Siyasi Alan Üzerine

Siyasi alan konusu, 150 yıldır komünistlerle anarşistler arasında önemli bir tartışma konusu olagelmiştir.

19. yüzyılda, kapitalizmin toplumsal oluşumuna, ulus devletlerin ve ulusal sınırların belirlenmesine paralel olarak, burjuvazinin en önemli onay kurumu siyasi alan da yeni yeni oluşmaktaydı. Bu alan, 19. Yüzyılın ortalarında bile oldukça dardı. Emekçi sınıflar, alanın önemli ölçüde dışında tutuluyorlardı, kadınlar da öyle. Mülk sahibi sınıflar, bu alanda çıplak bir egemenliğe sahipti. Bu yüzdendir ki, siyasi alanda yer alma ve etkili olma mücadelesi emekçi sınıflar ve kadınlar açısından önemli bir mücadele olarak görünüyordu, bu alanda yer almak ve kazanımlar elde etmek, ezilen sınıf ve katmanlara cazip geliyordu. Yine bu yüzdendir ki, Marx ve Engels’in ulusal çapta siyasi alana önem veren önerileri, anarşizmin, ulusal sınırlarla birlikte siyasi alanı toptan reddeden tutumlarına göre daha mantıki gibi görünmekteydi.

Rusya’da, siyasi alanı bir anda devre dışı bırakıyormuş gibi görünen 1917 devrimi, bir anlamda erken doğumdu. Bu ülkede siyasi alanın bir an için devre dışı bırakılıp, burjuva parlamentosunun yerine Sovyet iktidarının konması (hiçbir zaman gerçek anlamda gerçekleşmedi bu), siyasi alanın, olgun bir meyve gibi dalından düşmesiyle olmadı. Tersine, bu, siyasi alanın yeterince olgunlaşmamışlığının sonucu ortaya çıkan bir durumdu. Rusya’da siyasi alan çok zayıf olduğundan, burjuva parlamentosu kolayca devre dışı bırakılabildi, ama yine bu olgunlaşmamışlık, yok edilen siyasi alanın yerine, korkunç bir monolitik siyasi diktatörlüğün kurulmasını getirdi.

Dolayısıyla, kapitalizmin siyasi alanı genişlemeye ve gelişmeye devam etti. İşçiler ve kadınlar oy hakkını elde ettiler. Belli ülkelerde “işçi sınıfı” partileri, “halk cepheleri” vb. yoluyla siyasi iktidara bile katıldılar. Ne var ki, siyasi alan, 20. Yüzyılın ortalarından itibaren, ezilenler açısından “vadedilmiş toprak” çekiciliğini yitirmeye başladı. Emekçiler, bu alanda elde edilen kazanımların kendi sosyal durumlarına bir katkı sağlamayıp, tersine sosyal ezilmişliklerinin perdesi rolünü oynadığını en azından sezinlemeye başladılar. Siyasi alan, giderek inandırıcılığını, bir onay kurumu olarak aldatıcılık özelliğini, ezilen sınıflar nezdinde kaybetmeye başladı. Siyasi alan, bütünüyle olgunlaşmış, bu olgunlaşmışlık oranında da çürümeye, kurumaya, çekiciliğini yitirmeye başlamıştı. En azından gelişmiş kapitalist ülkelerde net bir şekilde böyleydi bu. Aynı süreç, kapitalizm açısından daha az gelişmiş ülkelerde de yaşanmaktaydı, halen de yaşanmaktadır.

İşte bu noktada, komünistlerle anarşistler arasındaki tarihi tartışma bir kere daha canlandı ve anarşistlerin 19. yüzyıldaki öngörülerinin haklılığı görülmeye başlandı. Siyasi alandaki “başarılar”la devrim falan olamazdı. Bu alandaki “kazanımlar” sadece “işçi sınıfı” adına ortaya çıkan partilerin sisteme entegrasyonuna, yozlaşmasına ve sınıftan kopmasına hizmet ederdi. İşçi sınıfının bu alana “dahil olması”, sınıfsal güdülerinin uyuşturulmasından başka bir şeye hizmet etmezdi. Bu alandaki seçimsel ya da darbesel “başarılar” bile, topluma iyice nüfuz etmiş kapitalist ilişkilerin değiştirilmesine değil, bu kapitalist ilişkilerin, yeni iktidar sahiplerinin sınıfsal güdülerini eritmesine ve sisteme tabi kılmasına yol açardı.

Öyleyse, bir tek yol kalıyordu. Siyasi alanı tamamen terk ederek, onun dışına çıkarak, yeniden, alttan bir sınıfsal örgütlenmenin kapitalist sistemin burçlarına çarpması, parçalaması ve emekçi kitlelerin özgücünü ve örgütlenmesini egemen kılması. Üstelik bu seferki dalga, 1917’deki gibi bir olgunlaşmamışlığın değil, tersine olgunlaşmanın, burjuva siyasi alanın tamamen çürümüşlüğünün ürünü olacaktı. Bu seferki gelişme, gerçek Sovyetlerin egemenlik koşullarının oluşmasına işaret etmektedir.

Öte yandan, siyasi alanı geçersiz kılan bir diğer gelişme, kapitalizmin dünya çapındaki hareketliliğidir. Siyasi alan, ulusal sınırlarla çerçevelenmiştir. Oysa kapitalizm, ulusal sınırları geçersiz kılacak ölçüde hareketlenmiştir. Sömürü, emeğin en ucuz olduğu alanlara yoğunlaşmaktadır. Bu da kaçınılmaz olarak, emeğin mücadele ve dayanışmasını ulusal sınırların ötesine taşımakta, dolayısıyla ulusal ölçekteki siyasal alanlarda etkili olma mücadelesini iyice anlamsız hale getirmektedir. Ulusalcıların vurgularının tam tersinedir gerçek durum. Ulusalcılar, mücadeleyi yeniden ulusal sınırların içine çekmeye çalışıyorlar. Oysa kapitalizmle birlikte emek de ulusal sınırların ötesine geçmiştir. Uluslar ötesi mücadele, tarihte görülmemiş ölçüde gerçeklik kazanmıştır. İşçi sınıfı, dünya tarihinin hiçbir döneminde bu kadar vatansız olmamıştı.

Bugün sağda solda, sanki çok cılızmış gibi görünen özörgütlenme çabaları, göçmen hareketlenmeleri, ulusal sınırların ve siyasi alanların kontrol edemediği küçük vahşi grevler, vb. gerçek bir dünyasal devrim dalgasının su yüzündeki ilk kıpırdanışları, durgun sudaki ilk ürpertiler olarak neden görülmesin?

Gün Zileli
23 Ağustos 2008

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI