Ulusların Kendilerini İlga Hakkı

Köxüz‘den arkadaşlar, benden “Ermeni sorunu” üzerine bir yazı istediklerinde, boş bulunup böyle bir yazı yazacağıma söz verdim. Ne var ki, daha sonradan düşününce, bu sözü verdiğime pişman oldum. Ermeni sorunu üzerine, birkaç kitap okumanın ötesinde doğru dürüst bir araştırmam olmamıştı. Ama artık çok geçti. Söz vermiştim. İster istemez yazacaktım yazıyı.

Belleğime baş vurdum. Ne ifade ediyordu Ermeni benim için. İlk anımsadığım, çocuk yaşlarımdayken, annemin olağan bir sohbet ortamında, Ermeni katliamına ilişkin anlattıkları oldu. Daha doğrusu korkunç bazı görüntüler geliyordu gözümün önüne. Kapıları sıkı sıkı kapatılmış bir kilise ateşe verilmiş, kiliseye çoluk çocuk kapatılmış Ermeniler feryat ediyorlar. İkinci bir görüntü ise şu: bir adam durmadan boynunu geriyor. Bu, adamda tik haline gelmiş. Annemlerin bir aile dostuymuş. Bu tikin nedeni ise, adamın çok sayıda Ermeninin boğazını koyun keser gibi kesmiş olması. Bu tik, böylesi bir katliamdan ona kalmış bir araz.

Çocukluğumdan anımsadığım bir başka şey ise, 6-7 Eylül olayları. İstanbul’da, Boğaz’da, Arnavutköy’le Bebek arasındaki Vezirköşkü Sokakta oturuyoruz. Dokuz yaşındayım. Gece saat on sularında, sahil yolundan ellerinde kalaslar, Arnavutköy’e doğru akan kalabalıkları görüyorum evin cumbasından. “Allah allah” diye bağırıyorlar, “kahrolsun gavurlar” diye bağırıyorlar. Bizim mahallenin üst tarafı, neredeyse tamamen Rumların oturduğu, Bizans devrinden kalma ahşap evlerle dolu. Ve yukarı taraflardan cam şangırtıları gelmeye başlıyor. Rum mahallesine girdiler bile. Bazı evler yanmaya başlıyor. Annem, ağabeyimi ve beni yatırıyor. Kulağıma, “Arnavutköy’deki Ermeni ilkokulunu da yakmışlar, Ermeni bir papazı zorla sünnet etmişler” sözleri çalınıyor. Korkunç bir uykuya doğru sürükleniyorum.

Çocukluk anıları bu kadar. Lise birinci sınıfta Kabataş Lisesi’nde disiplin suçları işleyerek atılmanın eşiğine geldiğimden okul değiştiriyorum, ağabeyimin okuduğu, Maslak yolundaki Levent Koleji’ne kaydoluyorum. Bu okulda, çoğunlukla, lise sıralarında gereken başarıyı gösteremeyen zengin çocukları, Adanalı toprak ağalarının çocukları okuyor. Ama herkes öyle değil. Kimileri de, ben ve ağabeyim gibi,  ebeveynlerinin fedakârlıkları sonucu gidebiliyorlar bu paralı okula. Okuldaki en yakın arkadaşım Eli de bunlardan biri. Eli, Ermeni. Babası kundura tamircisi. Yıl 1963. Eli de benim gibi sıkı solcu. İkimiz de Yön ve Sosyal Adalet dergilerini okuyoruz. Yakın arkadaşlığımızın en önemli temellerinden biri de solcu olmamız. 1963 yılının Mart ayında Eli ve birkaç arkadaşla birlikte, Celal Bayar’ın tahliye edilmesinden sonra İstanbul Üniversitesinden başlayan büyük gençlik yürüyüşüne katılıyoruz. Bu yürüyüşe giderken, yanımıza, sınıftan yürüttüğümüz Atatürk portresini almayı da ihmal etmiyoruz. Bu okulda okuduğum bir yıl boyunca Eli’yle yakın arkadaşlığım ve fikirdaşlığım sürdü. Bu süre içinde, onunla, Ermeni katliamı, hatta onun Ermeniliği konusunda tek kelime konuştuğumuzu anımsamıyorum, O zamanın yakıcı sorunları, ulusal sorundan çok, sosyal kurtuluş sorunlarıydı.

Bundan altı yedi yıl önce, Londra’nın Totenham semtindeki evime gidiyordum. Yanımda, içinde belediye işçileri olan bir araba durdu. Bana bir sokağı sordular. Sokağı biliyordum, ama oradan tarif etmesi zordu. “Beni arabaya alın, sizi oraya kadar götüreyim” dedim. Kabul ettiler. Doğrusu bu benim de işime gelmişti. Böylece evime iyice yaklaşmış olacaktım. Bana yolu soran işçiyle kısa bir sohbet geçti aramızda. Adamın görünüşü, İngilizceyi konuştuğu aksan bana o kadar yakın gelmişti ki, onun Türk ya da Kürt olabileceğini düşündüm. Tam adama nerelisin diye soracakken, o bana aynı soruyu sordu. “Türkiyeliyim” dedim. Bunun üzerine, o koca işçi elleriyle ellerime sarıldı, diğer işçilerin hayret dolu bakışları arasında. Türkçe olarak, “kardeş, kardeş, biz kardeş” deyip duruyordu. Güzel, ben de böyle bir kardeşlik duygusuna kapılmıştım da, Türkçesi neden bu kadar yetersizdi, bir ara, acaba Azeri mi diye düşündüm. Hayır, Ermeniydi. Hem de, eski Sovyetler Birliği’nden, Ermenistan’dan, Erivan doğumlu bir Ermeni. O dar arabada, Ermeni kardeşimle sarılıp öpüştük. Zaten aradıkları sokağa gelmiştik.

“Ulus”ların benim için tek anlamı var. Böylesi bir kardeşlik duygusunun hissedilebildiği anlar “ulus”u kısa süreli de olsa anlamlı kılabiliyor. Bunun ötesinde, benim için “ulus” diye bir şey yok. Ne var ki, reel dünya benim, senin o’nun hissettiklerine göre oluşmuyor. TRT’nin akşam programlarında, koca koca profesörlerin kalkıp uzun uzun Ermeni katliamı diye bir şey olmadığına ilişkin palavralarını üç beş dakikalığına da olsa dinleme sabrı gösterdiğim zamanlar, aklıma hep o Ermeni işçisi gelir. Ermeni işçisi intikamcı değildi, karşısında bir Türk gördüğü zaman “kardeş” diye sarılacak ölçüde uzaktı böyle şeylerden. Araştırsan, kimbilir atalarından kimler katledilmiştir. Peki bizim profesörlerimize ne oluyordu?

“Ulusların kaderlerini tayin hakkı”, denen şey, özellikle 19. Yüzyılın ikinci yarısında ve 20. Yüzyıl boyunca büyük trajedilere yol açtı. “Ulus”lar “kaderlerini tayin hakkı”nı kullanırken, başka “ulus”ların canını yakma “hakkını” da kullandılar ister istemez. Eğer “ulus” olarak var olma hakkını reddetselerdi, başka “ulus”ların var olma hakkını tanımış olacaklardı. Onun içindir ki, 21. Yüzyılın, “ulusların kendilerini ilga hakkı”nın gerçekleştiği bir yüzyıl olması zorunludur.

İşte o zaman üzerimize bulaşmış “ulus” kanından arınmış olacağız.

Gün Zileli
10 Şubat 2006

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI