Behice Boran

Behice Boran Üzerine Bir Çalışma

Gökhan Atılgan, Behice Boran, Öğretim Üyesi, Siyasetçi, Kuramcı,
Yordam Kitap, Ekim 2007, 559 sayfa.

Gökhan Atılgan, daha önce Yön araştırmasıyla tanıdığımız verimli bir yazar. Bu sefer de Behice Boran üzerine yaptığı kapsamlı, kılı kırk yaran çalışmasıyla karşımızda.

Gökhan Atılgan’ın kitabının, Boran’ın 1940’lardaki öğretim üyeliği dönemini ele alan ikinci bölümüyle (45-151. sayfalar arası) ilgili noktalara bir başka makalede değinmiştim.

Bu kısa tanıtma yazısında, Gökhan Atılgan’ın Behice Boran’la ilgili yaptığı bazı teorik saptamalara değinmek ve tartışmak istiyorum.

Yine Üretici Güçler

Yine “Aşamalı Devrim”

Bilindiği gibi, “aşamalı devrim” teorisinin temelinde Marksist “üretici güçler” teorisi vardır. “Üretici güçler” teorisine göre, basitçe ifade edecek olursak, toplumların üretici güçleri bir üst aşamaya gelişirler ve bu durum, üretim ilişkilerinin de değiştirilmesini, yani devrimi gerektirir. Böylece toplum, bir üst aşamaya sıçrar. Yani üretici güçler, toplumun bir üst aşamaya geçmesinin esas motorunu oluşturur. Aşamalı devrim teorisi de, biraz vulgarize ederek de olsa, bu mantıktan hareket eder. Aşamalı devrim teorisine göre, toplumlar, üretici güçlerin gelişme seviyesine uygun olarak belli aşamalar yaşarlar: ilkel toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum, sosyalist toplum… gibi. Aşamalı devrimcilerin, Marksizmi biraz da şematize ederek vurguladıkları, bu aşamaların sırayla ve düzenli olarak birbirini izlemeleri gerektiğidir. Dolayısıyla, kapitalist toplumu gerçekleştirecek milli demokratik devrim ya da burjuva demokratik devrim aşaması gerçekleşmeden sosyalist devrime geçilemez.

Geçmişte, bazı istisnalar dışında, tüm fraksiyonlarıyla birlikte Marksist hareket bu aşamalı devrimi savunmuştur. Yalnızca Lenin ve Troçki, Bolşeviklerin iktidarı ele geçirme ihtiyaçlarına uygun olarak, teoride bazı önemli revizyonlar yapmışlardır 1917 yılında (gerçi Troçki, bunu, Parvus’un etkisiyle daha önceden teorize etmiştir). Bu revizyona göre, toplum henüz burjuva demokratik devrim aşamasını tamamlamadan, Bolşevikler, siyasi iktidarı tek başlarına ele geçirmek anlamında bir “sosyalist devrim” yapacaklar, burjuva demokratik devrimin görevlerini, bu sosyalist devrim iktidarının gücüyle tamamlayacaklardı. Tabii ki bu, iktidarın ele geçirilmesinden sonra, “geçiş programı” adı altında yeniden burjuva demokratik devrim görevlerine geri dönmek anlamına geliyordu ve nitekim de öyle oldu. Olağanüstü iç savaş koşullarının uygulaması olan savaş komünizmini dışta tutarsak, 1920’lerdeki NEP programı, işte böyle tipik bir burjuva demokratik geçiş programıydı. Hatta Stalin’in hızlı sanayileşme ve zorla kolektifleşme programı da öyleydi özünde. Bu programların hepsi, “sosyalizmin temelini oluşturma” mantığının ya da daha doğrusu gerekçesinin ürünüydü.

Buradan, Behice Boran’ın MDD’cilerle yaptığı tartışmaya gelecek olursak, Boran, bu tartışmada, sosyal yapıyı tahlil etmekte, yani Türkiye’nin orta gelişmişlikte kapitalist bir ülke olduğunu saptamakta haklı olmakla birlikte, temeldeki teorik mantıkta MDD’cilerden çok farklı değildir. Yani Behice Boran, aşamalı devrim teorisini temelden bir teori olarak reddetmemekte, hatta kabul etmekte, ancak bu teorinin MDD’ciler tarafından Türkiye’ye dayatılan biçimine karşı çıkmaktadır. Bunu Gökhan Atılgan’ın satırlarında da görüyoruz: “Behice Boran ise, Türkiye’de demokratik devrim sürecinin tamamlanıp tamamlanmadığını Batı’ya bakarak ölçmenin yöntembilimsel bir yanlış olduğunu savundu. Boran’a göre demokratik devrim bir ideal tip’e göre değil, her ülkenin kendi tarihsel özelliklerine göre biçimlendirilebilirdi ve Türkiye de kendi çapında bir demokratik devrim süreci yaşamıştı.” (s. 370) “Behice Boran ise, MDD kuramcılarının aksine, Türkiye’nin ‘burjuva demokratik’, ‘demokratik’ ya da ‘milli demokratik’ devrim sürecini geride bıraktığını düşünüyordu. Bu düşüncenin temelleri iki noktadan kurulmuştu. Bu noktalardan birincisi, Kurtuluş Savaşı’nın temel nitelikleriyle, ikincisi ise Cumhuriyet iktidarının sınıfsal nitelikleriyle ilgiliydi.” (s.397) “Kurtuluş Savaşı’nın içerideki niteliği ise; Behice Boran’a göre, bir ‘ihtilal hareketi’ olmasıydı. Bu, ‘azgelişmiş ülkelere özgü bir burjuva ihtilali’ idi. Bu tanımlama, Behice Boran’ın  Kurtuluş Savaşı çözümlemesinde ulaştığı sonuçların bir ifadesi olarak belirmişti.” (s. 398)

Gökhan Atılgan’dan nakledilen şu satırlar da doğrudan Behice Boran’a ait:

“Burjuvazinin öncülüğünde demokratik devrim, Milli Kurtuluş Savaşından sonra otokrasinin – sultanlığın ve halifeliğin – ortadan kaldırılması, Cumhuriyetin kurulması, Atatürk Devrimleri ile yapılmış, tek parti sisteminden çok partili sisteme geçişle sürdürülmüş ve geliştirilmiş, gizli oyla genel seçim, sekiz saatlik çalışma günü, sendika kurma, grev ve toplu sözleşme hakları tanınmış, hatta bir ölçüde bir toprak reformuna, yani devlet topraklarının dağıtılmasına girişilmiş, tarımda derebeyliği artığı düzen ülkenin batısında tasfiye olunarak kapitalist işletmeye geçilmiş, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde bu tasfiye ve geçişin belirtileri başlamıştır.” (s.406)

O zaman, böyle bir süreç yaşamayan, örneğin, Afganistan’da MDD ya da burjuva demokratik devrim aşaması geçerli olabilecekti, Boran’a göre. Yani, diyelim ki, Behice Boran, Türkiye’de değil de, Afganistan’da yaşasaydı, bir MDD’ci olacaktı. Yani, Behice Boran, üretici güçler teorisinden kaynaklanan MDD teorisini kökten ve bütünüyle reddetmemiş, sadece bu teorinin Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısına uygun olmadığını (haklı olarak) savunmuş oluyordu. Zaten, genel Marksist bakış açısı içinde kalarak, bu teoriyi, sosyal yapı tartışmalarının ötesinde, tamamen ve kökten reddetmesi mümkün olamazdı.

Gün Zileli
29 Haziran 2008


Gökhan Atýlgan, Yön-Devrim Hareketi, Tütsav, Aralýk 2002.

Okuyucuyu zahmete sokmamak için, Koxuz sitesinde ve başka sitelerde yayımlanan bu makaleyi buraya olduğu gibi alıyorum:

Solun Alışkanlıkları-II

İktidarlar ve İttifaklar

Sol açısından siyasal iktidar çok önemlidir. Marx ve Engels, toplumun dönüştürülmesi için öncelikle siyasi iktidarın ele geçirilmesinin gerektiğini belirtmişler, hatta bu yüzden, I. Enternasyonal’de, iktidarı toptan ve baştan reddeden Bakuninist muhalefetle esaslı bir şekilde kapışmışlardır. Lenin, bu „siyasi iktidar” teorisine yeni katkılarda bulunmuş, siyasi iktidarın ele geçirilmesinde ve elde tutulmasında „Öncü Parti”nin rolünü özellikle vurgulamıştır. Daha ileriki yıllarda, Mao zedung, „iktidar namlunun ucundadır” diyerek, iktidar için silahlı mücadelenin önemini vurgulayan katkılar yapmıştır.

Ne var ki, her teori, iki yanı kesen bıçak gibidir. „Siyasi iktidarın ele geçirilmesi” teorisi de, bir yandan siyasi iktidarın önemini vurgular, mevcut siyasi iktidarı ve devlet mekanizmasını yıkıp siyasi iktidarı ele geçirmek için hummalı bir faaliyeti körüklerken, bir yandan da halihazır siyasi iktidarlardan yararlanma, hatta zaman zaman onların karşısında eğilme veya halihazır iktidara alternatif bir diğer düzen içi muhalefeti destekleme eğilimini de doğurabilmiştir. Bu eğilim, solda, zaman zaman sınıfsal ittifaklardansa, siyasi ittifaklara daha çok önem verme tutumunu geliştirdiği gibi, „ittifak” adı altında halihazır iktidarlara yanaşma, hatta iktidardaki ya da muhalefetteki düzen içi güçlerden himaye arama türü politikalara da yol açabilmiştir.

Bu son belirttiğimiz himaye arama tutumunu Türkiye solunun tarihinde belirgin olarak görmek mümkündür. Örneğin sol, kendini güçsüz ve iktidardan uzak gördüğü ölçüde Kemalist diktatörlüğün himayesini aramayı alışkanlık haline getirmiştir. Tabii bunda, Komintern’in sağ-teslimiyetçi ittifak politikalarını teşvik etmesinin rolü de küçümsenemez. Sol, Kemalist diktatörlüğü desteklerken elbette genel progressif bakış açısından kaynaklanan gerekçelere de sarılmıştır. Kemalist diktatörlüğü Kürtleri ezerken destekleyen sol, Kemalistlerin „anti-feodal”, „burjuva demokratik”, „anti-emperyalist”, Kürtlerin ise „feodal”, „dinci” ve „emperyalizmle işbirliği eğiliminde” oldukları türü gerekçelere tutunmaya çalışmıştır.

Milli Şefin tek parti diktatörlüğü döneminde de solun iktidardan himaye arayışı devam etmiştir. O zamanki TKP önderlerinin, Nazi Almanya’sına direneceğini farzettikleri Türk ordusuna subay olarak katılmak için sıraya girdikleri hatırlardadır. TKP’nin legal olarak bastırdığı „En Büyük Tehlike” broşürü, Nazi’lere oldukça yakın politikalar izleyen İsmet Paşa diktatörlüğünü „anti-faşist” saflara davet ederken de aynı iktidara yamanma mantığının bir başka örneğini vermiş oluyordu. Dahası, o zamanın solcu akademisyenleri olan Behice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Milli Şefin Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’den himaye aramışlardır. Bu himaye arayışının sonuçları hazin olmuştur. Örneğin, bu öğretim üyelerinin çıkardıkları Yurt ve Dünya ve Adımlar dergileri, ırkçı ve anti-komünist sağcı akımın şiddetli baskısı altında olan Hasan Ali Yücel’in, bu dergilerin kapatılmasını, bu akademisyenlerden „rica etmesiyle” yayınına devam edemez olmuştur. Hani „sakalı kaptırmak” diye bir halk deyişi vardır ya, tam da öyle: „Bu dergilerin kapanması, resmi bir karardan önce, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in sözlü ihtarı ile oldu. Anlaşılan oydu ki, Yücel, bu dönemde devlet katında bir denge yaratmaya çalışıyor, Yurt ve Dünya ve Adımlar‘ın kurucularının geri çekilmelerini istiyordu… Hasan Ali Yücel 24 Şubat 1944’te… yayını bir süre kesmelerini ‚rica’ etmişti…” (Gökhan atılgan, Behice Boran, Yordam Kitap, 2007, s.73). Yine Gökhan Atılgan’dan aktaracak olursak, Behice Boran, bu „rica” üzerine dergileri nasıl kapattıklarını şöyle açıklıyor: „Adımlar‘ın 127 nci sayısı o gün öğleden sonra piyasaya çıkmak için hazırdı. Birkaç yüz lira zararı göze alarak bu nüshaları dağıtmadım ve derginin Mayıs sayısını da çıkarmadım.” (Age, s.74) Hasan Ali Yücel, solcu akademisyenlerin bu „özverisini” yeterli bulmayıp dergilerin kapatılması için başvuruda bulunur ve dergiler Bakanlar Kurulu kararıyla 16 Mayıs 1944’de resmen de kapatılır.

Hasan Ali Yücel, „devlet katında” denge sağlamak için bununla da yetinmemiş ve adı geçen DTCF öğretim üyelerine bir „ahitname” (bağlayıcı belge) imzalamalarını dayatmıştır: „Altında Behice Boran’ın da imzası olan bildiride, ‚Kemalizmin milliyetçi, halkçı, laik ve Cumhuriyetçi umdelerinin kayıtsız şartsız hizmetkârı olduğumuzu, bize tevdi edilmiş olan gençliği bu umdeler içinde yetiştirdiğimizi ve yetiştirmeye devam edeceğimizi, bu umdelerin mana ve değerine aykırı herhangi bir fikir ve kanaate şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da yer vermeyeceğimizi; Partimizin Değişmez Genel Başkanı İnönü’ye bağlılığımızı derin saygılarımızla bildiririz” (Age, s.74-75) yazılı ahitname Behice Boran ve arkadaşları tarafından, müttefikleri Hasan Ali Yücel’in zoru ve dayatmasıyla imzalanmıştır. Bu teslimiyete ve geri adımlara rağmen, Behice Boran ve arkadaşları, yine Hasan Ali Yücel ve Milli Şef iktidarı tarafından Bakanlık emrine alınıp öğretim üyeliğinden bilfiil el çektirilmekten kurtulamamışlardır.

Bu hikâyenin sonrası da var. Sabiha Sertel başta olmak üzere, Milli Şef diktatörlüğünün baskısından yılan solcu aydınlar bu sefer, Demokrat Parti’lilerle ittifaka girerler ve hatta ortak bir dergi (Görüşler) çıkartmaya bile girişirler. Öte yandan, „liberal” DP ile bu „demokratik” ittifak, sadece solcu aydınlarla da kısıtlı değildir. Başta Şefik Hüsnü Değmer olmak üzere TKP’liler savaş sonrası ortamda Türkiye’nin demokratik bir yönelişe girdiğine ve DP’nin ittifak yapılacak ya da himayesi aranacak bir güç olduğuna enikonu inanmış görünmektedirler (Şefik Hüsnü’nün bu konudaki tavrıyla ilgili olarak bkz. Age, s.95). Tabii, DP’nin ittifak ve himayesini arayan sol, on yıllık DP iktidarı döneminde, Atatürk ve Milli Şef dönemlerini bile aratacak bir baskıya maruz kalmış, zaten güçsüz olan TKP, bu dönemde devlet baskısıyla tamamen likide edilmiştir.

Bundan sonra sol, her zamanki alışkanlığıyla, hakim güçler içindeki DP karşıtı muhaliflerden ve ordudan medet umar hale gelmiştir. Hikmet Kıvılcımlı’nın, daha 27 Mayıs 1960 sabahı, yemeyip içmeyip, darbenin lideri görünümündeki Cemal Gürsel’e, darbeyi  destekleyen ve ona „tavsiyelerde” bulunan bir mektup yazması, bugünden bakılınca iyice ironik görünmektedir.

Solun ittifakçılık ve himayecilik alışkanlığı, 27 Mayıs sonrası dönemde daha da koyulaşmıştır. Bu seferki ittifakçılık ve himayecilik, iyice zayıf olmaktan doğan bir savunmacılıktan değil, 27 Mayıs sonrası ortamda solun yeni bir cesaret ve atılım kazanıp „iktidarın fethi” ruh haline girmesinden kaynaklanmaktadır. Ne var ki, bu cesur ruh haline rağmen, iktidarı fethedecek olan bizatihi solun kendisi değildir. Ordu ve „ilerici” subaylar iktidara iteklenecek, sol da böyle bir iktidardan kısmen yararlanacaktır. Bu, „madem iktidarı bütünüyle ele geçiremiyoruz, hiç değilse çeyreğine biraz el atalım” mantığıdır. Herhalde geçmişten önemli dersler çıkartmış Behice Boran’ın başkanlığındaki TİP hariç, solun bütünü bu oyuna kenarından köşesinden bulaşmıştır. Dev-Genç’lilerin 9 Mart gecesi uyumayıp, başlayacak askeri „sol” cunta hareketinin ardından Emniyet Sarayı’nı ele geçirerek, yeni iktidarın komiser ve polisleri olmaya adaylıklarını koymuş olduklarını düşünmek insanın elinde olmadan gülümsemesine yol açmaktadır.

Bu hikâye bitmez. Dönemler devam ettikçe, solun iktidara yürümek değil, iktidarlarla ya da iktidarcı muhalefet güçleriyle ittifak ve himaye arama politikaları da devam eder. 1970’li yıllarda da, sol, en keskin fraksiyonları da dahil olmak üzere, onca eleştirdiği ve beğenmez göründüğü CHP ve Ecevit’in himaye şemsiyesi altından çıkmamakta ısrar etmiştir. 12 Eylül darbesi karşısındaki boyun eğişin bir nedeninin de bu olduğunu düşünmek hiç de yanlış olmaz. 1980’lerde yenilmiş ve darbe yemiş solun en azından belli kesimleri, biraz da „acaba” diyerek, oldukça temkinli de olsa, içten içe Özal’ın ANAP’ından bile medet ummuştur.

Hele son dönemler. Bir kısım sol elde bayrak, Genel Kurmay’ın emir ve talimatları çerçevesinde yürüyüşlere katılırken, diğer bir kısım sol, AKP’nin „demokratlığı”na inanma eğiliminde olabilmiştir.

Şu ittifakçılık denen şey gerçekten solun köklü bir alışkanlığı haline gelmiş, açıkça görülüyor bu. Lenin’in, Bolşeviklerin iktidara gelmesinden sonraki işçi karşıtı, devlet kapitalizmi yanlısı ve baskıcı politikaları ne olursa olsun, özellikle devrime ilerleyen Rusya’da, 1917 yılı Lenin’inin çok değerli yanları da vardır: Menşeviği ile, Bolşeviği ile o zamanki solda var olan, burjuvaziyi destekleme, burjuva politik güçleriyle ittifak yapma politikalarını elinin tersiyle bir kenara itmesi, anarşistlerin sloganlarını, Sosyalist Devrimcilerin programlarını benimseme esnekliğini (ve belki de kurnazlığını) göstererek devrime doğru büyük bir dalga halinde ilerleyen ezilen işçi ve köylü kitlelerinin devrimci özlemlerini en azından iktidara gelinceye kadar ifade etmesi; politik güçler ittifakı yerine gerçek işçi ve köylü yığınlarının ittifakını koyması.

Sol, çok Lenin lafı eder de, 1917 yılının Lenin’ini gerçekten anlamaya hiç yanaşmaz. Belki de edinilmiş alışkanlıklar, tarihin derslerinden daha baskın çıkmaktadır.

24 Haziran 2008

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI