Solun Alışkanlıkları-II

İktidarlar ve İttifaklar

Sol açısından siyasal iktidar çok önemlidir. Marx ve Engels, toplumun dönüştürülmesi için öncelikle siyasi iktidarın ele geçirilmesinin gerektiğini belirtmişler, hatta bu yüzden, I. Enternasyonal’de, iktidarı toptan ve baştan reddeden Bakuninist muhalefetle esaslı bir şekilde kapışmışlardır. Lenin, bu „siyasi iktidar” teorisine yeni katkılarda bulunmuş, siyasi iktidarın ele geçirilmesinde ve elde tutulmasında „Öncü Parti”nin rolünü özellikle vurgulamıştır. Daha ileriki yıllarda, Mao zedung, „iktidar namlunun ucundadır” diyerek, iktidar için silahlı mücadelenin önemini vurgulayan katkılar yapmıştır.

Ne var ki, her teori, iki yanı kesen bıçak gibidir. „Siyasi iktidarın ele geçirilmesi” teorisi de, bir yandan siyasi iktidarın önemini vurgular, mevcut siyasi iktidarı ve devlet mekanizmasını yıkıp siyasi iktidarı ele geçirmek için hummalı bir faaliyeti körüklerken, bir yandan da halihazır siyasi iktidarlardan yararlanma, hatta zaman zaman onların karşısında eğilme veya halihazır iktidara alternatif bir diğer düzen içi muhalefeti destekleme eğilimini de doğurabilmiştir. Bu eğilim, solda, zaman zaman sınıfsal ittifaklardansa, siyasi ittifaklara daha çok önem verme tutumunu geliştirdiği gibi, „ittifak” adı altında halihazır iktidarlara yanaşma, hatta iktidardaki ya da muhalefetteki düzen içi güçlerden himaye arama türü politikalara da yol açabilmiştir.

Bu son belirttiğimiz himaye arama tutumunu Türkiye solunun tarihinde belirgin olarak görmek mümkündür. Örneğin sol, kendini güçsüz ve iktidardan uzak gördüğü ölçüde Kemalist diktatörlüğün himayesini aramayı alışkanlık haline getirmiştir. Tabii bunda, Komintern’in sağ-teslimiyetçi ittifak politikalarını teşvik etmesinin rolü de küçümsenemez. Sol, Kemalist diktatörlüğü desteklerken elbette genel progressif bakış açısından kaynaklanan gerekçelere de sarılmıştır. Kemalist diktatörlüğü Kürtleri ezerken destekleyen sol, Kemalistlerin „anti-feodal”, „burjuva demokratik”, „anti-emperyalist”, Kürtlerin ise „feodal”, „dinci” ve „emperyalizmle işbirliği eğiliminde” oldukları türü gerekçelere tutunmaya çalışmıştır.

Milli Şefin tek parti diktatörlüğü döneminde de solun iktidardan himaye arayışı devam etmiştir. O zamanki TKP önderlerinin, Nazi Almanya’sına direneceğini farzettikleri Türk ordusuna subay olarak katılmak için sıraya girdikleri hatırlardadır. TKP’nin legal olarak bastırdığı „En Büyük Tehlike” broşürü, Nazi’lere oldukça yakın politikalar izleyen İsmet Paşa diktatörlüğünü „anti-faşist” saflara davet ederken de aynı iktidara yamanma mantığının bir başka örneğini vermiş oluyordu. Dahası, o zamanın solcu akademisyenleri olan Behice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Milli Şefin Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’den himaye aramışlardır. Bu himaye arayışının sonuçları hazin olmuştur. Örneğin, bu öğretim üyelerinin çıkardıkları Yurt ve Dünya ve Adımlar dergileri, ırkçı ve anti-komünist sağcı akımın şiddetli baskısı altında olan Hasan Ali Yücel’in, bu dergilerin kapatılmasını, bu akademisyenlerden „rica etmesiyle” yayınına devam edemez olmuştur. Hani „sakalı kaptırmak” diye bir halk deyişi vardır ya, tam da öyle: „Bu dergilerin kapanması, resmi bir karardan önce, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in sözlü ihtarı ile oldu. Anlaşılan oydu ki, Yücel, bu dönemde devlet katında bir denge yaratmaya çalışıyor, Yurt ve Dünya ve Adımlar‘ın kurucularının geri çekilmelerini istiyordu… Hasan Ali Yücel 24 Şubat 1944’te… yayını bir süre kesmelerini ‚rica’ etmişti…” (Gökhan atılgan, Behice Boran, Yordam Kitap, 2007, s.73). Yine Gökhan Atılgan’dan aktaracak olursak, Behice Boran, bu „rica” üzerine dergileri nasıl kapattıklarını şöyle açıklıyor: „Adımlar‘ın 127 nci sayısı o gün öğleden sonra piyasaya çıkmak için hazırdı. Birkaç yüz lira zararı göze alarak bu nüshaları dağıtmadım ve derginin Mayıs sayısını da çıkarmadım.” (Age, s.74) Hasan Ali Yücel, solcu akademisyenlerin bu „özverisini” yeterli bulmayıp dergilerin kapatılması için başvuruda bulunur ve dergiler Bakanlar Kurulu kararıyla 16 Mayıs 1944’de resmen de kapatılır.

Hasan Ali Yücel, „devlet katında” denge sağlamak için bununla da yetinmemiş ve adı geçen DTCF öğretim üyelerine bir „ahitname” (bağlayıcı belge) imzalamalarını dayatmıştır: „Altında Behice Boran’ın da imzası olan bildiride, ‚Kemalizmin milliyetçi, halkçı, laik ve Cumhuriyetçi umdelerinin kayıtsız şartsız hizmetkârı olduğumuzu, bize tevdi edilmiş olan gençliği bu umdeler içinde yetiştirdiğimizi ve yetiştirmeye devam edeceğimizi, bu umdelerin mana ve değerine aykırı herhangi bir fikir ve kanaate şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da yer vermeyeceğimizi; Partimizin Değişmez Genel Başkanı İnönü’ye bağlılığımızı derin saygılarımızla bildiririz” (Age, s.74-75) yazılı ahitname Behice Boran ve arkadaşları tarafından, müttefikleri Hasan Ali Yücel’in zoru ve dayatmasıyla imzalanmıştır. Bu teslimiyete ve geri adımlara rağmen, Behice Boran ve arkadaşları, yine Hasan Ali Yücel ve Milli Şef iktidarı tarafından Bakanlık emrine alınıp öğretim üyeliğinden bilfiil el çektirilmekten kurtulamamışlardır.

Bu hikâyenin sonrası da var. Sabiha Sertel başta olmak üzere, Milli Şef diktatörlüğünün baskısından yılan solcu aydınlar bu sefer, Demokrat Parti’lilerle ittifaka girerler ve hatta ortak bir dergi (Görüşler) çıkartmaya bile girişirler. Öte yandan, „liberal” DP ile bu „demokratik” ittifak, sadece solcu aydınlarla da kısıtlı değildir. Başta Şefik Hüsnü Değmer olmak üzere TKP’liler savaş sonrası ortamda Türkiye’nin demokratik bir yönelişe girdiğine ve DP’nin ittifak yapılacak ya da himayesi aranacak bir güç olduğuna enikonu inanmış görünmektedirler (Şefik Hüsnü’nün bu konudaki tavrıyla ilgili olarak bkz. Age, s.95). Tabii, DP’nin ittifak ve himayesini arayan sol, on yıllık DP iktidarı döneminde, Atatürk ve Milli Şef dönemlerini bile aratacak bir baskıya maruz kalmış, zaten güçsüz olan TKP, bu dönemde devlet baskısıyla tamamen likide edilmiştir.

Bundan sonra sol, her zamanki alışkanlığıyla, hakim güçler içindeki DP karşıtı muhaliflerden ve ordudan medet umar hale gelmiştir. Hikmet Kıvılcımlı’nın, daha 27 Mayıs 1960 sabahı, yemeyip içmeyip, darbenin lideri görünümündeki Cemal Gürsel’e, darbeyi  destekleyen ve ona „tavsiyelerde” bulunan bir mektup yazması, bugünden bakılınca iyice ironik görünmektedir.

Solun ittifakçılık ve himayecilik alışkanlığı, 27 Mayıs sonrası dönemde daha da koyulaşmıştır. Bu seferki ittifakçılık ve himayecilik, iyice zayıf olmaktan doğan bir savunmacılıktan değil, 27 Mayıs sonrası ortamda solun yeni bir cesaret ve atılım kazanıp „iktidarın fethi” ruh haline girmesinden kaynaklanmaktadır. Ne var ki, bu cesur ruh haline rağmen, iktidarı fethedecek olan bizatihi solun kendisi değildir. Ordu ve „ilerici” subaylar iktidara iteklenecek, sol da böyle bir iktidardan kısmen yararlanacaktır. Bu, „madem iktidarı bütünüyle ele geçiremiyoruz, hiç değilse çeyreğine biraz el atalım” mantığıdır. Herhalde geçmişten önemli dersler çıkartmış Behice Boran’ın başkanlığındaki TİP hariç, solun bütünü bu oyuna kenarından köşesinden bulaşmıştır. Dev-Genç’lilerin 9 Mart gecesi uyumayıp, başlayacak askeri „sol” cunta hareketinin ardından Emniyet Sarayı’nı ele geçirerek, yeni iktidarın komiser ve polisleri olmaya adaylıklarını koymuş olduklarını düşünmek insanın elinde olmadan gülümsemesine yol açmaktadır.

Bu hikâye bitmez. Dönemler devam ettikçe, solun iktidara yürümek değil, iktidarlarla ya da iktidarcı muhalefet güçleriyle ittifak ve himaye arama politikaları da devam eder. 1970’li yıllarda da, sol, en keskin fraksiyonları da dahil olmak üzere, onca eleştirdiği ve beğenmez göründüğü CHP ve Ecevit’in himaye şemsiyesi altından çıkmamakta ısrar etmiştir. 12 Eylül darbesi karşısındaki boyun eğişin bir nedeninin de bu olduğunu düşünmek hiç de yanlış olmaz. 1980’lerde yenilmiş ve darbe yemiş solun en azından belli kesimleri, biraz da „acaba” diyerek, oldukça temkinli de olsa, içten içe Özal’ın ANAP’ından bile medet ummuştur.

Hele son dönemler. Bir kısım sol elde bayrak, Genel Kurmay’ın emir ve talimatları çerçevesinde yürüyüşlere katılırken, diğer bir kısım sol, AKP’nin „demokratlığı”na inanma eğiliminde olabilmiştir.

Şu ittifakçılık denen şey gerçekten solun köklü bir alışkanlığı haline gelmiş, açıkça görülüyor bu. Lenin’in, Bolşeviklerin iktidara gelmesinden sonraki işçi karşıtı, devlet kapitalizmi yanlısı ve baskıcı politikaları ne olursa olsun, özellikle devrime ilerleyen Rusya’da, 1917 yılı Lenin’inin çok değerli yanları da vardır: Menşeviği ile, Bolşeviği ile o zamanki solda var olan, burjuvaziyi destekleme, burjuva politik güçleriyle ittifak yapma politikalarını elinin tersiyle bir kenara itmesi, anarşistlerin sloganlarını, Sosyalist Devrimcilerin programlarını benimseme esnekliğini (ve belki de kurnazlığını) göstererek devrime doğru büyük bir dalga halinde ilerleyen ezilen işçi ve köylü kitlelerinin devrimci özlemlerini en azından iktidara gelinceye kadar ifade etmesi; politik güçler ittifakı yerine gerçek işçi ve köylü yığınlarının ittifakını koyması.

Sol, çok Lenin lafı eder de, 1917 yılının Lenin’ini gerçekten anlamaya hiç yanaşmaz. Belki de edinilmiş alışkanlıklar, tarihin derslerinden daha baskın çıkmaktadır.

Gün Zileli
24 Haziran 2008

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI