AYYUK – No.9, 5 Aralık 2007

——————
AYYUK
——————

No.9, 5 Aralık 2007

(Yanlışların Ayyuka Çıktığını hissettikçe çıkar)

Anarşizmin Sorunları Tartışması:

Uzun bir aradan sonra Ayyuk’un 9. Sayısını çıkarıyoruz. Dergimize gelen, aşağıda okuyacağınız yazı, bizi bu sayıyı çıkartmaya ve „Anarşizmin Sorunları Tartışması“nı başlatmaya teşvik etti. Bu konuda bir şeyler yazmak isteyen arkadaşlara sayfalarımız açıktır. Bu konuda yeni tartışma yazıları geldikçe, yeni sayılar çıkartmamız söz konusu olacaktır. Yazılarınızı aşağıdaki eposta adresine yollayabilirsiniz:

Ayyukdan@hotmail.com

Anarşizmin Sorunları!

1980’li yılların başlarında sosyalizmin ya da bir başka deyimle Marksizm-Leninizmin bunalımı had safhaya ulaşmıştı. 20. yüzyılın başlarında devlet yönetmek gibi ağır yüklerin altına giren Marksist-Leninist ideoloji, sonuç olarak bu ağır yüklerin altından kalkamayarak otuzlu yıllardan itibaren bir bunalıma girdi, bunalım elli yıl boyunca çeşitli dalgalanmalarla giderek ağırlaştı ve 21. yüzyıla yaklaşılırken çöküşle sonuçlandı.

1980’li yılların başlarında bunalımı yakından hisseden ve yaşayan genç devrimciler olarak sosyalizmin ya da Marksizm-Leninizmin bunalımına gerçekten bir çare, bunalımdan bir çıkış yolu bulma umuduyla sosyalizmin sorunlarını araştırmaya ve tartışmaya girişmiştik. Bunalımın tepesinde oturan Marksist-Leninist örgütsel yapılar bu çabaya derhal muhafazakâr tepkiler göstermiş ve bu tür çabaları “kapitalizmi iltihak” etmekle suçlayarak bastırmaya girişmişlerdi. Sonucu hepimiz biliyoruz, burada uzun uzun tartışmaya gerek yok. Sorunların üzerine yürümeye cesaret edemeyen, hatta giderek bu sorundan beslenen tüm yapılar eninde sonunda yıkılmaya ya da yozlaşmaya mahkûmdur.

Bugün, oldukça güç kaybetmiş ve marjinalize olmuş dünya devrimci hareketinde belli ideolojik yönelimler hâlâ devrimci iddialarını  sürdürmektedirler: Anarşizm, devrimci ve özgürlükçü Marksizm, sol komünizm vb. gibi.

Ben bu yazıda, anarşizm üzerinde durmak istiyorum. Anarşizm, mutlak özgürlükçü ve devlet yönetme gibi ağır yükler altına girmeyi reddeden yönelimiyle, bugün radikalleşen ve kapitalizme alternatif devrimci bir çıkış arayan insanlara umut verme özelliğini sürdürebilmektedir. Ne var ki, yirminci yüzyılın başında insanlığın geniş kesimlerinin gözlerini kamaştıran dünya devrimi ve sosyalizm umutlarının çökmesinin getirdiği hayal kırıklığının anarşizmi de belli ölçüde etkilemesi olgusunu bir yana bıraksak bile, kendi iç zaaflarının, anarşizmi de bir bunalımın eşiğine getirdiğini, hatta böyle bir bunalımın gelişmekte olduğunu görmek gerekir. O zaman, aynı 1980’lerin başında Marksizm-Leninizmin bunalımının üzerine yürümeye cesaret edildiği gibi, bugün de anarşizmin bunalımının ve sorunlarının üzerine gitmeye cesaret etmek gerekmez mi?

Nedir anarşizmin bu iç zaafları? Bu oldukça kapsamlı bir konudur ama ben ilk elde aklıma gelenleri burada kısaca sıralamaya ve özetlemeye çalışayım:

Anarşizm, nasıl bir toplumsal örgütlenme gerektiği sorusuna açık seçik bir yanıt verememektedir. Daha doğrusu şöyle açayım: anarşizm, aynı Marksizm-Leninizm gibi, ayrı bir ideolojik örgütlenmeye, yani anarşistlerin “öncü” örgütlenmesine taraftar mıdır, değil midir? Eğer taraftar değilse, nasıl bir örgütlenme önermektedir? “İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” düsturuna göre, ezilenlerin özörgütlenmesi mi gerçekleştirilecektir, yoksa anarşistler kitlelerden ayrı kendi özörgütlenmelerine de sahip olacaklar mıdır? Eğer kitlelerin özörgütlenmesi işin esasıysa, anarşistlerin bunun gerçekleştirilmesindeki rolü ne olacaktır, ne olmalıdır, bu nasıl gerçekleştirilecektir? Anarşistler, ne teorik planda, ne de pratikte bunlara net yanıtlar verebilmiş ya da uygulamada gösterebilmişlerdir.
Bugün Türkiye’de de gözlendiği gibi, Marksist-Leninist örgütlerin katı hiyerarşisinden kaçan genç devrimciler anarşizme ilgi duyma sürecine girmişlerdir. Ne var ki, anarşistler, bu genç devrimcileri devrimci mücadeleye sevk edecek araçlardan ve örgütlenmeden yoksundurlar. Bu durum, Marksist-Leninist marjinal örgütlerle, anarşist küçük “prenslikler” arasında yer alan, anarşist iddialı olmakla birlikte, aslında Marksist-Leninist, katı ve hiyerarşik örgütlenmeyi kendine model alan AGF gibi bazı grupları doğurmuştur. Bu gruplar, Marksist-Leninist-Stalinist örgütlerden kopan ve anarşizme yönelen genç devrimcileri kolayca istihdam edebilmektedirler. Çünkü, gerek sekter ideolojik yaklaşımlarıyla, gerekse katı, hiyerarşik örgütsel yapılarıyla ve tek şef diktatörlüğüne dayanan yönelimleriyle bu örgütler, anarşizm eğilimine giren genç devrimcilerden herhangi bir bilinç yükselmesi talep etmemektedirler. Daha önce dahil oldukları Marksist-Leninist yapılarda aldıkları eğitim ve edindikleri alışkanlıklar, bu gençlerin bu yapılara kolayca dahil olmasını sağlamaktadır. Ne var ki, bu geçici bir durumdur. Bu tür gruplara hiçbir bilinç yükseltme zahmetine girmeden dahil olan bu insanlar, bir süre sonra, bu örgütsel yapının, koptukları Stalinist örgütten pek de farklı olmadığını görmenin rahatsızlığını yaşamakta ve bunların bir kısmı, bu sefer bir adım daha atıp, bu tür örgütlerden de yeniden kopmakta ve anarşist harekette potansiyellerini değerlendirebilecekleri yeni örgütsel yapılar aramaktadırlar. Ne var ki, bu arayış boşuna olmaktadır. Çünkü, küçük sektler ve “prenslikler” dışında gerçekten sorumluluk alabilecekleri bir örgütsel yapı yoktur bugün anarşist harekette.
Anarşizmin, katı hiyerarşik ve merkeziyetçi örgütsel yapıları ve bu tür örgütlenme girişimlerini haklı olarak reddetmesi, aynı zamanda onun örgütlenme alanındaki handikabını da oluşturmaktadır. Merkezi yapılar katılaşır ve giderek taşlaşır, sonunda tek kişi despotluğunun aygıtı halini alır. Anarşizmin bu tür örgütsel yapıları reddetmesi, özinisyatife dayanan doğrudan eylem ve kampanya örgütlenmelerini teşvik etmesi, bu tür hiyerarşik yapıları defetmenin avantajını oluşturmanın yanısıra, anarşizmin en umulmadık yerlerde özinisyatife dayanarak yayılması gibi bir avantajı da getirir. Ne var ki, her kolayca yayılma, aynı zamanda dağılmanın ya da dağınıklığın da başlangıcıdır. Gökyüzünde yüzen bulut kümelerini bir süre seyrettiğimizde bunu rahatlıkla görürüz. Bulut önce gökyüzünde alabildiğine yayılır, sonra da ufalanıp dağılır ve gökyüzünde görünmez olur. İşte handikap buradadır. Yayılmak iyi, dağılmak ve dağınıklık içine girip buharlaşmak kötüdür. Bu bir yana, anarşizmin, merkezi ve hiyerarşik yapılardan uzak durma ihtiyatlılığı, bu sefer anarşizmin başına başka bir belâ açar. Örgütlenmenin kendiliğindenciliğe dayanması, küçük “prenslikleri” ve eleştirilmesi mümkün olmayan görünmeyen (“invisible”), sorumsuz yeni diktatörleri ya da klikleri doğurur. Bir yerde bir komite ya da yönetim kurulu varsa, en azından sorumludur ve kimi eleştireceğimizi ya da devireceğimizi biliriz. Görünmeyen klik ve diktatörler, katı örgütsel yapılardaki klik ve diktatörler kadar, hatta bir bakıma onlardan daha tehlikelidir. Görünüşte herkes eşit gibidir, ama arka planda, Orwell’in Hayvanlar Çiftliği’nde belirttiği gibi birileri “daha fazla eşit”tir. Görünmez yöneticiler sorumlu değildir, bu yüzden eleştirilerin muhatabı da değillerdir ve gerçeklikte, küçük “prensliklerini” dilediklerince yönetebilmektedirler.
Yukarda tanımladığım bu duruma bağlı olarak, anarşizm, toplumsal olaylara müdahil olmakta bir iradeden yoksun kalmakta ve gevşeklik neredeyse anarşizmin genel özelliği halini almaktadır. Toplumsal bir devrim mücadelesinin irade gerektirdiği ise bir gerçektir. Kitlelerin iradesi zaten genel geçer sistemler tarafından teslim alınmıştır. Anarşizmin, bu iradesizliğe örgütsel gevşeklik ve sorumsuzlukla katkıda bulunması ne devrime, ne de kitlelerin devrimcileşmesine bir katkıdır, tam tersine.

Anarşizmin, daha çok örgütsel alandaki sorunlarına ilişkin ilk elde aklıma gelenler bunlar. Sorunları irdeleme çabasının başlatılmasına küçük bir katkısı olur mu bu satırların, bilemiyorum.

G. Z.

3 Aralık 2007

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI