Bir Diğer Sol Okuma

Ergun Aydınoğlu, Türkiye Solu (1960-1980),
Versus Kitap, Mayıs 2007

Ergun Aydınoğlu’nun Türkiye solunun kritik yirmi yılını inceleyen kitabını esas olarak iki bölümde ele alacağım: birincisi, 1971 gerilla hareketinin ve onun devamı sayılabilecek 1974 sol hareketinin incelenmesi ve eleştirisi; ikincisi, 1960’lar solu, Yön, TİP, MDD hareketlerinin incelenmesi.

Tarihsel sıranın bu tersine çevrilmesinin başlıca nedeni, birinci bölümde Aydınoğlu’nun katıldığım tahlillerinin daha ağırlıkta olmasıdır. İkinci bölümde de Aydınoğlu’na esasta katıldığım bölümler epeyce ağırlıktadır, ancak Stalinizm, Stalin sonrası Sovyetler Birliği, MDD ve kapitalist olmayan kalkınma yolu tahlillerinde, ayrıntılara dikkat eden Aydınoğlu gibi bir yazarda ummadığım ölçüde düzleyici bir mantık gözlediğim için, bu konuları biraz tartışma ihtiyacı duyuyorum.

– I –

’71 Gerilla Hareketi

Aydınoğlu’nun tahlillerinde işçi sınıfı hareketinin siyasallaşması ve siyasal bir hareket olarak örgütlenmesi doğru ve haklı olarak önemli bir yer tutuyor. Bu yüzdendir ki, yine haklı olarak 1961-67 TİP dönemini hareketin zirvesi olarak görüyor:

“Türkiye solunun örgütsel alanda altın çağını 1961-67 arasında yaşadığı söylenebilir. Bu dönemde Türkiye’de, sendikacılar tarafından kurulmuş, sol aydınların önemli bir kesimini kucaklamış, ulusal ölçekte siyaset yapan, ülkenin siyasi gündemini etkileyen bir örgütlenme olarak TİP, bir daha asla ulaşılamayacak bir zirveyi temsil eder.” (s.269)

Solun bugünkü toplumsal yok oluşunun nedenlerini, askeri darbenin yıkımında, sosyalizmin dünya çapındaki itibar kaybında ya da neo-liberal ekonomi politikalarından çok, solun kendi iç krizinde ve tıkanmalarında aramak gerektiği (s.26) doğru tespitinden yola çıkan Aydınoğlu, günümüzde de destanlaştırılmaya devam edilen 1971 hareketinin, bugüne kadar rastlamadığım ölçüde cesur ve radikal bir eleştirisine girişmektedir. Aydınoğlu, 1971 gerilla mücadelesinin başlatılma gerekçelerini teker teker ele alıp incelemekte ve bunların geçersizliklerini göstermektedir:

“… solun silahlı mücadelesi, baskılara karşı bir tepki olarak ya da başka bir ifadeyle ülke siyasal koşullarının dayatmasıyla değil, kriz içindeki solun kendi çözümsüzlük ve açmazlarından kaynaklanmıştır.” (s.257)

“Türkiye’nin 1970-1971 yıllarında yaşadığı siyasal kriz ve sosyal hareketlilik düşünüldüğünde gerilla mücadelesi, siyasal açıdan sadece bir şaşkınlık olarak tanımlanabilir. Bu silahlı kalkışmayı, Türkiye’nin o günkü siyasal-sosyal koşulları ile açıklamak ve haklı göstermek olanaksızdır.” (s.259)

“Sol kadroların son derece küçük bir azınlığını peşinden sürüklemiş olması ve süreksizliği bir yana, soğukkanlı bir şekilde yaklaşıldığında, 1971-1972 silahlı mücadele deneyinin ciddiye alınabilecek bir siyasal gerekçesi olmadığı da rahatlıkla görülebilir… o dönemin Türkiye’si, sol açısından diğer mücadele araç ve yöntemlerinin bir kenara bırakılmasını gerektiren koşulları yaşamamaktadır.” (s.260)

“Oysa bu dönemin silahlı eylemcileri, hasımlarını kaçındıkları bir mücadele alanına değil, tersine tercih edecekleri bir mücadele alanına çekmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında 1971-1972 gerilla hareketinin, siyasal naifliği bir yana, askeri açıdan da ciddiye alınabilecek bir yanının olmadığı söylenebilir.” (s.261)

“Bu koşullarda radikal bir askeri darbeyi önleyen ordunun, sola ve sosyal harekete saldırısının boyutlarını ve başarısını belirleyecek olan sadece generallerin kararlılığı değildir. Bunda solun siyasete müdahale tarzının da büyük etkisi olacaktır. İşte bu anlamda 1971’in gerilla eylemleri, 12 Martçı generallere, sola yönelik şiddetli bir saldırıya geçmenin olanaklarını sağlayacaktır. Diğer bir ifadeyle solun silahlı mücadele girişimi, 1971-1972 yıllarında sadece egemen kesimler içinde yaşanan hegemonya mücadelesinde değil, bizzat sola karşı bir sindirme kampanyasının uygulamaya konulmasında da ustalıklı bir tarzda kullanılmıştır.” (s.262)

“Tüm cumhuriyet tarihi boyunca olduğu gibi o dönemin Türkiye’sinde de, kırda mülkiyet ilişkilerini kökünden değiştirecek bir sosyal çatışma potansiyeli mevcut değildir. Çünkü ortada toprak uğruna radikal bir mücadele potansiyeli taşıyan ve bunun göstergelerini ortaya koyan bir köylülük yoktur. Oysa kır gerillası gibi keskin bir mücadele yöntemi, ancak böylesi bir sosyal sınıf çatışması temelinde anlamlı olabilir. Türkiye’nin 1960’ların ikinci yarısında şahit olduğu köylü hareketlilikleri, toprak mülkiyetinde temelli bir dönüşümü hedefleyen topraksız köylülerin değil, ürünlerine devletten daha uygun fiyat isteyen küçük üreticilerin eseridir.” (s.263)

“En nihayet, 1971-1972 silahlı mücadelesini – sık sık iddia edildiği gibi – solun o dönemde yaşadığı silahlı saldırılara karşı bir savunma refleksi olarak görmek de olanaksızdır… Dev-Genç’liler, silahlı öz-savunmaya zorunlu bir şekilde girdikleri halde, daha sonra silahlı mücadeleyi tamamen iradi bir şekilde seçmişlerdir… 1960 sonlarında silahlı saldırılarda yaşamını yitiren sol militan sayısı onlarla ifade edilirken, 1974 sonrasında bu sayı binleri bulur. Buna rağmen sol örgütler tercihlerini, silah dışı siyasal mücadele araçlarını kullanmak doğrultusunda yapmışlardır.” (s.263-264)

“Görüldüğü üzere Türkiye’nin 1971-1972 yıllarında yaşanan gerilla mücadelesinde neredeyse anlamlı hiçbir şey yok gibidir. Bu anlamsızlık ancak, solun içinde bulunduğu kriz ve çıkmazlar dikkate alındığında anlaşılır hale gelebilir. Gerçekte silahlı mücadele, Dev-Genç kadrolarının varlığını şiddetle hissettikleri siyasal görevler karşısında çaresizce gerileyişidir.” (s.264)

“Dev-Genç kadrolarının mevcut nesnel siyasal görevler karşısında gerileyişleri… bir ileri kaçış tarzında gerçekleşecektir. Genç devrimciler, solun içine girdiği kriz nedeniyle, hem içinde bulundukları mevzilerde (öğrenci derneği, gençlik örgütlenmesi, TİP) dövüşemiyorlar, hem de geri çekilmek istemiyorlardı. Bu koşullarda ileri doğru bir kaçışı deneyeceklerdi. Bu açıdan silahlı mücadele, üstlenilemeyen siyasal görevlerden kurtulma çabasıdır.” (s.265)

“1971-1972’in silahlı mücadele eylemleri, sadece uğruna mücadele verildiği söylenen halk kesimlerinde değil, solun bütününde de büyük bir şaşkınlığa yol açar… bir grup genç devrimcinin ilan ettiği silahlı mücadelenin ciddiye alınması, solun aktif siyaset yapan kadrolarında muazzam bir daralma anlamına gelecektir; ve sol açısından bunun tercih edilecek bir yanının olmaması gerekir… O dönemde silahlı eylemlere girişen dar bir kadro dışında, solun geniş kesimleri, sol siyasal mücadeleyi birkaç yüz militanın tekeline bırakacak bir kalkışmayı ciddiye almamıştır… Sola sempati duyan geniş halk kesimleri, muhtemelen bu gençlerin niye silaha sarıldığını anlamamıştır.” (s.265-266)

“1971’in son derece dar bir kesimi kapsayan silahlı örgütlenmeleri… ülke siyasi gündemini etkileyemeyen ve dahası, asgari bir demokrasi kültüründen bile yoksun siyasi sektlerden ibarettir. Kısacası Dev-Genç kuşağının ‘örgüt yaratıcılığı’nın, solun olumlu örgütsel geleneklerini neredeyse tamamen ortadan kaldırdığı söylenebilir.” (s.270)

Bu bahsi bitirirken, Ergun Aydınoğlu’nun, ’71 gerilla mücadelesini körükleyen en önemli kaynaklardan birine yeterince ağırlık vermediğini düşündüğümü belirtmeliyim. Bu kaynak, toplumsal bellekte henüz tazeliğini koruyan 1959 Küba Devriminin, Che Guevara’nın 1967 yılında öldürülmesinin ve Latin Amerika gerilla mücadelelerinin devrimci gençlerde yarattığı romantik ve coşkulu ruh halidir. Öyle sanıyorum ki, bu ruh hali, aynı zamanda 1968 sonrasının ruhudur ve gençlerin aceleci ve kolaycı bir silahlı mücadele deneyimine girmelerinde neredeyse belirleyici olmuştur. Aydınoğlu’nun saydığı diğer nedenlerin hepsi, “ileri kaçış” vb. hep bu dönem ruhuyla ortam ve can bulabilmiş, böylesi bir toplumsal çılgınlık bu sayede soldaki binlerce insana mantıki görünebilmiştir.

’74 Solu Üzerine Bazı Saptamalar

1971 solunu böylesine radikal biçimde eleştiren Ergun Aydınoğlu, aynı bakış açısıyla 1974 solunun özellikleri hakkında da dikkati çekecek saptamalarda bulunmaktadır. Bu saptamaların başında, ’74 solunun tüm fraksiyonlarıyla birlikte neredeyse tamamının milli demokratik devrimci (MDD’ci) olduğu gelmektedir:

“…MDD’nin sol kadrolarca bu reddi ile, gerçekte Stalinci demokratik devrim programının versiyonlarından sadece birisi reddedilmektedir. Eskiyen, reddedilen, radikal subayların önderliğini öngören versiyondur. Oysa 1974 sonrasının sol hareketlerinin programlarına bakıldığında hemen hepsinin, Stalinci demokratik devrim programının temel özelliklerini koruduğu görülür.” (s.303)

Aydınoğlu, solun strateji ve programına ilişkin bu temel saptamadan sonra, 1960’larla kıyaslandığında muazzam bir kitleselleşme yaşayan ama bu kitleselleşme ölçüsünde de parçalanmış solun, 1960’lara göre olumsuzluklarına ve eksikliklerine şöyle değinmektedir:

“1974-1980 solunun 1960’lar solundan bir diğer önemli farklılığı da aydın kıtlığıdır. Bir önceki on yılın solunu, aydınları saran güçlü siyasallaşma ve radikalleşme dalgasından bağımsız düşünmek mümkün değildir. Yön dergisi ve Türkiye İşçi Partisi, radikal düşüncelere yönelen aydınlar için büyük bir çekim kaynağıdır… 1974 sonrasında ise, aydınların aktif sol siyasetten çekildikleri gözlenir… Solcu aydınların ezici bir çoğunluğu, artık sol örgütlerde yer almamaktadır.” (s.338-339)

“1960’lı yıllarda ve 1974 sonrasında gerçekleştirilen teorik çalışmaların pedagojik ve siyasal işlevi neredeyse taban tabana zıttır. 1960’lı yıllarda teorik ürünler, solun bütününün siyasal eğitimine ve ideolojik evrimine katkıda bulunacak bir içerik taşırken, 1974 sonrasında söz konusu olan, sol gruplara bir tür kimlik sağlama aracı olmak ve sol akımlara yeni yönelmiş kadroların ilk eğitimine katkıda bulunmaktır. Bu olgu, 1970’li yıllarda solun bütününü kapsayan  teorik tartışmaların yokluğunun bir sonucu olduğu gibi, diğer yanda bu yokluğun bir nedeni olarak da görülmelidir. Özetle 1974 sonrasının solu, kelimenin gerçek anlamında teorik üretimi olmayan bir soldur.” (s.342)

Saptamalarında 1974 sonrası sol içi şiddete de yer veren Aydınoğlu, sol örgütlerin birbirlerine tahammülsüzlüklerini şu satırlarla özetlemektedir:

” ‘Kurtarılmış’ sıfatı, bu mahallelere ülkücü militanların ve güvenlik güçlerinin giremeyişi nedeniyle verilmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki aynı mahalleler, aynı zamanda diğer sol örgütlerden de ‘kurtarılmış’tır. Buralara sadece Ülkücülerin ya da güvenlik kuvvetlerinin girişi değil, diğer sol grupların siyasal faaliyette bulunması da fiilen yasaklanmıştır.” (s.349-350)

Aydınoğlu ’74 solunda gözlemlediği, benim adlandırmamla, “liderlik despotizmi” ile “örgütlenmesiz örgütlenmenin” karışımını şöyle belirlemektedir:

“Sonunda ortaya, tartışmasız önderlik otoritesi ile kendiliğindenciliğin ilginç bir bileşiminin belirlediği bir örgütsel kültür çıkar. Bu özellikler dikkate alındığında 1974 sonrası solun, örgütlenme konusunda 1960’lara göre çok daha geri bir düzeye düşmüş olduğu söylenebilir.” (s.351)

“Bir ‘örgütlenme’yi oluşturan kişiler arasındaki birlik, ortak bir örgütsel hukukla biçimlendirilmemiş bir ‘amaç (ve irade) birliği’ olarak kalırsa, o kişilerin siyasal pratiğin eşit özneleri olmaları mümkün değildir. Bu durumda ‘taban’, herhangi bir biçimde yönetimi ele geçirmiş olan bir ‘otorite’ tarafından hiçbir sorumluluk ve hesap verme kuralı olmadan yönetilir. Oysa bir örgütlenmenin üyelerinin, parçası olduklarını düşündükleri bu amaç ve irade birliğinin eşit unsurları olabilmesi, ancak ortak bir örgütlenme hukukunun (en somut ve genel biçimi ile bir tüzüksel yapının) varlığı ile mümkündür.” (s.354)

(Her ne kadar “tüzüksel yapılar”ın da geçmişte bürokratik örgütlenmelere kapı araladığı bir gerçekse de, Aydınoğlu’nun bu saptamalarına anarşistlerin de kulak kabartmalarının ve kendilerinin fazlasıyla “örgütlenmesiz örgütlenme” biçimlerine bir göz atmalarının yararlı olacağını düşünüyorum.)

Ergun Aydınoğlu, geniş yer verdiği bu örgütsel yönelişin nedenleri üzerinde dururken, birkaç yerde MDD’cilerin “öncü örgüt” fetişizmine de değinmiş. Ne var ki, bu fetişizmin, ’74 sonrasındaki örgütsüz örgütlenmenin ana kaynağı olduğunu net bir şekilde saptamamış. Oysa kanımca, esas ve belirleyici neden budur. 1960’ların başlarında ve ortalarında, hatta sonlarında bile yoktur böyle bir fetişizm ya da sonlarına doğru başlatılmıştır. Bu fetişizmin pratikte belirleyici olması esasen ’74 sonrasındadır. Aydınoğlu’nun da yer yer değindiği gibi, “öncü örgüt” Kafka’nın Şato‘su gibi asla ulaşılamayacak bir hedeftir. “İnşa örgütleri” vardır, ama bu inşa örgütleri hiçbir zaman “öncü örgütü” inşa hedefine ulaşamazlar.

Aydınoğlu fazla değinmemiş ama ben kendi deneyimimden de biliyorum. Aydınlık hareketi de diğer sol hareketler gibi, “proletarya partisi”ni fetişleştirmişti. Bu yüzden, örgütün mücadele eden binlerce taraftarı varken, “proletarya partisi”nin elemanlarının sayısı iki elin parmağını geçmiyordu. Üstelik de bu “elemanlar”, nadide bir mücevhermişler gibi mücadelenin tamamen dışında tutuluyorlardı. Böylece, aslında hareket içinde iki örgüt oluşmuştu: bir tarafta gerçekten mücadele eden, hareketin taraftarları; öte tarafta ise mücadelenin tamamen dışında tutulan “öncü”ler. Bu öncülerin kerameti elbette kendinden menkuldü. Hiçbir mücadele içinde denenmeyen öncü olur mu? Öyle sanıyorum ki, daha sonra 1976 yılındaki “dar kapıcılıkla mücadele” kampanyasıyla yıkılan bu saçma sapan “öncü örgüt” anlayışında, önderliğin, kendini tamamen sempatizan yığınlarının denetiminin dışında tutma çabasının da rolü vardı. Yönetenler, taraftarlarını yönetmek istiyorlar, ama onların denetiminden olabildiğince azade olmak istiyorlardı. Sanıyorum ki, “öncü örgüt” fetişizmi, Aydınlık hareketinde olduğu gibi, dönemin diğer sol hareketlerinde de böyle bir yönetici hilesinin aracı işlevini yerine getirmişti.

– II –

MDD, Stalin sonrası SSCB ve

Kapitalist olmayan Yol

Ergun Aydınoğlu’nun Yön, TİP ve MDD hareketleri hakkındaki yorumlarına genel olarak katılmakla birlikte, yazının başında da belirttiğim gibi, Stalin’le Stalin sonrası SSCB’yi aynı Stalinizm ideolojisi içinde değerlendirmesinde, dolayısıyla MDD ve geç dönem TİP’ini, MDD ile kapitalist olmayan kalkınma yolunu bir ve aynı şeylermiş, aynı Stalinist akımın içindeymiş gibi ele almasında bazı sorunlar olduğunu düşünüyorum.

Oysa, Stalinizmin köklerini incelerken titiz ve dikkatlidir Aydınoğlu. Örneğin şu saptaması:

“… ‘tek ülkede sosyalizm’in savunucuları olan Stalin ve Buharin, Lenin’in 1905 tarihli tezlerine doğru bir dönüş yaparlar.” (s.65)

Aydınoğlu net bir şekilde belirtmemiş ya da belirtmek istememiş ama aslında bu, yarı yarıya Menşevizme dönüştür. Çünkü Lenin’in 1905 devrim tezi, yarı-Menşevik aşamalı devrim tezidir. Menşeviklerden tek farkı, bu burjuva devriminin öncülüğünü burjuvaziye değil, işçi-köylü ittifakına vermiş olmasıdır.

Aydınoğlu’nun geçmiş devrimlere ilişkin doğru ve önemli bir saptaması da Çin, Vietnam, Kore devrimlerinin Stalinist „aşamalı devrim” perspektifini bir kenara atmaları sayesinde gerçekleşmiş olmalarıdır:

„Çin, Vietnam, Kore gibi, köylü hareketinin muazzam bir potansiyel taşıdığı, ama öte yanda burjuvazinin son derece cılız olduğu ülkelerde komünist partiler, lafızda sahip çıksalar da, pratikte ‚aşamalı devrim’ perspektifini bir kenara atar ve köylü devriminin öncülüğünü üstlenen bir iktidar stratejisini uygulamaya koyulurlar.” (s.66)

Aydınoğlu, Yön hareketi ile Kadro hareketi arasındaki farkı da doğru bir şekilde saptamaktadır:

„Bu koşullarda Kadro‘nun tersine bir muhalefet hareketi olarak doğan ve gelişen Yön‘ün, Kadroculuğun yeni versiyonu ya da ‚yukarıdan devrim’ özlemlerinin savunucusu olarak değerlendirilmesi önemli bir eksikliktir.” (s.75)

Aydınoğlu, MDD’nin Stalinciliğini de şu sözlerle saptamaktadır:

„MDD’ciler, dönemin uluslararası komünist hareketiyle ideolojik bağlantıları olan komünistlerdir; o nedenle de müdahaleleri, 1960 sonrasında Marksizmin (daha doğrusu onun Stalinci versiyonunun), Türkiye soluna girişi olarak nitelendirilmelidir.” (s.142)

Buraya kadar tamam. Ama bundan sonraki aşağıya alacağım tahlillerde Aydınoğlu, kendisinden ummadığım ölçüde düzleyici bir yönelim içine girmektedir:

„…Bir MDD eleştirisinin, onu… Stalinciliğin yükselişinden, sembolik anlamda Stalin, Mao, Kruşçev ya da Brejnev gibi resmi komünist (daha doğrusu Stalinci) hareketin önderlerinden ayrı düşünmemesi gerekirdi.” (s.146)

Aydınoğlu, birkaç satır ötede bu „Stalinci” isimlere Kastro’yu da katmaktadır (s.147).

Aydınoğlu, Behice Boran ve Sadun Aren gibi TİP önderlerinin de 1960’ların sonlarından itibaren Stalinizme yöneldiklerini iddia etmektedir (s.221).

Aydınoğlu’nun bir diğer iddiası, MDD hareketinin önderlerinin 1960’lı yıllarda da SBKP’ni uluslararası devrimin öncüsü kabul ettikleridir (s.221-222)

Aydınoğlu, tüm kitabı boyunca, özellikle de kapitalist olmayan kalkınma yolu tezini daha ayrıntılı incelediği 160-165. Sayfalarda MDD ile kapitalist olmayan yol arasında hiçbir ayrım yapmamakta ısrar etmektedir.

Sanırım yanılgı, Stalinizmle, Stalin sonrası Sovyetler Birliği arasında önemli bir ayrım görmeyen ve Stalin sonrası SBKP önderlerini de esasen Stalinizmin devamı olarak gören Troçkist 4. Enternasyonal’in bakış açısından kaynaklanıyor.

Oysa, Stalin sonrası SBKP önderliği, Stalinizmle, köklü olmasa da önemli bir kopuş yaşamıştır. Stalin’in tasfiyelerini onaylamamak ve belli bir rehabilitasyon uygulamasına gitmek bu kopuşun önemli göstergelerinden biridir. Evet, rehabilitasyon, hiçbir zaman Stalin’in tüm kurbanlarını, örneğin Troçki ve benzerlerini ya da anarşistleri, Sosyalist Devrimcileri vb. kapsamamıştır. Bu anlamda bu, yarı yola kadar ilerleyen (Kruşçev) ya da yarı yolda duran (Brejnev) bir destalinizasyon politikasıdır, ama yine de bir yarı yolun gidildiğini ve Stalinizmde önemli bir gedik açıldığını inkâr edemeyiz.

İkincisi, iç ekonomik uygulamada da (yine yarı yolda dursa da) Stalinizmin temel uygulamalarından bir uzaklaşma yaşanmıştır. Katı devletçi uygulamaların kısmen gevşetilmesi, katı polis devleti uygulamalarının kısmen gevşetilmesiyle el ele gitmiştir.

Üçüncüsü, devrim stratejindeki değişiklik de, yani „aşamalı devrim” ya da MDD stratejisinin yerine kapitalist olmayan kalkınma tezinin konması da Stalinizmden bir farklılaşmayı ifade eder. Her ne kadar bu stratejide de, cuntacı güçlere cevaz veriliyor olsa da, başlı başına, „milli kapitalizm” yerine „kapitalist olmayan yol”un konması önemlidir. Stalin, MDD ya da halk cephesi politikalarıyla ülkenin komünist güçlerini zorla hakim güçleri desteklemeye sevk ediyor, komünistlerin iktidarı almak üzere atak yapmalarını önlemek için elinden geleni yapıyordu. Oysa kapitalist olmayan yol stratejisi, bir „milli kapitalizm” aşaması öngörmemek gibi bir olumluluğun yanı sıra, MDD’den farklı olarak, „anti-emperyalist” ya da cuntacı güçleri ülkenin komünistlerinin dümen suyuna, en azından Sovyetler Birliği’nin yörüngesine sokmaya çalışıyordu.

Kaldı ki, bu akımların hepsini Stalinist olarak görmek, gerçekten Stalinizme bağlı kalmaya devam eden Maocularla SBKP’nin arasındaki çatışmayı salt bir milliyetçi çatışma olarak görmeyi getirir ki, bu da konunun tüm kapsamıyla kavranmasını engeller.

Nitekim, MDD stratejisini Türkiye’de 1960’lı yıllarda ortaya atan MDD önderlerinin Stalinist oldukları ne kadar gerçekse, Stalin sonrası SBKP’yi uluslararası devrimin önderi olarak kabul ettikleri o kadar gerçek dışıdır. Mihri Belli ve diğerleri, SBKP önderleri Stalin’i reddettikleri oranda SSCB’den uzaklaşmış, hatta ÇHC’ne yaklaşmışlardı. Bu gerçeği, Aydınoğlu da, kitabının 239. sayfasında Mihri Belli’nin ağzından ifade etmektedir. Öte yandan, bu bakış açısıyla, o dönemde SBKP’ye kayıtsız şartsız bağlı olan TKP Dış Bürosu’nun neden o yıllarda „MDD’nin İçyüzü” adlı broşürler yayımladıklarını açıklamak da epey zorlaşacaktır.

Son olarak, Behice Boran ve Sadun Aren’in, 1960’ların sonlarından itibaren Stalinizme yaklaştıkları da doğru değildir. Onların SBKP’ye gün geçtikçe daha fazla yaklaştıkları bir gerçek olmakla birlikte, bu, doğrudan doğruya Stalinizme yaklaşmak anlamına gelmez. Kaldı ki, Behice Boran ve Sadun Aren, bir ölçüde de Troçkizan bir tez olarak görülebilecek „sosyalist devrim” tezinde ısrar ederek SBKP ile bile tam anlamıyla kaynaşmadıklarını göstermişlerdir.

Gün Zileli
25 Ağustos 2007

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI