saygı duruşu yapılmayacaktı bizim için. Aynı, Bolşevik Partisi’nin diğer liderleri gibi, Troçki ve Buharin gibi hain diye anılacaktık. İlkokulların ders kitaplarında bile.

Gün Zileli
13 Ekim 2008

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI