Anti-emperyalizm!!!

Son yüz yılın anti-emperyalist mücadelelerine kısaca göz atalım. “İlk” anti-emperyalist mücadele olarak görülen Türk ulusal savaşı, kapitalizmle mücadele diye bir perspektifi olmadığından, yeni Türk devletinin kuruluşuyla birlikte – hatta daha önce –  kapitalizme yönelmiş, dolayısıyla da emperyalizme teslim olmuştur. “ilk” anti-emperyalist savaşı verdiği söylenen Türkiye’nin 1950’li yıllarda, Cezayir Kurtuluş Savaşı’na karşı takındığı tutum ibret vericidir.

Daha “kararlı” emperyalizm ve kapitalizm karşıtı hareketlere bakalım. Sovyetler Birliği’nde Bolşeviklerin kurduğu rejim, kapitalizmi de ortadan kaldırma iddiasındaydı. Ne var ki, içte kapitalistleri de ortadan kaldıran bu rejim, devlet kapitalizmine fazlasıyla benzeyen bir sistem oluşturdu. Bu sistem, klasik kapitalizmle rekabet ve işbirliğini içeren bir süreç yaşadıktan sonra kapitalist dünya sistemine teslim oldu. Bolşevikler tarafından kurulan devlet kapitalizm sistemi bütünüyle yıkılmadan, rejim değişikliği yoluyla, klasik kapitalist sisteme entegre olundu. Demek, kapitalizmi -her türlü biçimiyle- ortadan kaldırmadan, kapitalist sistemin dışına çıkmak, dolayısıyla gerçekten anti-emperyalist olmak mümkün olamıyordu.

1940’lı yıllardan sonra emperyalizmin klasik sömürgeci sistemi tasfiye oldu ve siyasal bağımsızlıklarını kazanan ulus-devletler yaygınlık kazandı. Bu ulus-devletler anti-emperyalist olduklarını iddia ediyor ve Sovyetler Birliği ve Çin’in desteğiyle “milli kapitalist”, devletçi bir kalkınma çizgisi izliyorlardı. Bir an için umut veren bu kalkınma çizgisi 1970’li ve 1980’li yıllarda iflas etti ve “ulusal kapitalist” rejimlerin hepsi dünya kapitalizmine ve emperyalizme teslim oldular.

1960’lı ve 1970’li yıllar, Hindiçini’de, sosyalist liderliklere sahip ulusal savaşlara tanık oldu. Bu savaşlar, dünya devrimcilerine büyük umut verdi. Ne var ki, bu önderlikler, iktidara gelir gelmez dünya kapitalizmiyle entegrasyon siyaseti izlemeye giriştiler.

Sosyalist Arnavutluk’un izlediği anti-emperyalist ve anti-kapitalist çizgi, ülkede gerçek anlamda kapitalizmin temellerini yıkmak yerine, devletçi, otarşik bir devlet kapitalizmi olduğundan ancak kırk yıl dayanabildi ve bugün, bilindiği gibi, Arnavutluk en fazla kapitalizm yanlısı ülke durumunda. Buna, Polonya, Bulgaristan vb. gibi ülkeleri de eklemek gerekir.

Küba ve Kuzey Kore de, otarşik devletçi rejimlerle emperyalizme karşı direnmeye çalıştılar. Küba, dünya para ekonomisinin gücü karşısında yakın zamanda çözülmeye başladı ve turizme açılarak kapitalizme yöneldiğini ilân etmiş oldu. Kuzey Kore, otarşik bürokratik sistemde en fazla ısrarlı olan ülke durumunda bugün. Ne var ki, çok uzak olmayan gelecekte Kuzey Kore’nin otarşik-bürokrasisinin de çözülüp, aynı monolitik iktidar altında, daha önce Çin’in izlediği yolu izleyeceğini göreceğiz.

Evet Çin, otuz yıla yaklaşan bir dönemdir, bürokratik-komünist yönetim altında, dünya kapitalist-emperyalizmiyle rekabet ve işbirliğine dayanan bir kapitalist kalkınma yolu izlemektedir. Anti-emperyalist olup anti-kapitalist olmamanın varacağı yeri en iyi gösteren örnek Çin’dir.

Venezüela’da Chavez, Amerikan emperyalizmine karşı çıkışlar yapıyor. Bu, dünya devrimcilerine umut veriyor. Bu tür çıkışlara burun kıvıran bir hovardalık içinde olmamak gerekir ama, bu çıkışların sınırlarını da bilmek, hele bunca dersten sonra çok önemli. Chavez, tüm kişisel iyi niyetine rağmen dünya kapitalizminin sahasında top koşturmaktadır ve atacağı goller Amerikan emperyalizmini zayıflatsa bile, dünya kapitalizmine yeni bir barbar kanı katmaktan öteye pek bir anlam taşımayacaktır.

Velhasılı kelâm, anti-emperyalist mücadelelerin son yüz yıllık deneyimi, tüm mücadelelerin, dolambaçlı bir yol da izleseler, yeniden kapitalizmin alanına sıkıştığını gösteriyor. Bunlardan ders çıkartmaya niyetli miyiz? Eğer niyetliysek, bugün yapılması gereken, anti-emperyalizm adına ulusal bayraklar yükseltmek değil, tersine, kapitalist-emperyalist sermayenin göletleri olan ulus-devletleri yıkmak için mücadele etmektir. Bu da yetmez. Gerçekten anti-emperyalist olmak, kararlı anti-kapitalist olmayı gerektirir. Ne yazık ki, bu da yetmemektedir. Gerçekten anti-kapitalist olmak, ister özel mülkiyetçi olsun, ister mutlak devlet mülkiyetçisi olsun kapitalizmin her türüne karşı olmayı gerektirir.

Kapitalizm dış bir güç değil, bizim de yaşatılmasına katkıda bulunduğumuz, yanıbaşımızda üreyen ve her gün yeniden üretilen bir olgudur. Bakışlarımızı dış bir sömürücüye çevirmek, yanıbaşımızda üreyen kapitalizmi görmemek, onunla birleşmek, dolayısıyla o dış sömürücünün de yedeğine düşmek anlamına gelecektir.

Son yüz yılın anti-emperyalizmi kapitalist-emperyalist sistemi yeniden ve yeniden üretmiştir.

Günümüzün anti-kapitalizmi, kapitalist sistemi de,  milliyetçi anti-emperyalizmi de hedef almak zorundadır.

Çünkü milliyetçi anti-emperyalizm, ABD emperyalizmine vb. tüm atıp tutmalarına rağmen, temelde uluslararası kapitalizmin yedek gücüdür.

Gün Zileli
10 Haziran 2007

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI