Grev Kırıcı!

Daha küçük yaşta benimsediğimiz bazı toplumsal değerler, bazı ahlâk kuralları vardır. Örneğin okulda sınıfın ortak olduğu bir eylemi öğretmenlere gammazlayanlara “ispiyon” denirdi, bu ispiyonlar öğrenci kitlesi tarafından sevilmez, hor görülürdü. Birlikte girişilen bir eylemde oyunbozanlık yapanlara da iyi gözle bakılmadığını hepimiz biliriz. İşçi sınıfı mücadelesinde de “grev kırıcılık” çok ayıp bir şeydir. Üstelik bütün dillerde böyledir bu.

1970’li yılların iç savaş ortamında sağ eğilimli beş işçinin bir sol örgütün mensupları tarafından “grev kırıcı” oldukları gerekçesiyle kurşuna dizilmesi, o dönemde solun şirazesinden çıktığının ve “grev kırıcılığa” karşı mücadele adı altında “işçi kıyıcılığa” girişmenin, solla da insanlıkla da ilgisi olmayan bir suç olduğunun açık göstergesiydi. Ne var ki, Aydınlık gazetesinin bununla mücadele etmek adına sol bir örgütün mensuplarının adlarını, olayı gerçekleştirdikleri iddiasıyla polise ihbar etmesi, bu yanlış eylemi bile gölgede bırakan bir yanlışlık ve ayıptı. Hele hele 1980 yılı Şubat’ındaki İzmir-Tariş grevi sırasında Aydınlık hareketinin “yurt savunması” adına (Havariler -2002, İletişim- adlı kitabımda ayrıntıları anlattığım bu grev kırıcı eylemi bizzat yönettiğimi de belirtmeliyim burada) doğrudan grev kırıcılığa girişmesi, o dönemki yanlış siyasetlerin varacağı doruk noktasını işaret eder. Anlayacağınız, 1970’li yılların hercümerçi içinde sol örgütlerin çoğunun gözü kararmış ve “grev kırıcılıktan” “işçi kıyımına”, “ihbarcılıktan” “devrimci katline” kadar gerçek anlamda çok sayıda suça bulaşmışlardır.

Şu anda çevirmekte olduğum Jan Valtin’in Out of the Night (2004- Ak Press) adlı kitabının kimi bölümleri bana sözünü ettiğim geçmişteki acı olayları anımsattı yeniden. Daha da önemlisi, uğrunda mücadele edilen davaların, gün gelip bu mücadele için canını verecek ölçüde fedakâr insanları nasıl yanlış yollara sürüklediğini, onları amaçlarının tam tersi yönlere sevk ettiğini düşündürdü. İşte Valtin’in anlatımı:

“1931 yılının ilk aylarında yürürlüğe koyduğumuz grev dalgası, Nazilerin değirmenine su taşıdı. Madenciler, Ruhr, Saksonya ve Silezya’da greve gittiler. Benim bölgemde, sahil boyunca rıhtım işçileri izledi onları… O sıralar Hamburg ve Bremen, Sovyet ticaret denizciliğinin en önemli ara limanıydı. Özel bir temsilci, bize Rus gemilerinin grevden muaf tutulması talimatını getirdi. Bu Parteibefehl‘di (Parti emri, ÇN). Böylece dok işçilerinin grevi başladığında, Sovyet bayrağı taşıyan gemilerin dışındaki tüm gemiler grevden etkilendi. Grev komitemiz, diğer ülkelerin gemileri felç olmuşken, Rus gemilerine yükleme işlemini yerine getirecek özel bir yükleme grubu oluşturdu. Grevciler kitle halinde protesto ettiler bunu. Nazi ajitatörler fırsatı kaçırmadılar: ‘Sovyetler Birliği grev kırıcılığı örgütlüyor! İşçiler açlık içindeyken, komünistler Sovyet gemilerinden ücret alıyor! Komünist Partisi, Sovyetler Birliği’nin çıkarlarını, Alman proletaryasının ekmek davasından üstün tutuyor!’

“Çoğumuz, Sovyet hükümetinin Almanya’daki en grev kırıcı firmaya dönüşmüş olmasından içten içe rahatsızdık. Fakat Parti liderlerimiz uzlaşmaz bir tutum içindeydi. ‘Orak çekice karşı greve giden’ diyorlardı, ‘Beş Yıllık Planı sabote eder ve ilk sosyalizm ülkesine ihanet eder!’ Bu karara karşı çıkan grevci işçiler toplantılarda dövüldüler, Kızıl Cephe müfrezeleri tarafından sürülüp atılarak Hitlercilerin kucağına itildiler.” (s.226-227)

“Kıyı işçilerinin Norveç sahilleri boyunca grevde olduğunu öğrendik. Buna rağmen biz, Sovyetler Birliği’nin kağıt hamurlarını gemiye yüklemek zorundaydık. Beş Yıllık Plan grev falan dinlemezdi. O, bekleyemezdi. Oslo’daki Sovyet temsilciliği, Norveç Komünist Partisi aracılığıyla, Lososi‘ye kâğıt hamurlarının grev kırıcı işçilerce yükletilmesini ayarlamıştı. Fakat Pioner‘deki adamlarım, grev kırıcılarla birlikte çalışma fikrinden hoşlanmamışlardı. Mürettebatımı, bu grevin kapitalistlere karşı olduğuna, Sosyalizmin Anavatanına karşı olmadığına ikna edebilmek için saatlerce konuşmam gerekti onlarla. Yalnızca üç Rusun umurunda değildi ne olup bittiği. Tuhaftır ki, komutam altındaki grubun en az sınıf bilincine sahip üyeleri onlardı.” (s.242-243)

Meğer en büyük grev kırıcı, uğruna mücadele ettiğimiz sosyalizmin 1930’lu yıllardaki “anavatanı” olarak bilinen, Stalin’in Sovyet Rusya’sıymış. Tariş olayları sırasında Sovyetlerin geçmişteki bu eylemlerinden haberdar olsaydık, grev kırıcılığımızı daha bir göğsümüzü gere gere savunurduk.

Her neyse. İnsan bir olayın tarihteki çok daha büyük örneklerini öğrenince, görece küçük olanlar önemini kaybediyor. “Grev kırıcı” diye vurulan işçilere de, “grev kırıcılığa” karşı mücadele ettiklerini sanan solculara da gerçekten yazık olmuş!

Gün Zileli
10 Şubat 2008

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI