Duydum ki Unutmuşsun…

Açık Gazete’den çekilme yazısını yazarken tartışmayı uzatmak niyetinde değildim, bunu da yazıda belirtmiştim zaten. Ne var ki, yazımın altına sevgili Faruk Eskioğlu’nun ve sevgili Ali Haydar Nergis’in yazdığı yorumlar, birkaç nokta üzerinde durmamın zorunlu olduğunu düşündürdü bana.

Reel dünyanın oldukça dışında yaşadığımdan, bazı şeyleri algılayamıyorum ya da geç algılıyorum sanırım. Ve görüyorum ki, gençliğimde değer verilen nice şeyler değerlerini yitirmiş ya da unutulup gitmiş.

Bunların başında da galiba özgürlüğe verilen değer geliyor. Biz 1960’ların gençleri, tüm yanılgı ve hatalarımıza rağmen özgürlüğümüze çok düşkündük. Özgürlük karşıtı bir şeyi algıladığımız zaman başkaldırıverirdik anında. Algılayabilmişsek tabii ki. 1970’li yıllarda bu özgürlük aşkı, “parti aşkına” dönüştükçe geri plana itildi. Ama yine de onu hiç unutmadık.

Gelelim bugüne. İhbarcı bir savcı yardımcısı kalkıyor, Açık Gazete’ye fikrini yazan bir hanımı ve onun yorumunu yayımlayan yayıncıyı Cumhuriyet savcılığına ihbar etmekle tehdit ediyor açıktan açığa. Eskiden ihbarcılık çok utanılacak bir şeydi. Sadece solcular arasında değil, halk arasında da öyleydi. 12 Mart’ın ünlü “sayın muhbir vatandaş”ı herkesin alay konusuydu. Kimin aklına gelirdi, sayın muhbir vatandaşların aramızda parlak “Atatürkçüler” olarak göğüslerini gere gere dolaşacakları.

Atatürkçü muhbir vatandaşımızı geçelim. Editörümüz Faruk eskioğlu ne yapıyor? İhtarı alır almaz, birdenbire aklına “vatandaş arasında kin ve husumet yaratmamak gerektiği” geliveriyor ve Ramize Şen’in yazısını alelacele kaldırıyor. Bana soracak olursanız, vatandaş arasında kin ve husumet yaratan, Ramize Şen değil, sayın muhbir vatandaşımızdır. Çünkü bu şahsiyetin gözünü, okuduğunu anlayamayacak ya da akıl süzgecinden geçiremeyecek kadar kin ve nefret bürümüştür. Ne demişti Ramize Şen? Atatürk heykellerinin fabrikasyonunu eleştirmişti. Yazı yayından kaldırıldığı için yeniden bakma olanağımız yok ne yazık ki, ama benim anladığım kadarıyla bunu söylemişti. “Suçu” bundan ibaretti.

Şimdi şöyle bir bakalım. Gerçekten de nedir bu Atatürk heykelleri enflasyonu? Bu eleştirilemeyecek mi yani? Bunu eleştirmek halk arasında kin ve nefret duyguları uyandırmak mı oluyor? Buna, Atatürk bağnazlarını kışkırtmak desek daha doğru değil mi? Ayrıca halkta hiç de öyle bir bağnazlık yoktur. İstanbul’da, Kartal’a giden ana yol üzerindeki Atatürk heykelleri fabrikasını çoğumuz biliriz. Burada inmek isteyenlerin “Beton Kemal’de inecek var” dediğini de biliyor muyuz peki? Halkın ironi duygusu, Atatürk gerçekliği ile alâkası olmayan bu betonculuğu böyle alaya alıvermiştir işte. Muhbirimize, oralarda dolanıp birkaç “suçlu” daha yakalamasına fırsat verdiğim için biraz da endişeliyim aslında bunları yazarken.

Her neyse. Son bir iki nokta kaldı. Onları da yazayım bari. Muhammed’in karikatürlerini yayımlamamak da aynı bağznazlığa boyun eğmektir. Danimarkalılar İslam bağnazlığına boyun eğmişlerse çok büyük hata yapıp geleneksel özgürlükçülüklerini bir kenara bırakmışlar demektir.

Ali Haydar arkadaş, her zamanki iyi niyetiyle, “biz bırakıp gidersek” ne olacak diye soruyor. Benim yazılarım okunmazsa bu büyük bir kayıp değildir. Ama özgürlük, bağnazlığa kurban edilir ve üstelik buna ses çıkarılmazsa işte bu büyük bir kayıptır.

Yarım özgürlük, eksik özgürlük diye bir şey yoktur. Özgürlük ya vardır ya da yoktur. Eksik özgürlük, özgürlüğün yokluğunu gözlerden saklamak için yapılmış bir karartmadır.

Nedense yukardaki şarkı sözleri takıldı biraz önce dilime.

Duydum ki, unutmuşsun özgürlüğün tadını…

Gün Zileli
1 Kasım 2007

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI