Çağlayan’daki Çılgın Kalabalık…

Gazeteciliği mizacıma uygun bulmam. Köşe yazarlığından da hoşlanmam. „Bu köşe yazarları her allahın günü yazacak konuyu nerden bulurlar” diye düşünürüm. Ne var ki, son gelişmeler içinde, ben de, her gün olmasa da, neredeyse iki üç günde bir bir yazı yazarken buluyorum kendimi. Gerçekten, irademin dışında yazmak zorunda kalmak gibi bir durum bu…

Türkiye’de, olur olmaz yerlere cami yapılmasına karşı çıkabilirsiniz. Ama olur olmaz yerlere Atatürk heykeli yapılmasına karşı çıkmak biraz zordur. Türkiye’de dinsiz olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Ama Atatürk’e karşı olduğunuzu söylemek biraz yürek ister. Türkiye’de bir kadının başı açık olduğu için herhangi bir idari soruşturmaya uğradığını duymadım. Ama türban takmak devlet dairelerinde, üniversitelerde idari soruşturmaya uğramanıza yol açabilir.

Zirvedekilerin Çankaya’yı ele geçirmek için tepişmeleri beni hiç ilgilendirmiyor. Bir anarşist olarak beni ilgilendiren, Çankaya’nın bütünüyle ortadan kalkması, yani devletin sona erip, yerini özgür halk komünlerinin almasıdır. Uğrunda gerçekten mücadele edilmesi gereken amaç budur benim için.

Dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelen laiklik de beni ilgilendirmiyor. Bir tanrıtanımaz ve dinsiz olarak beni ilgilendiren, dinsel önyargıların insanların zihninden ve yüreğinden bütünüyle silinip gitmesidir. Elbette bu zorla olmaz. Uzun vadeli bir uyanış ve bilinçleniş sürecidir bu. Bir tanrıtanımaz ve dinsiz olarak nasıl dinsizlik hakkını savunuyorsam, bir dindarın inanç özgürlüğünü de sonuna kadar savunurum. Laikliği savunan birisinin dinsel baskıya uğramasına da aynı kararlılıkla karşı çıkarım. Keza, Malatya’da olduğu gibi, Hristiyanlık propagandası yapana, İslami bağnazlığın yaptığı saldırıya da direnirim. Özgürlükçülük bunu gerektirir.

Ordu ve devlet, dini de laikliği de, iktidar tekelini elinde tutabilmek ve kitleleri manüple edebilmek için işine geldiği şekilde kullanmaktadır. 1978 yılında, Maraş’ta üç gün boyunca devam eden Alevi katliamını seyreden bu ordudur. 12 Eylül’den sonra, cezaevlerinde, yemeklerden önce siyasi mahkûmlara zorla dua okutan bu ordudur. Okullarda din dersini zorunlu kılan bu ordudur. Alevi köylerine zorla cami yaptıran bu ordudur. Kürt halkına karşı Hizbullahı gizlice besleyen ve büyüten bu ordudur. Bugün, en ücra kasabalarda türbanlı küçük kızların tiyatro oyunu oynadığını tespit edecek kadar her yerde gözü kulağı olan bu ordu, Sıvas’ta günler önce hazırlanan islami pogromu nedense „tespit edememiş” ve Madımak otelinde insanların canlı canlı yakılmasını bile bile uzaktan seyretmiştir.

Çağlayan’daki eli bayraklı gösteriye coşkuyla katılan kalabalıklar acaba bu gerçeklerin üzerinde ne kadar düşünmüşlerdir. Ordunun icazetiyle meydanlara dökülüp kahramanlık taslamak kolaydır. AKP’ye karşı kükreyen o kalabalıklar, iki gün sonra, 1 Mayıs’ta, aynı AKP’nin Valisinin ve polisinin copları ve tazyikli suları karşısında neredeydiler? Oraya sadece AKP’yi değil, tüm egemenler sistemini karşılarına alma yürekliliğini gösteren insanlar gitti sadece. Doğal olarak da sayıları milyonlara ulaşmıyordu.

Milyonlara varan kalabalıkların karşısında Evrensel gazetesinin, Radikal ve Birgün‘ün kimi yazarlarının bacaklarının titremesi düşündürücüdür. Liberalizm ve sosyalizmle Kemalizm arasında bir takım iç bağlantılar vardır. Bunlar, siyasi arenada karşı karşıya gelseler de, aslında temelde o kadar da büyük bir zıtlık içinde değildirler. Evrensel,  birdenbire bu çılgın kalabalıkta „olumlu” yanlar buluvermiş, Birgün‘den Doğan Tılıç da öyle. Hatta Doğan Tılıç, atılan sloganlara bakıp çılgın kalabalığın „humor”unu da beğenmiş. Oysa atılan sloganlar, AKP’lilerin zekâ ve kültür düzeyine uygun bir bayağılıktan öteye gitmemiştir. Kalabalıklar karşısında temel ilkelerini hemencecik unutmaya pek teşne solcularımız, kalabalıkta olumlu bir şeyler bulmak için çırpınıp, “takunyaya da, postala da” karşıyız sloganını ön plana çıkartmışlar. Oysa postala gerçekten karşı olanlar, postalın ökçesi altında yapılan, aşırı milliyetçi, güdümlü bir gösteriye katılmazlardı. Bu sloganda samimiyet yok, „istemem ama yan cebime” var.

Cesaret, kalabalıkların yanılgılarına direnebilmektir. 1930’lu yılların Almanya’sında bu cesareti çok az insan gösterebilmişti. Sonuçlarını biliyoruz.

Gün Zileli
2 Mayıs 2007

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI